Milliyetçi Cephe, Uzakdoğu’da bir liman, İzmir’de bir yetimhane, 12 Eylül’de bir darbe... Korkut, Sedat’ı arıyor. Savcı soruyor, birileri anlatıyor. Ferzan büyülüyor. Bıçak yarası. Mırıltılar, uğultular, itiraflar. Herkes çektiği acının kölesi. Kurtulmak, unutmaya çalışmak... Sır yok. Hepimiz insanız…
Mehmet Eroğlu, devrimci eylemcilerinin dünyasını anlatmayı sürdürüyor. Ağır yaralı, hüzünlü, öfkeli, ölmeye hazır, romantik kahramanlarının savaşını ve aşklarını ustalıkla resmediyor.
Yine de yapabileceğimiz, kurtarabileceğimiz bir şeyler olmalı. Yarım Kalan Yürüyüş, hayatın başka türlü aktığı bir koyuluğun romanı. Yirminci yüzyıl kurtarıcılara, şövalyelere muhtaç değil mi?
On sekiz yaşındayım ve kendimi küçümsüyorum. Hâlâ varoluşumu anlamlı kılacak, yaşamımı biyolojik bir zorunluluk olmaktan kurtaracak bir açıklama bulabilmiş değilim. Hayatın sırrı nedir?… Açıklamayı soruların ardında aramaktan bıktım.
Mehmet Eroğlu (born 2 October 1948) is a Turkish novelist. His most known work is Issızlığın Ortasında ("In the Midst of Isolation").
He was born on 2 August 1948 in İzmir. In 1971, he graduated from the Department of Civil Engineering at the Middle East Technical University. He then worked as a civil engineer at the Turkish General Directorate of State Hydraulic Works, the Tourism Bank and at a private company.
He shared the first award at the Milliyet Novel Contest (of the Milliyet news paper) in 1978 with Orhan Pamuk, with his novel Issızlığın Ortasında (In the Midst of Isolation).[2] He also collected the Madaralı Novel Award in 1985 with the same work and the Orhan Kemal Novel Award in 1985 with Geç Kalmış Ölü (The Delayed Dead), which was a continuation of the previous book. His work reflects various situations of humanity by creating anti-heroes, while also not concealing his political point of view.
Gerçekten sevdiğim bir yazarın beni bir nebze hayal kırıklığına uğratan kitabı. Belki de o yüzden elimde biraz süründü.
Konu kesinlikle ilgi çekici, özellikle suç ve ceza kavramlarıyla ilgilenen okuyucular beğenecektir. Dili zaten her zamanki Eroğlu kalitesinde. Ancak yaratılan Korkut karakterine aşık olup duran kadınlar beni o kadar cezbetmedi, bana o kadar abartılı geldi ki kitabın anlatmaya çalıştığı her şeyi alaşağı ettiğini düşünüyorum Ferzan, Lerzan, Maggie ve Aslı'nın. Kadınlar inanılmaz derecede tek boyutlu çizilmiş ve hepsinin Korkut'a aşık olması gerçekçi olmadığı gibi çok da saçma. Belki sadece Sedat'ın annesi ilgi çekici bir kadın karakter olarak sayılabilir.
Kitabın açılış cümlesi hatrına 3 yıldız veriyorum: " Sürekli bir eksiklik duygusu, zaman zaman akla gelen, uysal bir diş ağrısına benzeyen acı: Unutmak buydu".
"Sürekli bir eksiklik duygusu, zaman zaman akla gelen, uysal bir diş ağrısına benzeyen acı: Unutmak buydu. " diye etkili bir cümle başlıyor, Korkut Laçin'in öyküsü. Peki, gerçekten unutmuş muydu? Ne fayda! O, kötü bir geçmişi ağır bir kambur gibi sırtında taşıyan, yalnızlığı zırh misali yüreğine kuşanan bir kahraman. Kahramanlığının gerisinde ise hayattan ilk tekmeyi bir yuvaya bırakılarak yemiş, kimsesiz olmanın fırtınalarını yetimhanenin o soğuk taşları üstünde körpecik ruhunda hissetmiş bir insan sadece. Cesareti ise dillere destan; öyle ki ambalajlara kanan insanlara görüntüleri değil gerçeği anımsattığı için kimse onu sevemiyor. Yıllar sonra "Geçmiş hiç kaybolmayacağına inandığımız, ama her zaman yok olan bir serap." dese de yarım kalan yürüyüşünü bitirmek için geçmişini aramaya dönüyor. Aklında ise tek bir cümle var. "Gülmüşsün Türko, görmüşler." Vicdanını kemiren, kendini sürekli bir düşüş haline sokan o cümle...
Ben Mehmet Eroğlu'nun kitaplarını okurken edebi hazzın doruğa çıktığını hissediyorum. Su gibi akıyor sayfalar. Üç farklı üslup kullanıp bunun üstesinden ustaca geliyor. İnsan doğasının çelişkilerinde gezen mürekkebi ruhumuzun en kör, en karanlık yerlerine akıyor. Kitaplarında en sevdiğim yan ise karakterleri derinlemesine kurgulanması. Öyle ki, Korkut, kitap boyunca bana Raskolnikov'u hatırlattı ve o da benim için Raskolnikov kadar unutulmaz bir karakter oldu diyebilirim. Bana kalırsa, Mehmet Eroğlu'nun psikolojik tahlilleri Dostoyevski'yle yarışabilecek kadar güçlü; üç kitabından sonra bundan eminim. Ayrıca kitaba bağlı olarak aklıma gelen bir soruyu kitabın sayfaları boyunca derinlemesine düşünmeyi seviyorum ve Mehmet Eroğlu'nun yazım tarzı bana bunu çok iyi yaptırıyor. 'Yalnızlık gerçekten de özgürlük müdür?' Kitabın sayfaları boyunca kafamda dönüp duran soru bu oldu. Anladım ki, yalnızlık da aslıda yer kabuğu gibi katman katman, derine indikçe karanlık artıyor ve insan yalnızlığın o kopkoyu karanlığına bürünüyor ve yalnızlık, bir noktadan sonra benliği yavaş yavaş kemiren bir ura dönüşüyor.
Son sözüm, Mehmet Eroğlu gerçekten her kitapseverin tanışması gereken bir yazar. Es geçilmemeli.
Bir laboratuvar yangınından dolayı aranırken 1975’te yurtdışına kaçan Korkut Laçin, iki yıl sonra Uzak Doğu’da onu Portekizli bir gemicinin ölümünden sorumlu tutan arkadaşlarınca bıçaklanır ve Türkiye’ye iade edilir. Kitap, Korkut’un 6 yıl hapiste yattıktan sonra çocukluk arkadaşı Sedat Bender’i aramak için Çeşme’ye gelişi ile başlar ve 9 gün sonra bir hastane odasında sona erer. Roman “80 Adım” adıyla İstanbul Film Festivalinde ödül almış.
çocukluğunda yaptığı çılgınlıklarla nam kazanmış, aslında çirkin sayılabilecek ama görülmese de hissedilen bir güce sahip olan cesur ve acıya dayanıklı Korkut Laçin'in hikayesi. Hayatın sırrını arıyan, bir türlü geçmiştekileri unutamayan, herkesden kaçan, cesaret maskesinin arkasındaki yalniz adam..
"- Sürekli bir eksiklik duygusu, zaman zaman akla gelen, uysal bir diş ağrısına benzeyen acı: Unutmak buydu... - Acının dili yoktur. lnsan ya da hayvan, fark etmez; hepsi aynı biçimde bağırır. - Hala varoluşumu anlamlı kılacak, yaşamımı biyolojik bir zorunluluk olmaktan kurtaracak bir açıklama bulabilmiş değilim.Hayatın sırrı nedir? Böyle bir sır var mı? Açıklamayı soruların ardında aramaktan bıktım. - Bu kadar cesur ve acıya dayanıklı biri olabilir mi? Belki de cesaretindeki aşırılık yalnızlığının ölçüsüzlüğünden, duygularının ayrımlardan yoksun oluşundan kaynaklanıyordu. Geçmişi öyle acı vericiydi ki, cesaretini, anılarının beynine batışını unutturan bir uyuşturucu gibi kullanıyor ve bu nedenle hiçbir fiziksel acıyı algılayamıyordu ... "
“Varlığını ancak kurtarıcılıkla anlamlandıran romantik, şövalye ruhlu” bir kuşağın yazarı Mehmet Eroğlu’nun unutamadığım, efsanevi kahramanı Korkut Laçin’i yarattığı, ilk ve en az iki kere okuduğum romanıdır Yarım Kalan Yürüyüş.
Ölümsüz kahramanları ve yaptığı mükemmel analizlerin yanında betimlemeleri de onun ne kadar iyi bir yazar olduğunu kanıtlar nitelikte. Eroğlu okurken alınan hazzı başka pek az yazar verebilir.