“Spinoza’nın Sevinci Nerden Geliyor? felsefenin tam da yaşamın içinden konuştuğu bir kitap. İnanılmaz sadeliğiyle berrak bir aklın zarafeti. Açıkçası Spinoza’nın bu kadar güzel anlatıldığı bir kitap okumamıştım. Gerçekten çok güzel.” (Dr. Saffet Murat Tura, Psikiyatrist)
“Psikoterapiler alanında popüler hale gelen türlü çeşitli kognitif terapilerin dayandıkları insan kuramındaki entelektüel fukaralık öteden beri dikkatimi çekmekteydi. Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor? adlı bu kitapta ustalıkla yapılan çözümlemelerden anlıyoruz ki insan zihninin arıtılması ve sağaltılması "gizli varsayımlarla belirlenen hüzünlü ve kederli ruh hallerimizden" kurtulmakla mümkündür. Spinoza bizlere öyle muhteşem bir zihin felsefesi sunuyor ki kognitif ve rasyonel emotif terapilerin başkaca kuramsal temellere ihtiyaç duymasına gerek bile kalmıyor.” (Prof. Dr. Cengiz Güleç, Psikiyatrist)
“Balanuye, kaçtığımız tarafa davet ediyor bizi: Hüzne aşık bir iklimde sevinci yüceltiyor. Bu tuhaf konuyu düşünmek ve sevinci çoğaltmak için muhakkak okumamız, üzerine düşünmemiz gereken bir kitap...” (Doç. Dr. Selçuk Şirin, Eğitim Uzmanı-Psikolog)
“Çetin Balanuye, Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?’da, hüzünlere hapsedildiğimiz bir dünyada, Spinoza’nın rehberliğinde hakiki bir sevinci nasıl yaratabileceğimizi, "sevince dönüşme"yi nasıl başarabileceğimizi sorguluyor. Bilim, sanat ve siyaset arasındaki sınırları zorlayarak, en gündelik deneyimlerimize dokunarak, herkes için felsefe yapıyor.” (Dr. Eylem Canaslan, Felsefeci)
“Çetin Balanuye popüler bir dille, Baruch Spinoza’nın ‘sevinç’ kavramını ele alıyor ve tıpkı bir hastanın ilaca ihtiyacı olduğu gibi, eğer ilaç alınmazsa hasta olarak kalacağı ve hatta hayata gözlerini yumacağı iddiasından yola çıkarak sevince ve neşeye ne kadar ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Bu şekilde anlama gücümüzün kesinliğe varacağını, pozitif ve sonsuzluk içeren fikirleri mutlak veya türeyen bir şekilde, sadece süreye bağlı değil ama sonsuz ve ebedi olarak algılayacağımızı ve neşe sayesinde karman çorman fikirlerden kurtulup, kendi gücümüzün artacağını anlatıyor. Bir anlamda sevinç sayesinde akla ulaşacağımızı gösteriyor. O halde ‘nasıl yaşamalıyız?’ sorusu buradan mı geçmektedir?” (Prof. Dr. Ali Akay, Sosyolog)
“Çetin Balanuye, Spinoza gibi büyük bir filozofu yetkin ve özgün bir biçimde yorumlayarak, yaşamın, nasıl basit tüyolarla sevince ve mutluluğa dönüşebileceğini anlatmaktadır. Yazar, felsefenin çetin meselelerini günlük dille, sokaktaki insana anlatmaktadır. Mutluluk kaygısı olan her bireyin okuması gereken mükemmel bir kitap.” (Prof. Dr. Yasin Ceylan, Felsefeci)
Çetin Balanuye is a Turkish continental European philosopher and academic.
His main field of study is the idea of immanence in philosophy, immanence in the philosophies of Spinoza, Nietzsche and Deleuze, and its ethical-political consequences. He is a professor at Akdeniz University, Department of Philosophy.
He has many academic and popular published works focusing on a minor tradition that developed with Spinoza - Nietzsche - Deleuze, especially within the framework of the idea of immanence. Published in 2012, Spinoza: Bir Hakikat İfadesi is the first Turkish copyrighted work in which Spinoza's three main works are explained together systematically.
If Balanuye is known to a wide readership, it's largely because Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor? [Where Does Spinoza's Joy Come from?], a book published in 2017. Adhering strictly to Spinoza's teaching but enriched with creative prose pieces selected from everyday life, the book soon went through numerous editions and contributed to the adoption of Spinoza's teaching by outside readers as well as philosophers in Turkey. The book argues that as or more than the fleeting manifestations of the concept of joy, it is also possible for joy to turn into an established disposition, and that there is an inseparable relationship between such joy and the power to exist. We have certain assumptions that block this possibility, and these assumptions are deeply rooted, hidden and decisive. These assumptions (transcendence, free will, and teleology), each based largely on our illusions, have not only been weakened by Spinoza, but have shown that these assumptions can be abandoned, at least to some extent. And, when this is achieved the highly liberating ethical and political implications of a new notion of "power" will possibly follow.
Balanuye published the first book of the Naturans series, which he planned as a trilogy, in 2020 with the name Naturans I: Towards a New Ontology. In this book, it is said that the aim is to organize a new idea of ontology, known as the power ontology, which satisfies the five conditions, all in harmony with Spinozism: Monism, non-antropocentrism, immanence, expressionism and anti-essentialist interactivism.
Balanuye, along with many other contemporary philosophers, issued a statement against the Russian invasion of Ukraine on February 24, 2022. [ https://philosophersforukraine.com.ua... ]
Ülkemizde genç felsefe hocalarımızdan Çetin Balanuye’yi ağır olmayan, sade felsefe dili ve anlatımı ile okumak ve Spinoza gibi meşakkatli bir filozof dair bir şeyler öğrenmek gerçekten keyifli olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu kitabın Spinoza’ya giriş niteliğinden bir kitap olduğunu söylemekten ziyade bu Filozofun felsefesine bir dokunuş olabileceğini belirtmek isterim. Keyifle okudum.
Beni Spinoza okumaya Kapitalizm, Arzu ve Kölelik: Marx ve Spinoza'nın İşbirliği kitabı getirdi. Zira adı geçen kitapta kapitalizmin motorunu çalıştıran şeyin ne olduğunu sadece Marks ile açıklayamadığımızı, bu soruya verilecek Spinozacı cevabın duygular olduğunu söylerken, arzunun nasıl yönetildiğinden bahsediyordu. Yazarın Marks'tan çok Spinozacı bir bakış ile bu hususu anlatması beni Çetin Balanuye'nin kitabına getirdi.
Gelgelelim bir felsefe kitabı için yorum yazmak güç iş. Lakin Spinoza okumaya böylesine güzel teşvik edecek bir başka kitap var mı bilemem.
Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor?:Reddedilemeyecek Bir Felsefi Teklif; Spinoza'nın, "tek tek her şeyin varolduğu sürece kendi varlığını sürdürme" çabası olarak tanımladığı Conatus ve Doğa/Tanrı kavramını ele alışına iyi bir başlangıç yapıyor. Ama bu okuma burada bırakıldığında ya da buradan Spinozanın Doğa/Tanrı ve özgürlük/determinizm problemi üzerine devam edilmediğinde, evrendeki her şeyin “ekmeğinin peşinde” olduğu sonucunun çıkarılması mümkün. Bununla birlikte Conatus’un karşısında özgürlüğü nereye koyuyoruz, yaşamda nesne değil özne olmak üzerine okumalara götürürse tadından yenmez.
Kozmik bir festivalde yer almanın, tek başına muazzam bir sevinç kaynağı olduğunu söylediğinde, ara sıra sebepsiz duyduğumuz sevincin nedenini hatırladım. Sevinç ve arzu conatus’u çoğaltırken kedere bu kadar paye vermek, özellikle dünyayı değiştirme arzusunu kederli bir romantizme dönüştürmenin oksimoronluğunu apaçık ortaya koyuyor.
İnsanda kişisel gelişim kitabı okuma hissi yaratsa da bu bir kişisel gelişim kitabı değil ya da en azından her kitap kadar kişisel gelişim kitabı.
Spinoza'nın dünyasına giriş için ideal olabilir. Ben sevdim sizlere de iyi okumalar!
- Spinoza’yı okumak isteyip de okuyamayanlar - Felsefe kitabı okurken kederlenenler - Kederden kurtulup sevinçle dolmak ve hatta sevince dönüşmek isteyenler buradaysa başlayabiliriz.
Çetin Balanuye ODTÜ psikoloji mezunu, felsefe alanında doktora yapmış, çeşitli alanlarda çeşitli dereceleri olan bir yazar. Fakat onu diğer meslektaşlarından ayıran en önemli özelliği, bizden biri olması. Bizim kültürümüzün içinden çıkmış, memleketi iyi tanıyan, yereli bilen, 'yerli' bir filozof.
"Canlı cansız hepimiz aynı tözün özüyüz" dese de, bölümlere giriş için seçtiği anekdotları okurken yaşadığım tanıdıklık beni konuya çok iyi bağladı. Spinoza'da geçen kavramları gündelik dille, samimi ve mizahi bir şekilde anlatması sayesinde okurken yüzümden gülümseme hiç eksik olmadı.
David Mitchell'in Bulut Atlası kitabında, farklı dönemlerde ve farklı yerlerde yaşamış, fakat zaman ve mekânın ötesinde birbiriyle bağlantılı altı karakterin benzer özelliklerinden, benzer yaşamlarından bahsedilir. Bambaşka ortamlarda, bambaşka hikayelerin içinde de olsalar, bu karakterlerin ortak bir "öz"ün varyasyonları olduğunu görebilirsiniz. Öncesinde de vardır muhakkak, fakat 17. yüzyılda Spinoza'yla eşleştirebileceğimiz bir "öz" varsa, şahsen tanımıyorum ama, "kendisi sevince dönüşen kitap" yazmış biri olarak Çetin Balanuye'nin de bu özün günümüz varyasyonlarından biri olduğunu hissediyorum. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.
Hayatın olağan akışında, yaşadıklarının kapsamının ve baktığın pencerenin renginin belirsiz olması körlükten ziyade, orada olmandan kaynaklanıyor. Ama Spinoza bana penceremin rengini ve kapsamını sundu. Hayatımın felsefi düzlemdeki anlamına vardım diyebilirim. Aydınlanma yaşatan kitap! O kadar mutluyum ki; öylesine bağırasım geliyor avaz avaz: “Bu kitabı bulduğuma şükürler olsun🙏😇” diyerek... . . “Tanrı kendi kendinin nedeni olandır.”/causa sui “Tanrı zorunlu karşılaşmaların gerçekleştiği sonsuz gerçekliğin kendisidir.” “Conatus: var kalma çabası, yaşama ısrarı.” “Sevmek ondandır, sevilen odur.” “İnsan herşeyin ölçüsüdür.” “Töz tektir, bu teklikten türeme tüm varlıklar arasında hiçbir hiyerarşi olamayacak şekilde aynı tözün özünü ifade eder.” “İnsan modusu, yalnızca kendine yarayana yaklaşmaya; yaramayandan uzaklaşmaya çalışmakta..” “İnsan zihni ve insan bedeni iki ayrı töz değildir.” “İnsanlar doğduklarında aptal değil cahillerdir, gördükleri eğitimin etkisiyle aptallaşırlar.” “Güçlü olduğumuz ölçüde sevinçli; sevinçli olduğumuz ölçüde güçlüyüz.” “Hayat, kederin yenilgiyi peşine taktığı bir çarpışmadır.” “Ben nerede biter, dışarısı nerede başlar?” “Bir elmanın sizi kullandığını düşündünüz mü hiç?” “Var kalma çabasının gücü, çeşitliliği ya da yaratıcılığı ölçüsünde var kalır.” “Dostlarım ölüm yok, sahiden! Yalnızca hayat var!” “Kaynağı ben olacak etkileri çoğaltmak..”
Şeyh ve Arzu'yu okurken "aşkın" kavramı üzerine oldukça kafa yormuş, az çok fikir edinmiştim ancak "içkinlik" üzerine yazılanlar bana daha uzak gelmişti. Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor bu anlamda tamamlayıcı oldu benim için. "İçkin" kavramı da artık çok daha belirgin geliyor bana.
Anladığım kadarıyla, yazara göre içkin ve aşkın olanın Tanrısı birbirinden farklı. İnsanın hayata bakış açısı da Tanrısına göre değişiklik gösteriyor. Aşkın bir âlemin Tanrısına inanan insanlar öte dünyayı önceleyerek bu dünyada yaşamanın tadına varamıyor. Günahlar, sevaplar üzerine kurulu bir yaşamın sevinci de olmuyor. Çevre sorunları da insanların aşkına olan inancından kaynaklanıyor bir bakıma. Çünkü yazara göre aşkıncı düşünüş her zaman varlıklar arasında bir hiyerarşi varsayıyor: Tanrı en üsttedir ve onun altında da tanrı tarafından tanınmış özel bir ayrıcalığı olan insan vardır. İnsanın ayrıcalığı da düşünen bir varlık olmasından kaynaklandığına göre aydınlanma ve dinin beden, arzu ve haz konusunda ortak tavır takınması daha anlaşılır oluyor. Akıllı olan insan diğer tüm canlılara hükmetmeyi kendine hak görüyor. Aşkın düşüncenin Tanrısının neden kötü olduğunu çok daha iyi anlıyor insan okuyunca. Bu noktada Nietzsche'ye de bir parça daha yaklaşıyor.
Yanlış anlamadıysam, Spinoza'ya göre; özgür irademizin olduğuna inanmamızın bir yanılsama olduğunu fark edip kabul ettiğimiz zaman özgürleşiriz. Yapamayacağımız şeyleri neden yapamayacağımızı anladığımız zaman o şeyi yapmak arzusundan bağımsız kalırız. Mümkün olmayan bir şeyi istemekten vazgeçerek özgürleşiriz. ANCAK BUNUN BİR KOŞULU VAR; YAPAMAYACAĞIMIZ BU ŞEYLERİN DOĞAYA AYKIRI OLMASI. Böylece, istediğimiz her şeye kavuşmamızı sağlayabilecek özgür iradeye sahip, ayrıcalıklı varlık olduğumuz iddiasını terk edip kibrimizden de kurtulmuş oluruz.
Anladığım kadarıyla bahsi geçen ve Spinoza'nın büyük emek vererek ulaştığı sevinç
1) planlayan, isteyen ve buna uygun yaratan bir aşkın Varlık yani Tanrı fikrine bağlanmamaktan ve insanın kendisini Tanrı tarafından ayrıcalıklı olarak yaratılmış bir varlık saymamasından,
2) ayrıcalıklı olma fikrini benimsemediği için gerçek bir özgür irade sahibi olduğunu iddia etmemesinden,
3) ne evrenin ne de evrimin önceden belirlenmiş bir amaca hizmet etmediğini kabullenmekten
geçer.
Kendisini patron zanneden insan, arzusunun her nesnesi tarafından yönlendirilmektedir aslında.
Yazar Spinoza'nın düşünce dünyasını açıklamaya çalışırken filozofun neredeyse sadece Ethica isimli eserine sık sık gönderme yapıyor. Bu kitap için bir çeşit "Ethica okuma" rehberi bile diyebilirim. Yalom'u okurken sorduğum soruyu tekrar yokladım: Doğa/Tanrı'nın nedensellik ağını sadece akıl ile çözmeye çalışacaksam akıl, sanki buna karşıymış gibi görünen bu filozof tarafından da yüceleştirilmiş olmuyor mu? Balanuye sayesinde Yalom’u yanlış anlamış olabileceğimi düşündüm. Bir yandan da Yalom’un, Spinoza’nın akla tutku derecesinde bağlı olması sebebiyle paradoks içinde olduğunu söylediğini hatırlayınca onun da Spinoza’yı yanlış değerlendirmiş olma ihtimalini düşünmedim değil.
Bana göre Spinoza, aklı, yüceltmekten çok sadece diğer canlı cansız varlıklardan farklı olarak insan türünün var olma çabasını çok daha fazla çeşitlendirebilmesini sağlayabilecek bir araç olarak görmüştü. İnsanın doğanın en güçlüsü olduğu yanılsamasını yaratan da bu çeşitlilik sanırım. Tutku ile duygulanım yanlış değildi ona göre, önemli olan pek çok şeyin olduğu gibi duygulanımların da nedenlerini tutkuyla aramaktı.
Bu kitabı okurken "Şeyh ve Arzu" dışında en çok andığım diğer kitaplar "Biricik ve Mülkiyeti" ve "Spinoza Problemi" oldu. Biricik ve Mülkiyeti ile ilgili notlarıma baktığımda o zaman yazmadığımı şimdi fark ettiğim ancak çok net hatırladığım bir gerçek var ki, o da, bu kitapta aklın bile yüceltilmesine edilen itiraz karşısında yaşadığım şaşkınlıktı. Şaşkınlığımın sebebinin o zamana kadar benim de aklı fazla yüceltmiş olmamdı sanırım. Bu, saşırtıcı ve sarsıcı bir farkındalık olmuştu benim için. Bir yandan da sürekli ve uzun ömürlü olan şeylere fazla değer verirken güzel ama geçici olan şeylerin değerini küçümsediğimi fark edip üzülmüştüm. Balanuye'yi okuyunca bunun sebebini de az çok anladım sanırım: ölümü kabul edememek, bedenin geçici varlığını hor görüp ancak akıl ve duygularla yaratılacak ve geride bırakılacak her şeyin ölümsüz olacağına inanmak. Oysa ömrümüz yüzlerce kısa ama güzel anların toplamından başka nedir ki?
Yaşama sevinci eksikliğinin insanın bu dünyada sonlu bir varlık olduğunu kabul edememesinden kaynaklandığının uzun zamandır farkındayım. Ancak, bunun dayanaklarının bana bu kadar net görünmesini en az Yalom kadar Balanuye'ye de borçluyum. Yazarın şimdiye kadar karşılaştığım en somut en net felsefeci olduğunu söyleyebilirim. Biraz da Alain de Botton'u hatırlattı bana. Felsefenin tesellisi kadar tekliflerine de her zaman açığım. Bu sebeple Balanuye'nin kitabının alt başlığında belirttiği, reddedilemeyecek teklifi anlamak için elimden geleni yaptım bir okur olarak.
Ölümle mümkün olduğunca erken yüzleşmenin, bu yüzleşmenin en yakınımızı kaybetme ya da kaybetme olasılığı ile karşılaşmadan veya ölümün kendi kapımızı çalmasından çok önce gerçekleşmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anlıyor insan. Yaşama sevincini içimizde gerçekten hissetmek istiyorsak bu şart gibi geliyor bana. Varoluşçu psikoterapinin bu konuya yaklaşımının hoşuma gittiğini hatırlıyorum. Irvin Yalom'un "Güneşe Bakmak, Ölümle Yüzleşmek" isimli kitabını da bu noktada anmadan geçmeyeyim.
Bu arada, ölümü çocuklara anlatırken takındığımız tutumun da aşkıncı yaklaşımların nesilden nesile aktarılmasındaki rolü açısından sorgulanması gerekmez mi acaba diye soruyor insan.
Ethica'yı niyetlendiğim gibi okurken Çetin Balanuye'nin bu rehberliğine ara ara başvuracakmışım gibi geliyor bana.
Okunacaklar :
Eşeklerin Bilgeliği, Andy Merrifield Çarklar Arasında, Hermann Hess Zorba, Nikos Kazancakis Lazarus Güldü, Eugene O'Neill Subliminal:Bilinçdışınız Davranışlarınızı Nasıl Yönetir?, Leonard Mlodinow Arzunun Botaniği, Michael Pollan Hayat İyi Hoş Da, Sonunda Hepimiz Öleceğiz!, David Shields
“Güç kavramını bu türden bir kanıksanmış tarzın egemenliğinden kurtarma yolunda kanımca en yaratıcı fikirlerden biri ise, geçtiğimiz yıllarda yayınladığı Arzu’nun Botaniği adlı kitabıyla Michael Pollan’dan geldi (Pollan, M, 2001). Pollan, kitabına seçtiği alt başlıkta bizi bir soruyla karşılıyor: ‘Bir elmanın sizi kullandığını düşündünüz mü hiç?’ Büyük olasılıkla düşünmemişsinizdir! Tersine, yukarıda değindiğim erekselci varsayımlarımız nedeniyle, elmayı yetiştirip çoğaltmaya özgürce karar verip bu kararı hayata geçirenlerin insanlar olduğundan o kadar eminizdir ki, eğer biri diğerini kullanıyorsa kullanan kesin insan, kullanılansa zavallı elma olmalıdır. Pollan bu ilişkiye bir de şöyle bakmamızı öneriyor: Elma, şekli, lezzeti ya da besin değeri sayesinde insan denen türün arzusunun nesnesi olmayı başarmıştır. Bir başka deyişle, tam da var-kalma çabası göstermek bakımından o denli başarılı olmuştur ki, kendi başına saçabileceği tohumlardan çok daha fazlasını biz insanları kullanarak her yere saçmayı başarmıştır. Bu bir güç ifadesidir! Elma, eğer bugün dünyanın birbirine çok uzak yerlerinde bile varsa, bu var-kalma çabasının kendisini dışa vurma tarzının ne denli güçlü olduğunu göstermez mi?”(s.104)
İşi gereği sürekli okumak zorunda olan biri için bir felsefe kitabı okumak ve düşünceye yoğunlaşmak kolay olmayabilir. Ancak bu kitap felsefenin çok temel tartışmalarını gündelik hayatın ayrıntılarıyla ve neredeyse hepimizin karşı karşıya kaldığı anekdotlarla birleştirerek zevkle okunur kılıyor. Özellikle özgür irade üzerine yazılan bölümÜn hayatımız boyunca karşı karşıya kaldığımız bir takım ikilemleri daha iyi kavramamız açısından aydınlatıcı olduğunu düşündüm. Kitabın akışı büyük oranda Spinoza’nın felsefi yaklaşımları ve bireyin var kalma çabası üzerine odaklansa da son bölümü bunun toplumsal boyutlarına da değiniyor. Ancak bu kısmın oldukça yüzeysel olduğunu düşünüyorum, burada özellikle toplumsal çatışmanın doğası, bileşenleri ve bunu aşmaya yönelik, hatta Spinoza’nın sevincini toplumsallaştırmaya yönelik daha derin bir tartışmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Örneğin kitabın ilk bölümlerinde suç işleyenlerin cezalandırılması konusundaki çok önemli tartışma bu son bölümde devlete dair söylenenlerle ilişkilendrilmeli ve mevcut sistemin dönüşümüne dair bir şeyler söylenmeliydi. İki toplumsal argüman kitabın iki ucunda yer aldığı için bunları ilişkilendirerek bir toplumsal tartışma yaratma imkanının kaçırıldığını düşünüyorum. Bir de belki kişisel merakım olarak bireyin var kalma çabasını dışında intihar, ötenazi gibi durumlarda bireyin var kalmayı seçmemesi hakkında yazarın ne düşündüğünü merak ediyorum. Genel olarak keyifli, gündelik hayatın akışı arasında kaybettiğimiz farkındalığı, gözden kaçırdıklarımızı bize hatırlatan bir okuma olduğunu söyleyebilirim.
bu kitap (veya yorumu) karşınıza çıktıysa, felsefeden tamamen uzak biri değilseniz (ki bence o koşulda bile okunabilir) ve hayatın anlamsızlığı, mutsuzluk, herkesten ve her şeyden kopmak gibi konular hakkında sık düşünüyor/hissediyorsanız - direkt okumaya başlayın. dört senedir kendisinden düşük kredili seçmeli dersler aldığım edebiyat hocamın (muhtemelen ki son zamanlarda sıkılgan şekilde deftere bir şeyler çizmemi ve az konuşmamı görerek) bana hediye etmesiyle tanıştım bu kitapla. çetin balanuye, spinoza'yı özünden koparmadan ancak önden bir temeliniz olmadan da anlayabileceğiniz bir hâle getirmiş. kitap, özünde bize hayatı zehir eden bazı temel önyargılarımızdan bahsediyor. burada anlatılanları içselleştirmekte zorlanmanız kadar doğal bir şey de olmayacak üstelik. çünkü bizi kısıtlayan bu yargılar hayatımızın (ve tarihimizin) her yerinde, uygarlıklarımızı ve yuvalarımızı onların üstüne inşa etmişiz. yine de bireysel dünyamızda sevince ulaşmak için spinoza, hayatı bir seri karşılaşmalar dizisi olarak görebilmenin ve o karşılaşmalardaki etkileri fark edip onların esiri olmamanın önemini vurguluyor. bir yandan bedeni hâlâ bile unutan veya zihne ikincil gören filozofların arasında spinoza'nın bu konuya bakış açısı da derin bir nefes aldırıyor (ve belki biraz da sarsıyor şu ana kadar inandıklarımızı). bir sürü alıntıdan bahsedebilir, yazarın verdiği bir sürü örneğe değinebilirim. ama herkesin kendine dokunan cümleyi bulup altını çizebilmesini daha çok önemsiyorum. felsefenin karamsarlıkla iç içe geçtiği düşünülürken, sevinç'e dair bu denli yalın bir anlatı okumak eminim birçoğumuza çok iyi gelecektir.
Kitabı çok beğendim, ontolojiden sevinç çıkar mı diye tereddütle başlarken Spinoza’yı bize, kendi dilimizde eriştiriyor Balanuye. Bir yolculuğa ikna ediyor. Öte yandan, kitaptaki Etkin Bir Güce Dönüşmek bölümünde aklıma yatmayan yerler oldu. Ya dil yanılttı beni, ya yanlış anladım ya da bir hata var o bölümdeki çözümlemede. Bütün varlıkların hiyerarşi olmadan birlikteliğini esas alan düz ontoloji de varlığın ifadesi ve gerek ve yeterli şartı olarak güç ifadesini ele alırken bir sineği öldürdüğümüzde sıradan anlamda ondan daha güçlü olduğumuzu söylemese de mesele oraya geliyor. İnsan varlığının kendi varlığını sürdürmede daha ‘güçlü’ olduğunu, sineğin bu işi daha iyi beceremediği için bir şaplakla öldüğünü, varlığını kaybettiğini söylüyor. O zaman büyük besin zincirinde avlanan her canlı avcısına göre güçsüz mü diyeceğiz. Sıradan anlamında değil. Varlığını kurma ve devam ettirme becerisi olarak daha iyi olamama durumu. Bir tek üyesi için öyle olsa bile o türün devamı için bu mesele olmayabiliri. Bütün bu tartışmalarda ve o bölümdeki örneklerde Spinoza’nın ontolojisindeki anlamlarından sıyrılıp sıradan bir güç, yani iktidar, ilişkisine konu kayıyor gibi geldi.
Sosyal medyada, sanıyorum ki Ayrıntı Yayınları'nın paylaşımlarında görmüştüm bu kitabı; Nietzsche, Ulus Baker, Gilles Deleuze gibi biraz aşina olduğum kişilerin ilgilerinden (örneğin İnsanca Pek İnsanca-II'de Nietzsche sekiz düşünür sayar gözlerini diktiği, biri Spinoza'dır) dolayı bu adı geçen filozofa ilişkin daha çok şey öğrenmeyi ve okumayı kafama koymuştum yaz başlamadan evvel, bu kitap ilk adımı oldu bir bakıma. Ölümü üzerinden geçen yüzyıllara karşın nasıl olup da Spinozacı birilerinin olduğunu ve bunların basbayağı akademisyen, yani bilim-insanı konumundaki kişiler olabildiklerini görünce şaşırıyordum öncesinde, anlam veremiyordum bir yandan, bir yandan da "Spinoza nasıl bir düşünürdü ki, kendisini zamana karşı böyle güçlü korudu" sorusunu sorarak. İşte bu kitap, bir bakıma bu soruyu yanıtlıyor; Spinoza'nın düşüncelerinden sapmadan güncel akademik eserlerden de yararlanıp bizi "sevince dönüşmeye" çağırıyor, felsefenin ancak yeterince emek verenleri (mutlulukla) ödüllendiren bilgeliğinden yararlanarak ve yararlandırarak. (s. 10)
Aynı mutluluk gibi “kendiliğinden istendik” ya da “kendi başına iyi” türde bir kavram olan “sevinç” konusunu en ince ayrıntısına kadar inceleyip "sevince dönüşmüş bir varlık" olabilmeyi başarmış büyük düşünür spinoza'yı rehber kılan balanuye, spinoza'nın bizlerden yıllar evvel keşfettiği gerçeklerin aslında hayatımızı ne kadar konforlu hale getirebileceğini gözler önüne sermekte bu kitap kitabında sevinç duymakla yetinmeyip sevince dönüşmeyi başarmamız gerektiğini ileri sürüyor: "sevince dönüşmek olanaklıdır ve bunu gerçekleştiren herkes hem kendisi hem de başkaları için en iyisini yapmış olur."
Bence başucu yapılacak bir kitap. İnsanın kendini ne kadar üstün gördüğü ve bu üstün gördüğü durumun onu ne kadar strese soktuğunu çok güzel anlatmış. Bence kendimizi yüceleştirdikçe ve özgür iradeyi çok önemsedikçe kendimizi suçladığımız alanlar açıyoruz. İnsan dışında kendini suçlayan hiçbir canlı doğada yok. Bu da bizim doğadan ne kadar kopuk olduğumuzu ve ona nasıl hükmetmeye çalıştığımızı ve üzerimizdeki sorumluluk ve stresi gereksiz yere arttırdığımızı çok güzel anlatmış. Muazzam analizler, kesinlikle tavsiye ederim.
Pembe ve neşeli denebilecek kapağı ve "sevinç" ısrarı ile ne yalan söyleyeyim, okumayı hiç düşünmeyeceğim bir kitaptı. Ve fakat, hediye kitap olunca ve içeriği hakkında ilgi çekici şeyler de duyunca, okuyuverdim.
Kitapta birkaç yere özellikle öfkelenip fazlasıyla pragmatist ve benmerkezci bulduğum kısımlar (ki bu kısımlar sanırım Spinoza'nın değil kitap yazarının hatasıydı, zira okuyucu kitlesi düşünülerek yazılmış) dışında, rahatsız olduğum diğer kısım da çeviriydi. Spinoza hangi kelimeleri kullanmış bilmiyorum henüz ama, örneğin "upuygun" kelimesinin iyi bir çeviri olmadığı bir tek benim dikkatimi çekmemiştir herhalde. Son bölümün/başlığın ise gereksiz olduğunu düşündüm ne yalan söyleyeyim.
Bu negatif yönlerini bir kenara bırakırsak eğer, Spinoza'yı kendisinden öğrenmek için insanı tetikleyen bir giriş kitabı niteliğinde. Sadece bunun için bile okunabilir.
Derin ve çok anlamlı felsefi meseleleri sade ve akıcı bir dille aktarmayı ustalıkla başarmış Çetin Balanuye. Aşkınlık üzerine yaptığı tartışmalar kendi içimde yaptığım tartışmalarla birleşti, zihinsel bir temizlik ve bunun sonunda gelecek derin mutluluk için titizlikle bir çalışma yürütmek gerektiğini düşünüyorum. Ancak bir yanım maneviyat diye tarif edebileceğimiz ve sadece inanarak ulaşabileceğimiz bir diğer derinliğin ve zenginliğin bu tartışmada ihmal edildiğini düşünüyor ister istemez. Her şeyi aklımızla kavrayabilir miyiz? Kavramalı mıyız? Tek bilgi kaynağı akıl mıdır? Belki henüz felsefi yetkinliğim bu tartışmayı yürütecek düzeyde olmayabilir ancak kitabı okuyup düşünmekten çok keyif aldım.
“Kafanız hedeflerle hastalık ölçüsünde meşgulken, dünyadan sizi gıdıklamasını bekleyemezsiniz. Mesaiye yetişmek için koşan kalabalıklardan kaçı, havadaki esintinin uysalca yumuşayıp ince bir melteme dönüştüğünü fark edebilir?”🌸
Bir arkadaşım spinoza ile tanıştırdı beni. Daha da çok merak etmeye başladım Spinoza’yı. Devam edeceğim Spinoza’ya. Bence felsefe meraklıları Spinoza’yı bilmiyorsa hemen tanışsın derim.
Çetin Balanuye bu kitapta, temelde Spinoza'nın 'sevince dönüştürücü' gücünden faydalanabilmek için öncelikle Doğa/Tanrı anlayışını kavramak gerektiğini açıklıyor. Ancak bunu yaparken, kendi hayatından verdiği örneklerle süslenmiş öyle tatlı bir üslup kullanmış ki, kitap akıp gidiyor ve insan hiç bitmesin istiyor. Kitapta en çok dikkatimi çeken kısımlar, Balanuye'nin, Spinoza'nın özgür irade anlayışını anlattığı kısımlardı. Buna göre, insan da diğer tüm varlıklar gibi özgür değildir ve onda da irade diye bir şeyden söz edilemez. Spinoza'ya göre insanın özgürlüğü etkileşimlerin farkına varmaktan geçer. Bu etkileşimler, etrafımızda her gün karşılaştığımız binlerce farklı 'birey'i kapsar. Bir başka deyişle, insan tam da çepeçevre belirlendiğini kavradığı ölçüde özgürdür. Balanuye bunu şöyle örnekler: "Eğer aramızdan biri yüksekte bir yerde durup kollarını kanatmış gibi aşağı yukarı sallayarak uçmayı arzuluyor ve bunu başaramıyorsa ona verilecek yegane özgürlük, uçmasının imkansız olduğu bilgisini kavramasını sağlamaktır."
Bu kitap, benim için bir kapı araladı. O kapıdan geçip bir yerlere varmayı hedefliyorum. Bu yolda bazı şeyleri daha da netleştirmek için yazarın bir diğer Spinoza konulu kitabı olan "Spinoza: Bir Hakikat İfadesi" kitabını da okuyacağım. Hem okuması keyif veren hem de düşündüren bir kitap arayışındaysanız bu kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Bazı temel meselelere bakışınızı değiştirebilir, hatta belki 'sevince dönüşmenize' de yardımcı olabilir :)
Kitaptan birkaç alıntı:
"Sonlu olduğunu bilen tek varlık insan mıdır, bilemiyoruz; ama sonlu olmak fikriyle arası en kötü varlığın insan olduğundan kuşku duymayız. Basitçe, ölmek, yok olmak, doğaya karışmak düşüncesiyle baş edemiyoruz."
"En azından sandığımız kadar kendi seçimlerimizin patronu olmadığımız hakikatiyle yüzleşmek, Spinozacı bir sevinçle tanışmanın ilk adımlarından biri olabilir. Sizi çileden çıkaran insanlara bir de bu gözle bakmayı denerseniz çoğu bağışlanamaz görünen, hesapçı, bencil ya da saldırgan daveanışların ardında ne yaptığını bilen fesat ustaları değil, kendisini etkilenişlerin insafına bırakmış sıradan zayıflar görmeye başlarsınız."
Çok keyif alarak okuduğum bir felsefe kitabıydı. Bunda içeriğin ilgi çekiciliği kadar, yazarın dil kullanımının yalınlığı ve akıcılığının yadsınamaz bir etkisi var. “Etkin bir güce dönüşmek, bir bakıma, var kalma çabamızı çeşitlendirerek güçlendirme yaklaşımını fark etmemize bağlıdır” “Yaşam bir anlamda var olma çabasını çeşitlendirme yatırımı sayılabilir” “Bir toplumsal bütünü birbirine bağlayan sözleşmenin hangi söylem gruplarının çabasıyla daha iyiye evrileceğine karar vermek...devletin işi olamaz”
Çetin Balanuye'nin bu kitabı Spinoza'nın fikirleriyle tanışmak için oldukça iyi bir başlangıç kitabı. Spinoza'nın düşünce sisteminin temel öğelerini bu kitapta öğrenip bir sonraki Spinoza tartışmasını daha iyi anlamak mümkün. Her ne kadar bu açıdan faydalı bir kitap olsa da Sevinci Çoğaltma tartışmasında çok da ikna edici argümanlar sunduğunu hissetmedim. Yani iyi bir Spinoza anlatıcısı ve iyi bir felsefeci olsa da Balanuye'nin bu kitapta iyi felsefe yapabildiğini düşünmüyorum.
Yoğun bir dönemde olduğum için başlamaya korkmuştum ancak çok akıcı bir eserdi. Spinoza’ya hatta felsefeye başlangıç olarak baz alınacak bir kitap. Orhan Pamuk’un dediği gibi, “bir kitap okudum, hayatım değişti.”
Ethica'yı lisedeyken okumak çok yorardı. Öyle ki, dönüp geriye baktığımda Ethica'nın afektlerinin başka okumalara da sindiğini görüyorum. Bu kitabın ağırlıklı olarak Ethica'yı açması önceki deneyimlerimi de içselleştirmemi sağladı. Bir iki kopukluk dışında ikinci güne sarkmayacak kadar da akıcıydı. Balanuye'nin sohbet kıvamında yazmasını, yer yer aksiliklerden söz etmesini samimi buldum. Bestseller olma şeyinin bazı hallerini seviyorum. İsim vermeyeyim ama Spinoza'yı reçete sunarcasına dile dolamış prof.la Spinoza konuşmak daha zor. Spinoza gündelik pratiklere renk katma bakımından da yarar sağlıyor. Biri bu barışıklığı "nitelikli olağanlık" olarak adlandırmıştı mesela. Pek yerinde ve uzatmadan.
Spinoza felsefesini bu kadar yalın bir dille anlatması harika.Ayrica yaşamı olusturan tüm unsurlarin birbirine olan etkisini anlamak ve bu durumu hüzün yerine neşeyle karşilayabilmeyi öğrenmek için eşsiz.
Filozof olan hocamız bir Spinoza emekçisi, zor konuları günlük örneklerle rahat ve samimi anlatıyor. Bana öyle geliyor ki Spinoza felsefesine göre hayatı anlamak ve yorumlamakta oldukça seviye kat etmiş. Spinoza meraklısı iseniz okunası bir kitap.
Kitap, Spinoza felsefesine, ana temaları gerçek hayattan samimi, kişisel deneyimlerle örnekleyerek çok güzel bir giriş sunuyor. Ancak, az biraz Spinoza okuması yapmış okuyucuların, bu ilk okumalar sonucu ortaya çıkması kanımca kaçınılmaz olan, oldukça tipik olduğunu düşündüğüm sorularına doyurucu yanıtlar vermekte aynı derecede başarılı olamıyor. Bu soruların tipik olacağını söylemekle ne kastettiğimi, en bariz örnekle açıklayayım:
Her türlü erekselliği ve özgür istemci kurtulmamız gereken yerleşik birer “varsayım” olarak sunarsanız, bundan, geç kapitalizm çağında, zaten büyük olan önemi kanımca daha da artmış olan radikal politika, özgür olmayan emekçilerin aleyhine bir zarar almadan nasıl çıkar?. Öyle ya, eğer evrenin / yaşamın hiçbir özsel ereği yoksa, bizler kendi iradesi olmayan, nedensellik ipleriyle eli kolu bağlanmış kuklalarsak, eğer hiçbir şeyi değiştiremeyeceksek, varoluşun hiçbir amacı yolsa daha iyi bir Dünya için planlar yapmanın, bu yolda çaba sarfetmenin bir anlamı kalır mı? Spinoza felsefesenin bu sonucu varacak kadar basit olmadığnı sezebiliyorum ama işte yazarımız , her türlü ereksellikten sıyrılmamız gerektiği talebinin hangi açılardan post-modernizmin “büyük anlatıların sonu”nu ilanından farklı olduğunu göstererek bu sezginin bilinç düzeyine çıkarılmasında pek yardımcı olamıyor ve soru ilk ortaya çıktığı haliyle zihinlerde yanıtlanmamış olarak kalmaya devam ediyor, ve böylece kitap , herhangi bir toplumsal projeksiyonu olmayan kişisel gelişim kitaplarının çok da uzağına düşemiyor.
Diego Tatian’dan alıntılandığı gibi “Spinozacı önerme” , eğer sadece hayattan haz almayı öğretmeye yönelikse, pek fazla kişiyi heyacanladırabileceğini söylemek zor, zira bu konuda çok daha kolay, best-seller kitaplar var
Egemen kapitalist ideoloji bu değil mi zaten? Zizek’in belirttiği gibi toplumsal normların denetleyicisi / sesi olarak “Büyük Öteki” bile bize, hazlardan taviz vermemizi değil bilakis her türlüsünün peşinden koşmamızı, sürekli yenilerini icat etmemizi buyuruyor. Geç kapitalizm evresinde birey artık yasak hazlara teslim olarak günahın boyunduruğuna girdiği için suçluluk duymuyor, yeterince zevk peşinde koşmadığı için suçlanıyor, zira beden ve zevkleri iktidarın kolay bir manipülasyon aracı haline getirilmiş gibi görünüyor ; pornografik içerik sunan sosyal medyalara hali hazırda yüklenmiş videoların tamamının seyretmenin günde 24 saat izlemeyle bile birkaç yüzyıl süreceği söyleniyor.
Kanımca felsefenenin misyonu konusunda Zizek’in konumu daha güncel ve tutarlı ; “Nasıl yaşamanız gerektiğini, kendinizi nasıl mutlu edeceğinizi anlatan kitaplardan iğreniyorum. Felsefenin bu düzeyde sizin için iyi haberleri yoktur. Felsefenin birinci görevi ne tür bir b*ka batmış olduğunuzu anlamanızı sağlamaktır” . Zizek’in bu görüşü Nietzsche’nin, baktığınızda onun da size baktığı uçurumla kastettiği varoluşun dehşetiyle yüzleşmemiş gerektiğinin bir başka ifadesi belki.
İşte bu noktada Spinoza felsefesinin doğurduğu bir diğer soru, varoluşu “nedenleriyle anlamanın” neden sevinç doğuracağı sorusu akla geliyor
*** “Spinoza’nın sözünü ettiği bu tür bir sevginin, popüler kendine yardım kitaplarında örneklerine sıkça rastlanan “hayattaki her şeye sevgiyle yaklaşın” benzeri tavsiyelerle hiçbir ilişkisi yoktur; burada sözü edilen, daha çok, olmakta olan her şeyin neden öyle olduğunu anladıkça, et kilerle yetinmeyip o etkileri doğuran nedenleri kavradıkça ortaya çıkması beklenen dingin bir sevgidir....” ***
Olmakta olanın neden öyle olduğunu anlamak niye sevinç doğrumak zorunda? Hemen akla gelen “Kanseri nedenleriyle anlamam sevinç doğurur mu” türü demagojik soruların ötesinde, bütün nedenleri bilmenin olanaklı olsa dahi çok da istenilen bir yetenek olmadığını ileri süren güçlü felsefi görüşler de var. Zizek’in alıntılamayı çok sevdiği bir pasajda Kant, eğer noumenon’da ne olup bittiğini bilseydik, yani Spinozacı terminoloji ile nedenlerin “upuygun” bir kavrayışına sahip olsaydık, nasıl bir durumla karşılaşacağımızı kanımca yerinde bir kaygı ile dile getiriyor ve bu durumda inandırıcu mimikleri olan ama cansız kuklara döneceğimizi söylüyor;
Belki de insani iletişim belli bir düzeyde yanlış anlamalara, nevrotik çarpıtmalara, bilinç altının deformastonlarına maruz kalmak zorunda. Dilsel varlıklar olduğumuz için ve dil ile temsil ettiği gerçeklik arasında tam bir karşılıklık olamayacağı için, kavrayışımız her zaman eksik, her zaman yanılsamalı olmak zorunda değil mi, her zaman temsile gelmeyen bir “artık” (remainder) kalmayacak mı?
Nedenlerle kavradığımızda Sevinç duyacağımız iddiası, psikolojik açıdan da bir zorunluluktan gibi görünmüyor bana. Farklı tarihe sahip insanlarda gayet de farklı duygulanışlar yaratabilir. Zorba karakterine karşı her türden zevke kolayca ulaşabiliyor olsa da yaşam yorgunu hem zeki hem çekici blasé denen türden bireyler yok mu, edebiyatta Byronic denen karakterler; Dostoyevski’nin Stavrogin’i, Lermantov’un Pechorin’i gibi, -bir nüansla- Gonçarov’un Oblamov’u.. Kimileri için bir mitte satir Silenus’un söylediği gibi: “en büyük lütuf hiç doğmamış olmaktır, ikinci en büyük lütuf genç ölmektir” Sonra Doğu mistik geleneklerinde varoluşun yükünden kurtulmak, samsara döngüsünden çıkıp Boşluğa, hiçliğe geri dönmek ulaşılabilecek en yüksek “iyi” değil midir? Soğuk, mekanik Neden-sonuç zincirine upuygun kavrayışına varmak, sevinç kadar melankoli, ya da nihilism de doğurabilir.
Bırakalım sevinç duymayı, çıplak / saf hayatı çok yakından gözlemlediğimizde (öznel kurgulardan bağımsız nesnel gerçekliği içinde kavradığımızda) genellikle duyulan sevinç değil bir tiksinti değil midir? Zizek bunu uzak mesafeden arzumuzun nesnesi olan eşimizin erotik bölgelerinin çok yaklaştığımızda biyolojik yağ, kas dokusu olarak bütün çekiciliğini kaybetmesi ve yerini bir iğrenme duygusuna bırakması ile örneklendirir. Arzumuz, çıplak gerçekliğe belli bir mesafeyi, psikolojik, öznel bir müdahaleyi , çarpıtmayı, belli bir fantazi kurgusu içine yerleştirmeyi gerektiriyor gibidir, gerçekliğe çok yaklaştığımızda arzu da kayboluyor gibi sanki. Dolasıyla arzumuz, çıplak, saf gerçeklikle doğrudan yüzleşmektense, araya bir fantazi kurgusu, bir yanılsama, bir yalan koyma eğiliminde gibidir. Zizek Çıplak hayat karşısında duyduğumuz tiksintinin “Alien” filmindeki yaratıkla sembolize edildiğini düşünür:
Zizek, Alien filmi bağlamında konumuzla direk bağlantılı kanımca çok daha önemli bir yorumda bulunur, filmin anti-kapitalist olduğunu ancak bu yönünün ilk akla gelen noktadan farklı bir yerde ortaya çıktığını savunur;
The point here is not to play the card of the superficial and simplistic "metaphorical meaning" (the vampiric alien monsters "really mean" Capital ...), but to conceive the link at the metonymic level: how Capital parasitizes on and exploits the pure drive of Life. Pure Life is a category of capitalism.
Son cümlenin çok önemli olduğunu ve kitapta bize aktarıldığı şekliyle Spinoza’nun konumuyla taban tabana zıt olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki pasajda geçen “Pure Life” bende Spinoza’nın monist, insandan bağımsız, tek tözünü çağrıştırıyor. İşte bu noktada ilk Spinoza okumalarının ortaya çıkardığı bir başka açık soruya geliyoruz, öznellikten arınmış “Pure Life”, katılsız maddi süreçler, kapitalist manipulatif bio-politikanın konusu değil midir?
Kapitalizm belki de ilk zamanlarından bu yana kendini mutlaklaştırma, evrenselleştirme , doğallaştırma çabasında olmuş; bilimi, materyalizmi hegemonize ederek her türlü eleştirinin üstünde yeralmaya çalışmıştır. Bir örnek vermek gerekirse; neo-liberal iktisat okulunun (Friedman, Hayek) kapitalist iktisat modelini matematikselleştirmesi, mutlaklaştırması, insan tercihlerinin ötesinde kendi “doğal” yasalarının olduğu iddiasını küresel ölçekte yerleştirmesi: Aslında toplumun kısmen olumsal süreçleriyle kurulmuş, başka türlü de kurulabilecek bir yapı böylece evrenselleştirilir, doğallaştırılır kişilerin tercihlerinden bağımsızlaştırılır. Kitapta “insan merkezli düşünmekten vazgeçmek” şeklinde formüle edilen öneriye benzemiyor mu? Bu manipülasyon o kadar başarılı olmuştur ki, Zizek’in sık alıntıladığı bir pasajda Frederic Jameson’un dediği gibi “Bugün insanlar için kapitalizmin sonunu hayal etmek, bütün insanlığın sonun geldiğini hayal etmekten daha zor”
Antonio Damasio’nun “Descartes’ın Yanılgısı” okuyunca, kapitalist akademinin Özgür İstenç ve Öznellik kavramından hiç hazetmediğini düşünmeye başladım. Ucuz bir Komplo teorisi yazmak istemiyorum ama özgür istencin dışlanması, ezilen sınıfların insiyatif alma iradelerini beyhude bir çaba olarak göstermekte aracı olabileceği hiç de uzak bir olasılık gibi durmuyor, zira biliyoruz ki, radikal özgürleşme politikaları, özgür istenci olan bir failliği öngerektirir.
Eskiden, Deleuze etkisiyle, kartezyen kapalı özneye karşı, her türlü açık, ilişkisel, kollektif öznellik anlayışını devrimci kabul ederdim ama tarih son yıllarda çok hızlı ve çok yoğun mu aktı bilemiyorum ama yapay zeka, Elon Musk’un Neuralink gibi çılgın projelerinin etksiyle midir nedir, bir “matrix” içinde artık birbirine direk bağlı, kollektif, dağılmış, ağsal öznellik anlayışının devrimci değil köleleştirici olduğunu düşünmeye başladım, zira toptan kontrole, subliminal manipulasyona çok daha açık, tıpkı günümüz sosyal medyası gibi. Spinoza’nın madde-tin, zihin-beden monizmi, bildiğimiz şekliyle insan tinselliğinin, elektronik devrelerin maddiliği ile birleştiği, dijital matrix için çok daha uygun bir felsefi gerekçelendirme sunuyor gibi.
Conatus kavramını, belli bir minimal öznellikten bağımsız olarak, salt maddi bir süreç olarak düşünmeyi başaramıyorum. Kavram, her türlü modusun varolmaya devam etme, varoluşta kalma çabası olarak tanımlanıyor. Kitapta geçen “çamur topağında” conatusu görmekte zorlanıyorum. Böyle bir yaklaşım, olumsuzlanan insan merkezli düşünmenin, başka bir kavramda yeniden belirmesi olarak görünüyor bana. Bacadan geri giren başka bir kavram daha.
Tamamen kör, soğuk nedensellik zincirine tabii, maddi varlıklar, cansız moduslar, ilk anda kulağa, doğal olarak bir zihne, istence, kısacası bir öznelliğe atfettiğimiz iradi bir istek, bir arzu gibi gelen conatus’a nasıl sahip olur? Bu afaroz edilen insan merkezli düşünmenin, insana ait nitelikleri cansız varlıklara yakıştırma şeklinde geri dönmesi değil mi?
SPİNOZACI GÜÇ KAVRAMIN, BİLDİK DESPOTİK / FAŞİZAN GÜÇ KAVRAMINDAN, BURJUVA KARİYERİZMİNDEN FARKI NE?
Aynı soru Nietzsche felsefesi için de sorulabilirdi. Nietzsche felsefesinin Naziler tarafından istismar edildiğini hepimiz biliyoruz.
“ “(…), gücüm yeterse sivrisineği derime yapıştıracak şaplağı vurmaya hakkım vardır. Bu hak, insan olduğum için değil, varlıklar ara sında sıradan bir varlık (modus) olmamdan ötürüdür. Ne fazla ne de eksik!”
Bariz soru: Peki, gücüm yetiyorsa işimi elimden alıyor diye algıladığım mülteciye de yumruğu indirme hakkım var mıdır? Uzun bir kuyrukta beklemeden en ön sıraya geçme hakkım var mıdır? Eşimi dövebilir miyim?
Kuşkusuz arada bir fark var ama işte bu fark yeterince belirtilmiyor. Bir başka örnek:
“ hasta annemiz, diyelim bir de Nobel ödüllü bir yazarsa, o artık var-kalma çabasını sağlıklı günlerinde başkaca biçimlerde de çeşitlemiş, güçlendirmiş, adeta biriktirmiş bir varlık olarak bitkisel hayattaki varlık olmuş olacaktır” (dolayısıyla bitkisel hayatta bile kendine bakacakları bulacaktır.
Nobel almış olmak gibi çok olumlu olarak algılanan saygıdeğer bir başarıyla biriktirilmiş güç olduğunda yadırgamıyoruz. Peki aynı uslamlamayı, iş hayatında rakiplerini ezerek, önüne çıkanı herkesi tepeleyerek, belki onbinlerce işçiyi işten atarak kariyerinde en yüksek noktalara gelmiş, acımasız bir işkadını olan bir annenin biriktirdiği güç için de yapabilir miyiz, ki bu tür bir güç nobel ödülü sahibi anneninkinden çok daha büyük olacaktır..
Spinozacı güç metafiziği, gezegendeki yaşamı bitirme noktasına gelmiş bildik, sonuç alındığı sürece her yolu mübah sayan kapitalist güç ilişkilerinden , kariyerist çatışmalardan hangi açılardan ayrışmaktadır, ya da ayrışmakta mıdır? Örneğin, yine tipik bir kişisel gelişim kitaplarından çıkmış gibi duran şu pasaja bakalım:
“Kimimizin kaderi çamur topuna, kimimizinki ise kaplumbağaya benziyorsa bunun sebebi var olma çabamızı çeşitleme yatırımımızla ilgilidir.” Yaşam, bir anlamda var olma çabasını çeşitlendirme yatırımı sayılabilir. Buna göre, yirmi yaşmda üç dil ve bir meslek öğrenmiş yüzme bilmeyen biri, aynı yaşta yalnızca bir meslek edinmiş yüzme bilmeyen birine oranla daha çeşitli bir var-kalma yatırımı yapmıştır. Yirmi yaşmda üç dil ve bir meslek edinmekle kalmamış, bir de yüzme öğrenmiş biri ise, ilk iki kişiye oranla var-kalma çabasını çok daha fazla çeşitlendirerek güçlendirmiştir. Bir başka deyişle, başkaca koşullar eşit olduğunda, bu üç kişiden üçüncüsünün etkin bir güce dönüşmek bakımından çok daha başarılı bir yatırımcı olduğu söylenebilir...”
Bu satırları kime aittir deselerdi , “Vahşi kapitalizmin ideologu Ayn Rand galiba” ya da “Büyük uluslararası bir korporasyonun HR slide’larından biri herhalde” diye yanıtlardım, radikal bir özgürleşme projesine esin kaynağı olacak bir kitaptan bir pasaj değil.
SONUÇ
Her ne kadar derinleşememiş olsam da, yıllardır Spinoza felsefesi ile ilgiliyim ve bu ilgi sonucu onun yeni bir radikal muhalefetin kaynaklarından bir olabileceği hissedebiliyorum ama öte yandan yukarıda açıkladığım nedenlerle tıpkı Stoa okulu, tıpkı Nietzsche felsefesi gibi egemen burjuva ideolojisine eklemlendirilebilecek yönleri olduğundan da kuşkulanmaya başladım.
Egemen çarpık kültüre hegemonize edilme riski, öznelliği , özgür istenci, insan merkezli düşünmeyi dışlaması sebebiyle Spinoza için de var gibi görünüyor bana. Zira geç kapitalizm bireyin hiçbir etkisi olmadığı, tamamen doğallaştırılmış, dışına çıkılması asla mümkün olmayan anti-hümanist, mekanik zorunlu bir süreç gibi işleyen bir Ekonomi modeline ihtiyaç duyuyor gibi. Bu yüzden her türden öznellik dışlanmalı Zira öznelliğe tolerans gösterirseniz, mutlaklaştırılmış sürecin eleştirilmesi de mümkün olacaktır.
Spinoza, hem söylendiği gibi sevimli, kolayca yakınlık duyulabilecek bir filozof. Ama yazarımızın aksine diğer Aydınlanma filozoflarından çok da uzak düşmüyor, özellikle bir konuda: Doğayı keşfetmeye yeni başlamış bir çocuğun sevinci.
Yüzlerce yıllık dogmatik bir toplumsal baskının ardından insanlar Doğanın sırlarını keşfetmeye başlıyor; ortaya çıkması kaçınılmaz olan çoşkuyu, “sevinci” tasavvur edebiliriz. Kitabın ana konusu olan “sevincin” kaynağı bence bu Aydınlanma döneminden kalma bir sevinç. Kanımca modası geçmiş görünmekte. Yeni buluşlarla, icatlara artık eskisi kadar şaşırmıyoruz. Doğanın Aydınlanma çağında olduğu denli bir gizemi yok, dolayısyla onun sırlarının keşfi sonucu duyulan sevinç ve iyimser bir kendine güven de kalmadı pek.Çağımızda Egemen duygulanış daha çok kayıtsızlık. Dolayısıyla doğanın sırlarının keşfi (nedenlerle kavramak) eski çağa uygun düşen bir duygulanış bence, zorunlu olarak her durumda çıkması bence gerekmiyor. Sınırlı koşullarda çıkabilir belki. Fizikçiler arasında yaygın olduğunu öğrendiğim şu “küresel inekler” şakasında olduğu gibi: Girişimci bir kadın , işlettiği mandıranın verimini arttırmak için yüzlerce fizikçinin çalıştığı yakındaki bir araştırma merkezine başvurur ve süt üretimini nasıl artırabileceğini sorar. Fizikçiler çalışır ve sonunda biri çıkar “Çözümü buldum ama vakum ortamında küresel inekler üzerinde çalışıyor”
Spinoza felsefesi de bana ancak sınırlı koşullarda bir sevinç felsefesi olabilir gibi geliyor; sadece küresel inekler, yani tuzu kuru elitler üzerinde. Günde 10 saat çalışan bir işçinin, ya da tam aksine zamanı bol ama formasyonu olmayan bir işşizin “hayatın sütüne dalması”/ küçük şeylerden haz alması mümkün görünmüyor..
Yazarın Spinoza konusundaki görüşlerine yönelik yukarıda belirttiğim noktalarda sadece kimi çekincelerim var. Ama bir görüşü var ki hiçbir şekilde katılmak mümkün değil; Doğa/Tanrı’nın adil olduğu ve istisnasız herkese sevince dönüşmesi, hayatın sütüne varması konusunda olabildiğince eşit davrandığı yargısı. İtirazı detaylandırmaya sanırım gerek yok, herkes yaşayarak hiç de böyle kozmik ölçekte bir adaletin olmadığını biliyordur. Bence bu yaklaşım da insan merkezli düşünmeye karşı çıkılmasına rağmen insan merkezli düşünmenin, insana ait yüklemlerin doğaya atfedilmesinin bir başka örneği. Hatta kovulan “aşkın Tanrı” konumun geri dönmesi gibi birşey, ona bir takım moral yüklemler yükleyerek . Doğa/Tanrı insanın kanını donduracak kadar soğuk ve kayıtsız değil midirinsanlık durumuna karşı. Ona bir adalet, hakkaniyet gibi beşeri yüklemleri iliştirmek bence olanaklı değil.
Spinoza felsefesi henüz bir bireysel bir felsefe gibi duruyor; ona toplumsal bir boyut kazandırmak ve radikal politika alanına eklemlemek için yazılması gereken daha çok kitap var galiba. Belki de yazarımızın diğer kitapları bu yönde. Onları da ilk fırsatta okuyalım o zaman.