Aşk politiktir. Çünkü bir insanı bekleyen bir insan, bu dünyadan umudunu kesmemiştir. Bir insanı beklemek, sosyalizmden hatta anarşizmden bile ütopiktir.
İki âşığın buluşması, tüm ütopyaların ümididir.”
Âşıkların bir günü on yıla bedeldir, düşüncesinden yola çıkan roman, 1932 Ekim ayının on gününde geçiyor. Zamanın akrep ve yelkovanı âşıklar olunca, bu on günde okur yüzyıllık bir gezintiye çıkıyor. Şehir, kültürü ve diliyle, sokağı ve siyasetiyle, sanatı ve mimarisiyle akıl almaz bir hızda değişirken, âşıkları dünyadan soyutlayan aşksa büyük bir inat, tutku ve acıyla değişmemekte direniyor. Aşkın değişmezliği, İstanbul’un yüzyıllık değişimini gölgede bırakıyor.
Aşkın tarihinin tıpkı ülkenin tarihi gibi zaman denen kısır döngü içinde kendini tekrar edişini anlatırken yazar Can Gürses, önceki romanlarında da kendine mesele ettiği Türkçenin yüzyıl içindeki evrimini de ustalıkla “dil”e getiriyor. Aşkın gerçeküstülüğü, ülkenin gerçekleriyle bir arada okununca ortaya hayata dönüşmüş edebiyat çıkıyor.
2003-2007 yılları arasında yatılı okuduğu VKV Koç Özel Lisesi’nden Cervantes’in Don Kişot’u, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ve Bulgakov’un Usta ile Margarita’sı üzerinden ironi-yazar-toplum ilişkisini tartıştığı tezinden tam not alarak, International Baccalaureate (Uluslararası Diploma) ile mezun oldu.
2007-2010 yılları arasında okuduğu İngiltere’de The University of Kent’te Karşılaştırmalı Edebiyat ve Film Bölümleri’ni Krzysztof Kieślowski’nin Aşk Üzerine Kısa Bir Film, Mavi ve Veroniqué’in İkili Yaşamı filmleri üzerinden gerçekliğin kurmacalığını tartıştığı tezi ile en yüksek ikinci dereceyle bitirdi. 2010-2011 yılları arasında İskoçya’da The University of Edinburgh’ta Karşılaştırmalı Edebiyat dalındaki yüksek lisans eğitimini, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale ve Amin Maalouf’un Afrikalı Leo romanları üzerinden kimliğin Doğu-Batı ve ben-öteki parçalanmasını çözümlediği tezi ile tamamladı. 2010-2011 yılları arasında Edinburgh ve İstanbul’da En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın adını taşıyan ilk romanını yazdı.
2011-2012 yılları arasında Bilgi Üniversitesi’nde İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nde “Eleştirel Düşünce” ile “İngiliz Dili ve Edebiyatı” derslerini verdi. 2013’ün ilk altı ayında “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” adlı televizyon dizisinin diyalog yazarlığını yaptı.
İkinci romanı Kırık Beyaz’ı 2013’te tamamladı.
2011-2014 yılları arasında İnce ile Uzun serisinin ilk üç kitabını küçük ve büyük çocuklar için kaleme aldı.
2011 yılından başlayarak Bir+Bir dergisinde “Edebiyat Gardırobu” adlı köşesinde yazıyor. Kitap-lık dergisinde soruşturma dosyaları yayımlanıyor.
İlk uzun metraj sinema senaryosu üzerinde çalışıyor.
Ölüyordum, Geçerken Uğradım adını verdiği üçüncü romanını yazıyor.
Aslında yazarın çalışmalarını (Oblomov,Tutunamayanlar ve Don Kişot'u karşılaştırarak toplum ve ironi üzerine yaptığı çalışma; Kieslowski'nin filmleri üzerinden hazırlanan bir tez, vs.) görünce ve henüz 28 yaşında 3'üncü kitabını yayımlayınca çok merak ederek alıp okumaya başladım bu kitabı. Aslında fikir de güzeldi: aşıkların 10 günü 100 yıla tekabül eder, zaman kavramı belirsizdir, bir taraf yeniliklere ayak uydururken diğer tarafın tarihin bir anına sıkışıp kalması... Gayet güzel başlayan kitap, sürekli ağdalı ve romantize edilmiş cümleler, arka plana yerleştirilmeye çalışılsa da yüzeylsel olarak işlenmiş bir 100 yıllık Türkiye tarihi, sürekli bir tespit yapma ihtiyacıyla yazılmış cümleler (ben artık buna aforizma kasmak diyorum) beni rahatsız etti ve son 150 sayfayı artık bitsin diye okudum. Yaratılan Nafiz/Nafizlik belli ki Oblomov/Oblomovluk'tan esinlenilmiş ancak Oblomov benim için "kutsal kitabım" diyecek kadar özel bir eser ve karakterken Nafiz, hastalıklı bir aşkın kahramanı, sürekli romantik, şiirsel cümleler kurma çabasıyla konuşan, itici bir karakter olmuş. P.S. Vesikalı Yarim, evet, güzel bir aşk filmi tamam, ancak zaten Orhan Pamuk bunu çok güzel işlemişti Kara Kitap'ta, ne gerek var onu da sıkıştırmaya buraya. Kitaplardan beklentim mi değişti yoksa ben mi farklı anladım olayları bilmiyorum ancak sevemedim pek kitabı; bir süre sonra sıkıyor yani (en azından beni sıktı). Yine de yazarın ilerleyen yıllarda çıkaracağı kitapları takip ederim sanırım, henüz yolun başında ve çok daha iyi çalışmaları olacağına eminim.
Daha önce "En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın" adlı romanını çok beğendiğim Can Gürses bu sefer beni çok mutlu edemedi. Tabii üzerine ciddi emek verilmiş bir roman var ortada ama sanırım beklentim daha farklıydı.
Bu bir aşk romanı. Romandaki zaman matematiği farklı ilerliyor. Olaylar 1932 yılında geçiyor, Mahur ile Nafiz'in aşkının 10 gününe tanık oluyoruz ama önsözde yazarın açıkladığı üzere arka planda yüz yıllık bir zaman dilimi hızla geçiyor. Her bir gün on yıla karşılık geliyor ve fonda dönemin önemli olayları yer alıyor. Bu matematik ilgi çekici görünse de olaylar üzerinde pek durulmuyor ve kurguya genellikle yedirilmiyor, sadece gazetede alt alta ya da yan yana okur ya da radyodan dinler gibi arka arkaya haberdar oluyoruz bu olaylardan ki bunlar zaten bilmediğimiz, duymadığımız olaylar değil.
Beni en rahatsız eden şey sayfalar boyunca anlatılan ve fazlasıyla tekrar düşen Mahur ve Nafiz'in aşkı ve ilişkileriydi. Kitap zaten bunun üzerine kurulu ama keşke bu kadar uzun tutulmasaydı. Özellikle de italikle yazılmış Nafiz'in bölümleri bana fazlasıyla sıkıcı geldi.
cok emek verilmis muazzam bir kitap. cok begendim sadece bir parca uzun buldum sanirim.
nafizle mahurun tutkulu askini ve bu surecte arka planda akan yakin tarihli sosyal ve politik bir kisim detaylari okuyoruz. ozenle hazirlanmis ve hatirlatilmis herbiri. ama yer yer bu hatirlatmalar biraz beni sikti. bilmiyorum belki fazla almanak tadinda geldi.
nafizle mahurun askinin tutkusu da, kasveti de cok guzel islenmis. ne gidebilen ne kalabilen mahurun caresizligine uzuldum en cok sanirim. nafize ise cokca kizdim. aslinda anlamaya da calistim ama hastalikli asklari bi sure sonra bana bile fazla geldi, mahur gibi kacip gitmek istedim.
kitap aslinda cok etkileyici ve umut vaad eden bir sekilde basladi. genel anlamda begendim ama oyle iyi yorumlar okumustum ki yazim tarzindan mi, olaylardan mi, anlatimindan mi bilemedim ben bir turlu kitabin icinde kaybolup gidemedim. biraz duragan ve biraz da uzun geldi sanirim. yine de okudugum ve boyle iyi bir yazarla tanistigim icin cok mutlu oldum. bir cok yerini satir satir cizdim. yazarin kelimelerle dansi, karakter yaratmaktaki basarisi nefisti ve gecmisten gunumuze anlatilan olaylar arastirma ve tespitleri, sarkilari siirleri alintilari okumak cok keyifliydi.
Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısının ilhamıyla, genç yaşta bu romanı kaleme alan Can Gürses’in İstanbul'da yankı bulan bir aşkı nasıl tasvir edeceğini merak ederek tereddüt etmeden satın aldım. Mahur ve Nafiz’in hikayesi, İstanbul’un karmaşasında silinip gitmek yerine, şehrin sokakları, denizi ve tarihiyle derin izler bırakan bir aşkla başlıyor. Bu aşk, şehri sadece bir fon olarak değil, onun ruhuyla bütünleşmiş bir karakter gibi kullanarak adeta İstanbul’a hayat veriyor. Mahur ile Nafiz’in ilişkisi yalnızca bir sevda hikayesi olmaktan çıkıp, zamanın ve toplumun beklentilerine karşı verilen direnişe dönüşüyor.
Gürses, dönemin toplumsal yapısı ile şehrin kültürel dokusunu iç içe geçirirken, zaman zaman uzun anlatımlar ve tekrarlayan bölümler okurun dikkatini dağıtabiliyor. Ancak yazarın dilindeki zarafet ve karakterlerin içsel yolculuklarındaki derinlik, bu aşkı İstanbul’un sokaklarında iz bırakan bir hatıraya dönüştürüyor. Kitap, yalnızca aşkın değil, zamana karşı bir direnişin, bir varoluş mücadelesinin öyküsünü anlatıyor; ve bu anlamda edebi açıdan etkileyici olsa da, bazen okurun akışını sekteye uğratabiliyor.
“Böyle bir hayatı istemediğimi biliyorum. Onsuz bir hayatı istemediğimi de biliyorum.”
Mahur ve Nafiz’in aşk hayatı ve kendilik bunalımları üzerine kurulu bu romanda Mahur bizim dışardaki gözümüz, Türkiye’nin yüz yıllık panoromik tarihinin habercisi. Zaten kitabın zaman dilimine göre birkaç saatte birkaç yıl geçtiğinden yeni ve göz alıcı haberlere geçmek o kadar da meşakkatli olmuyor. Bir sahne var örneğin: Mahur Sait Faik, Behçet Necatigil ve daha nicesiyle bir çorbacıda. Bir nevi Midnight in Paris-Woody Allen atmosferi de soluyorsunuz.
Sevgili Can Gürses’i genç yaşına rağmen bu yoğun edebiyat geçmişi ve bilgi birikimi adına takdir etmek lazım. Ayrıntı Yayınları’nı ise bu güzel kapak ve baskıdan ötürü. Sanıyorum vermediğim beş yıldız, kitabın uzunluğundan ve uzunluğundan kaynaklanan yer yer kendini tekrar etmesinden dolayı kaçtı.
Çok güzel bir fikrin işlenememesine tanık oluyoruz bu kitapta.
Nafiz ve Mahur adlı iki âşığın 10 günde yaşadıklarının 100 yıla yayılması ve arka planda değişen dünya ile Türkiye portresi oldukça ilgi çekici…
Ne yazık ki bu kitap, kurgunun kurbanı olmuş bana göre. Birincisi, Mahur’un bölümlerinde 1930’larda TOMA gibi bir kavramı bilen karakter (tamam, belki o anda ilahi anlatıcıya geçiş yapılıyor) ilerleyen bölümlerde kola, VPN gibi şeyleri bilemiyor. Karakterin neyi bilip neyi bilemediği çok karışık. İkincisi, değişen yıllardaki dünya ve Türkiye’de olanların anlatımı kimi zaman bir haber programı gibi, arka arkaya duygu katılmadan veriliyor; kimi zaman ise oldukça taraflı bir dille yazılıyor. Burada yazar olayları duygudan arındırarak mı vermeye çalışıyor, yoksa kendi görüşünü mü aktarıyor, anlayamıyoruz. Üçüncüsü, bazı bölümlerde verilen bilgiler ansiklopedik düzeyde ve herhangi bir kaynak belirtilmemiş olması beni rahatsız etti. (Bkz. s.346 — Hayata Dönüş Operasyonu’nun anlatıldığı bölüm, Vikipedi sayfasıyla çok ama çok benzer.) Dördüncüsü ise, her 10 yılda bir ana karakterlerin yaşadıklarının neredeyse aynı biçimde tekrarlanması. Mahur evden çıkar, dönemin olaylarına denk gelir, başka bir erkekle görüşür; Nafiz evde kalır ve Mahur gelecek mi diye bekler. Bu olaylar da kitabın en sonunda, mektuplarda tekrar özetlenir.
Ve beni en çok üzen kısım: karakterlerin zaman zaman Yeşilçam filmlerindeki kötü karakterler gibi davranması (örneğin Hulusi ve Suzan), ayrıca ana karakterlerin arka planlarının çok kısıtlı kalması.
Bunların dışında kitap kolay okunuyor. Ben, bir sayfa boyunca şarkı ve şiir okumayı sevmeyen biri olarak bu kısımlardan çok hoşlanmadım ama edebiyata ve nostaljiye meraklı okurların ilgisini çekebilir.
Bir tarafta tutkulu bir aşk hikayesi, diğer yanda İstanbul’a duyulan aşk … Arka planda onar yıllık dönemlerde şehrin/ülkenin değişimi, onar yıllık dönemlerle izlenen acı, dönüştürücü olaylar.
Çok çalışılmış, çok zor bir yazma süreci olsa gerek. Yüz yıllık döneme, bunca acılı olay yaşamış bir ülkeye bakınca, 40-50 sayfaya sığdırılan on yıllık döneme ait olaylar hızla sıralanıp geçiyor (doğal olarak). Bu kadar fazla olay, bunca acı bir yandan dokunulup geçerken, diğer yandan da ana hikayenin uzamasına yol açıyor.
Biraz nostaljik, eski filmler tadında, aşka ve İstanbul’a saygı duruşu niteliğinde bir roman.
Yazacaklarını merakla bekleyeceğim bir yazar Can Gürses…
Aşkın doğası ve ülkenin kısa tarihi bir yana sanatçının dünyası ile ilgili de güzel betimlemeler bulduğum çok keyifli bir okuma oldu benim için. Minik bir kaç alıntı yapmak isterim; ‘Bir sanatçının tek zenginliği zamanıdır. Onu kaybederse bir hiçtir O’ ‘Yaratmak insana baş edilmez korkular verirmiş meğer. Yarattıkça tıpkı çocuğu için korkan bir anne gibi tıpkı insanlık için korkan Tanrı gibi korkmaya başladım. Sanat beni kurtardı fakat karşılığında benden cesaretimi aldı’ ‘Hiçbir sanatçı cesur değildir. Korkularını hürlüğü ve faniliğiyle dindirmek için delicesine yaratır’
İlk 300 sayfasında okumalara doyamazken son 150 sayfasını zar zor okudum. Beklentimi karşılamadı açıkçası hikayesi, her ne kadar yazar başında zamanın geçişine çok takılmamanızı rica ediyorum demiş olsa da takılmadan edemediğim yerler oldu. Nafiz ve Mahur için bir gün 10 yıla bedel ve diğer herkes için zaman normal akıyorken, nasılsa Mahur’un tanıdıkları için zamanın akışındaki tutarsızlık (zaman geçişine ayak uyduruyor, yaşlanmıyor, ölmüyorlar ancak bir gün yine on yıla bedel) beni hikayeden soğuttu.
Bir aşkın hikayesi değil, Türkiye’nin politik tarihinin özeti niteliğinde bir kitaba dönüştü bir noktadan sonra. İki fikir de güzel olsa da, beklentim birisi yönünde olup aradaki geçiş de çok keskin olduğu için parçalar yerine oturmadı sanırım. Bir de Nafiz karakterini başlarda çok sıcak ve cana yakın bulmuşken kitap aktıkça soğudum hatta nefret ettim sonlara doğru.
Ya daha uzun ve daha güzel bir şekilde hem aşkın hem ülkenin değişimi, ya da daha kısa bir şekilde yalnızca aşkın hikayesi anlatılmalıydı diye düşünüyorum.
Yine de Can Gürses’in ellerine sağlık, geçtiğimiz yüz yılda ülkede neler olmuş özetlemiş güzelce. Diğer kitaplarını da okuyacağım zira anlatımı çok güzel yalnızca bazı tutarsızlıklar yüzünden hikayeye dalamadığımı düşünüyorum.
Kesinlikle harika bir kitap. Anlatım dili olay akışı çok başarılı. Kitap çok romantik... yüz yıl boyunca yaşanan tüm gelimelerin yaşarken hastalıklı bir aşka da tanıklık ediyorsunuz. Zaman makinasından izlenen bir aşk filmi gibi... Ayrıca bu kitabı bitirdikten sonra İstiklal Caddesi’nde yaptığım yürüyüş daha öncekilerden kesinlikle çok farklı ve çok dokunaklıydı. İstanbul ve hatta ülkemiz tarihine bir kez daha hüzünle baktım..
Kitabın ortalarına doğru “ne oluyor acaba? Yoksa sevemiyor muyum?” Derken sonrası aldı yürüdü. Sonrası olay oldu. 1930 lardan 2020 lere Türkiye ve dünya tarihi kısa kısa hatırlatılırken bir yanda da iki genç sevgilinin tuhaf aşk hikayesi beni derinden etkiledi. Özellikle 2010 ve sonrası gezi olayları, darbe teşebbüsü ve bütün o patlamalar, ölümler gerçekten çok etkiledi. Yazarın gençliğine, araştırmasına, diline zaten hayran kaldım. Çok kitaplar bekliyorum kendisinden daha.
Büyük bir aşkın on gününü, yüzyıl sürmüş gibi yazmak nasıl bir fikir? 1930’lu yıllarda başlayıp günümüze kadar uzanan bir aşk hikayesi. Mahur ve Nafiz’in büyük aşkının bir günü tarihimizin on yılına ışık tutuyor.
Filmler, müzikler, kitaplar, İstanbul, Beyoğlu sokakları….o dönemleri içine alıp gezdiriyor sizi kitap. Bir Türk filmi tadında bir sonraki gün ne olacak diye merak etmeden duramıyorsunuz.
Kitabın uzunluğu gözünüzü korkutmasın. Kapağı da ayrı bir güzeldir. Kesinlikle okunmalı.
Ben romanlarda eski İstanbul’un hallerini ; Beyoğlu’nu ,Galata’yı,İnci Pastanesi’ni, Moda’yı, Karaköy’üokumayı seviyorum hatta bayılıyorum...Biraz dram,biraz da o dönemin Türkiye’sini olunca kitabın tadından geçilmiyor ... 🌾 Her sayfasında altını çizecek bir şeyler buldum☺️ Bana biraz kendimi sorgulattı.. “Tavsiye Kitap” listeme eklendi bile ... 📖📚
kitaba bir türlü veda edemiyorum. sürekli altını çizdiğim yerleri okuyasım geliyor. güzeldi, çok gerçekti. kalbimde sağlam yere kazıdım mahur ve nafiz'in hüzünlü aşkını. okurken sinirlendim, hüzünlendim, gülümsedim, "bu hissi biliyorum!" dedim defalarca. iyi ki okumuşum.
‘Sen yapraklarını döker dökmez, mevsim yaz da olsa, kurur yeşillerim, kışa dönerim. Sen çiçek açar açmaz, kış da olsa mevsim, çıldırır yeşillerim, yaza dönerim.’
Tüm çevreme tavsiye ettiğim kitap. Çok akıcı ve etkileyiciydi, okuduğum en iyi aşk kitabı olması bir yana okuduğum en iyi kitaplardandı. Çok keşfedilmemiş olması üzücü
Hayatımda bu kadar kolay okunabilen bir kitabı, bu kadar zor okuyabildiğim azdır. Yazar ile ilk tanışmam oldu. İki aşığın 10 günü üzerinden 100 yıllık Türkiye tarihini anlatmaya çabalamış yazar. Fikir gerçekten çok başarılı ancak ciddi derecede çuvallamış. Her olayı yansıtmaya çabalamış, hem de tarafsız olarak. Ancak tarafsız olacağım derken, kurduğu bazı cümleler o kadar sıkıntılı ki, o cümleyi okuduktan sonra odağımı toplamakta çok zorlandım. Bu tarz edebi - politik eserler yazarken daha dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum. Bir ülkenin siyasi kimliği ile kültürel, milli kimliği farklıdır bana göre. Siyaseti eleştirmek isterken, ulus kimliğini yermesine gerek yoktu. Yazdığı tarihi cümleler herhangi bir kaynakça detayı paylaşılmadan yazılmış. Kaynakça olmayınca, hem yazarın bu cümleleri neden bu şekilde kurguladığını da anlayamıyorsunuz, hem de aktarılan tarihin yanlış mı doğru mu olduğunu da bilemiyorsunuz. Tarihi kitap okumuyorsanız, bir yerde körü körüne yazarın bahsettiklerini kendinize empoze edilmiş hissediyorsunuz. Kitabın edebi yönüne eleştiri yapamam, okurken edebi hazzı hissediyorsunuz. Zaman zaman iki aşığın toksik ilişkisinden bunalsam da, yapılan politik-kültürel eleştiriler kitaptan aldığım tüm zevki bitirdi. Keşke sadece aşk ve zaman oyunları ile kalsaymış kitap.
Ölüyordum Geçerken Uğradım sadece bir aşk romanı değil. Aşıkların bir günü on yıla bedeldir diyor Can Gürses ve 1930'larda başlayan aşk hikayesi 2020'lere kadar sürüyor. Nafiz ve Mahur'un aşkını okurken aynı anda Türkiye'nin tarihine de el atıyor yazar ve Atatürk'ün ölümünden günümüz olaylarına kadar değiniyor. Olayın güzelliğine bakar mısınız? 😍
Can Gürses kelimelerle öyle bir oynuyor ki şaşıp kalıyorsunuz. Açıkçası bu kitap bence yazarın en son okumanız gereken kitabı çünkü ağır bir dili var ve okuması diğer kitaplarına göre bir tık daha zor. Yine de Mahur ve Nafiz'i tanımak, aşklarına eşlik etmek muazzamdı. Kitapta müthiş bir emek var ve üstünde çokça çalışıldığı belli. Yazarın bu kadar gençken böyle bir kitap yazmasına şaşırmış diğer yorumcular ama ben gurur duydum ve neden olmasın ki dedim! İyi ki Can Gürses gibi bir yazara sahibiz. Bu kitabı dediğim gibi diğer iki kitaptan sonra okumanız daha iyi olacaktır. Mutlaka ama mutlaka okuyun. Daha fazla geç kalmayın bu kalemle tanışmak için.
İki aşığın hikayesinin Türkiye'nin ve dünyanın tarihsel, sosyal ve sanatsal gelişmelerinin arka fonda aktığı ilginç bir yöntemle aktarıldığı ve hacmine kıyasla oldukça akıcı bir kitap. Nafiz ile Mahur'un hikayesi fazlasıyla romantize edilmiş ve okuyucuyu yer yer sıkan bir şekilde abartılı bir dille anlatılmış olsa da tercih edilen yöntem kitabı ilgi çekici kılıyor. 100 yılın 10 güne sığdığı bu aşk hikayesinin yazarının zamanla ve uykuyla bir derdi olduğu çok açık. Zaman kavramı üzerinden güzel bir kurgu yaratılmışsa da karakterlerin sürekli geçen zamanı vurgulaması gerçeklikle kurgu arasındaki uyumu biraz zorlamış görünüyor.
Yüz yıllık bir aşk hikayesiyle birlikte Türkiye’nin tarihine de tanıklık ediyoruz. Türkiye’nin ve İstanbul’un değişen yüzünü, doğanın ve insanın katliamını, daha neler neler olduğunu unutmayalım, hep hatırlayalım diye ince detaylara kadar araştırılmış sürükleyici bir roman.
Son yüz sayfası dışında çok severek okuduğum bir kitap oldu. Aşıkların bir gününe bedel Türkiye'nin Cumhuriyet' in ilk yılları ile başlayıp günümüze kadar gelen tarihinin anlatılması fikri inanılmaz güzel bir fikirken baş karakterleri sevemediğimden dolayı bir noktadan sonra bende kitabı hemen bitirip içinde referans olarak aldığım noktaları araştırma isteği uyandırdı. O kadar yoğun duygunun içerisinde bir tek Talat karakteri bana samimi geldi. Diğerleri ile bir noktada buluşamadığım için hikayelerine de ortak olamadım. Ne Mahur' a hak verecek kadar tanıyabildim, ne Nafiz' i anlayabildim. Onların aktarımıyla gerçekleşen (her ne kadar yazarın derinlemesine tarih aktarma gibi bir vaadi olmasa da) Türkiye analizi de açıkçası çok tatmin etmedi. Sadece Mahur ile eski Beyoğlu sokaklarında dolaşmaktan çok çok fazla keyif aldığımı belirtmek isterim.
Yazara saygım sonsuz. Kitap kesinlikle okunmaya değer ve Can Hanım kesinlikle çok iyi bir yazar. Fakat "Ölüyordum, Geçerken Uğradım" bana dokunan bana ulaşan bir kitap olamadı.
10 gün mü, yüz yıl mı geçtiğini fark edemediğiniz bir zaman dilimi içinde ve alışılmadık bir aşkın sınırlarında akıp gidiyorsunuz. Bir yandan 1932’den günümüze Türkiye’nin tarihini hatırlıyor, bir yandan o güzelim eski dilimize aşina oluyor, bir yandan da her satırda Mahur ile Nafiz’in aşkıyla sarsılıyorsunuz. Her sayfasında altı çizilmesi gereken, aşkı en güzel tarifleyen onlarca cümlesi ile olağanüstü bir eser.
Aşk romanlarının klişesi içinde boğulmadan zaman kavramı içerisinde sünerek süzülerek okunacak güzel bir roman. Bir asır ile on gün bazen aynı süre olabiliyor, zaman bazen sadece rakam ve kavramdan öteye gidemiyor. Bunu bütün derin betimlemeleriyle, duyguları kelimelerle karşısındakine ustaca hissettirmesiyle Can Gürses çok hoş bir anı yaratmış.
Can Gürses’in Ölüyordum Geçerken Uğradım kitabı, hem ismiyle hem de anlatımıyla insanın içinde uzun uzun yankılanan bir eser. İlk bakışta bir şiir kitabı sanılabilecek kadar incelikli bir dile sahip ama aslında bir tür içsel anlatı, bir düşünce akışı ve parçalı bir hayat hikâyesi gibi de okunabiliyor. Yazar, ölümle yaşamın sınırında gezinen bir karakter üzerinden hayata, kayıplara, insan ilişkilerine ve ruhsal çöküntülere dair çok katmanlı bir iç döküşe girişiyor.
Kitapta sürekli bir geçicilik duygusu hâkim. Karakter sanki hep “bir yere ait olmadan” birileriyle karşılaşıyor, hayattan bir şeyler bekliyor ama aynı anda hiçbir şey istemiyor gibi. Bu ruh hali, okura da sirayet ediyor. Paragraflar bazen bir şiir gibi kısa, bazen uzun iç monologlar gibi karşımıza çıkıyor. Gürses’in dili çok yoğun; kelimeleri seçişindeki özen ve bazen hınzırca olan kara mizahı, metni bir ağırlıktan kurtarıyor.
Kitabı okurken zaman zaman durup düşünme ihtiyacı hissediyorsun. Çünkü anlattıkları sadece yazarın ya da karakterin değil, senin de hayatına dokunuyor. Aşk, yalnızlık, intihar düşüncesi, varoluşsal sıkışmalar ve “olamama” hali o kadar insani ki, bazı cümleler gerçekten insanın kalbini sıkıştırıyor.
İçinde en çok kalan şeylerden biri şu oluyor: Bu kitap, "ölüm"ü çokça konuşsa da aslında "yaşamaya direnen" insanların kitabı. Sessiz bir çığlık gibi. Ve evet, bazı kitaplar geçerken uğramaz; olduğu yere çöreklenir, kolayca gitmez. Ölüyordum Geçerken Uğradım da tam böyle bir kitap.
Genç bir yazarın 1930 ile sonrası Türkiye, İstanbul, Beyoğlu’nun tarihsel değişim ve gelişimi (!) çerçevesinde anlattığı mekânlar, müdavimleri, detayları inanılmaz. O zamanı yaşıyormuş, yaşamış gibi ilk ağızdan tanımlamalar, kapıdan giren Orhan Veli kadar gerçek. Sessizce yol alırken satırlarda, Seyyan Hanım’dan Pentagram’a uzanan besteleri internetten bulup açtığınızda, zaman vücut buluyor ruhunuzda. Bir çok unutulmuş “merdümgiriz, mülevves, meccani, mücella, rikkat, çilturna, tevahhuş, mücrim…” gibi sözcükler hayat buluyor sayfalarda. Durumlara eşlik eden ressamlar, zamanı çiziyorlar. “Çizer ve Yazar”da kelimesiz çizimlerin uhreviliği çarpıyor insanı. “Aşkçıbaşı”nın “soğan ile sarımsak” güzellemesi, “yumurtanın pişme sürecindeki aşk aşamaları”, sonraya bırakılan hayatlarda “bugünü dün eden aşıklar”, seslendirilen bir şarkıda “yüreği diken diken olan” bir aşık, “pıhtılaşan kahkahanın korkuya dönüşmesi” gibi her sayfada yaratıcı aklın güzellikleri var. İlginç bir güzellik de, aşk dolu satırlarda seyrederken ortaya çıkan, yazarın başka bir romanından alıp hatırlattığı “Kuzgun” karakterinin okuyucuyu bir anda gerçek zamana çekiyor olması.
“Zamanını kaybetmiş hatıralarımız mekânından da olursa?”
Başucu eserlerden biri olacak “Ölüyordum Geçerken Uğradım” için, yazarımızın emeğine, zihnine, kalbine sağlık, yazacaklarına da selam olsun.
Keşke uğramasaydın diyesim geldi kitap bitince :D Gerginliğimi mazur görün ancak, hiç bana göre bir kitap değilmiş. İsmiyle ve önsözde belirtilen “aşıkların 10 günü 100 yıla tekabül eder” matematiğiyle çok ilgi çekici olacağını düşündüğüm bu aşk hikayesinden ben beklediğimi alamadım.
Nafiz ve Mahur isimli iki aşık zamanında bir sebepten ayrılmışlar, Mahur bu ayrılığa daha fazla dayanamayıp Nafiz’in kapısını çalar ve tekrar ilişkiye başlarlar. Ancak, zamanında İstanbul’un sokaklarında yaşadıkları capcanlı ilişkiyi yaşayamazlar çünkü Nafiz artık evden dışarıya çıkmıyordur. Mahur ise hayatı olduğu gibi yaşamaya devam eder; her gün dışarı çıkar, farklı bir İstanbul görür, insanlarla etkileşime devam eder, devamında Nafiz’in evine gelir ve bu dinamik aralarında anlaşmazlığa yol açar.
Oldukça akıcı ve ilgi çekici başlayan aşk hikayesi bir yerden sonra bana göre fazlasıyla tekrara düştü. Mahur’un dışarı çıkması, bir şeylerin ilgisini çekmesi, Nafiz’e geri gelmesi ama sıkışmış hissetmesi, ama bir türlü ayrılamaması vs vs. Bir de üstüne ağdalı cümleler, aşırı romantize edilmiş bir nevi toksik davranışlar ve tüm bunları Nafiz’in ağzından yazılmış kısımda italik olarak okumak bana göre çok yorucuydu. Kurguya yedirilemediğini düşündüğüm arkaplanda dönen İstanbul ve Türkiye genelindeki sosyal, ekonomik, siyasi, mimari değişimler sanki arka arkaya bir gazete haberi okuyormuşum gibi hissettirdi. Çoğu değişimin belirli bir görüşü kabul ettirmeye çalışır gibi anlatılmış hissine de kapıldım. Kitabın en sonundaki mektupların açığa çıkması ile tüm hikayenin özetlenişi ise tekrarın da tekrarı gibi hissettirdi bana.
Yan karakterlerin işlenişi de bir Yeşilçam filmi izliyormuşum hissi yarartı bende, ki bütüne bakarsak bence yazarın da yapmaya çalıştığı şey buydu; ağdalı cümleler, imkansız aşk hikayesi, kötü erkek ve kötü kadın karakterler, arkadaş rolündeki masum aşık.. Belki de bu sebeple sevemedim.
Dil olarak aşırı akıcıydı, kalınlığına göre oldukça hızlı okudum, ancak kendi adıma sıkılarak okudum demek zorundayım. Yeşilçam vibelarını sevenlerin sevebileceğini düşünüyorum, merak edenlere keyifli okumalar.
Can Gürses'in 3. kitabı olan "Ölüyordum Geçerken Uğradım" büyük bir aşk hikâyesini her biri masalsı sözcüklerle anlatırken, altı çizilecek yüzlerce cümleyi de içerisinde barındırıyor. Nafiz ve Mahur arasındaki büyülü aşkın yanında; Türkiye'nin yakın geçmişine tutulan ayna ve her devrin insan portreleri; Deniz Gezmiş, Erdal Eren, Ali İsmail Korkmaz ile birlikte büyülü Istanbul tasvirleri; Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Sait Faik'e edebiyat üstadları ve Zeki Müren'den, Sezen Aksu'ya "uzanan bir yol" kitabın sayfaları arasında kaybolmaya yetiyor da artıyor.. Tekrar tekrar, defalarca, hem yazda hem güzde okunacak çok değerli bir kitap.. *Aşık olmayan insandan sayılır mı hiç, hele şehr-i İstanbulluysa.. Aşk, İstanbullu'nun şehrine bin bir taksitle bile ödeyemeyeceği bir vefa borcudur. @can_grss @ayrintiyayinlari #cangürses #ölüyordumgeçerkenuğradım #edebiyat #roman
Ba-yıl-dım. Cümlelerin üstünü kapatsanız ve “Hangi yazara ait?” diye sorsanız hiç teklemeden bilirdim Can Gürses romanı olduğunu. Bu denki kendine has dili olan yazarları okumayı çok seviyorum.
Uzunca bir zamana yayılan bu hikayede kendimden de çok şey buldum. Kitaptaki ilişkiyi gerçek dışı, abartı bulanlar olmuş ama size kötü bir haber: Hayatta bu tür ilişkiler var, size çok uzak gelse bile. Zaten kitapları da bu yüzden okumuyor muyuz, belki hiç karşılaşmayacağımız türden insanların hayatlarına bir bakıp çıkmak için?
Sadece sonlarda biraz didaktik bulduğum kısımlar oldu ama beş yıldız vermeme engel değil.
Yazarın ilk okuduğum kitabı. Dilini sevdim ancak kurgusunun mantığını tam kavrayamadım. Ülkemizin yüzyılının televizyonda altyazı geçirirmişcesine özet halinde sunulmasının, hiçbir olayın derinleştirilmemiş olmasının aşk hikayesinin kurgusına. Asıl bir katkısı var ben tam anlayamadım. Aşk hikayesinin çok çekici başlayıp sonra çok fazla tekrara düşmesi hatta kitabın sonundaki mektuplarda tüm kitabın nerdeyse tekrar özetlenmesi, kitabın dünyasına girmemi zorlaştırdı. Kitabın neden bu kadar uzun yazıldığını anlayamadım ama daha kısa, tekrara düşmeden yazılsa o zaman bu kurgu çok daha çekici olurdu…