Paperback. 12,50 / 20,50 cm. In Turkish. 184 p. Editör : Ruken Kiziler Sait Faik bu kez bir ay boyunca izledigi adliye mahkemelerindeki “tutuklularin” öykülerini yaziyor. Bu kisiler Sait Faik’in bildik evreninin bildik yü kimsesizler, yoksullar, issizler, balikçilar, oyun olsun diye hirsizlik yapan çocuklar... Ve öte yanda yarginin soguk yüzünü yansitmaktan uzak, iyicil yargiçlar çikar karsimiza. Suçlu olarak mahkemede bulunan çogu kisiyi, önce insan oldugunu animsatan ayrintilarla, onlarin önce bir ogul ya da bir baba oldugunu vurgulayarak anlatir Sait Faik. Aslinda ona göre ortada suç da yoktur, suçlu da. Okura da hepsini tahliye etmek düser... Seylan Çayi Hirsizlari *Modern Bir Kari Koca *Bursa’dan Cesur Bir Ihtiyar Geldi” *Iki Buçuk Liralik Bir Rüsvet *Bir Peri Masali mi? Ipekli Kumas Hirsizligi mi? *Üç Bayan Bir Bay *Koltuk Degnekli Adam *Pismanlik *Nüfus Tezkeresiz Adam *Sultan Mahmut Türbesi’nin Kursunlari *Altmis Liralik Bir Kadin Çantasi *Biçakla Oynanmaz *Yüze Yakin Basamak *Çamasir Ipleri ve Don Gömlek Hayaletleri *Üniversiteliler ve Bir Bayan *Artistler Turneye Çikarlarken *Bu Senenin Meshur Karakisi Cinayeti *Dayinin Ceketi *H. Sogukpinar *Yerli Iskoç Kumasindan Spor Ceket *100.000 Marsilya Kiremiti *Meryem Ana Kandili Ampülünün Kordonu *Davaciya Gö Muharebe *Baskalarinin Derdiyle Dertlenen Bayan *Mahkemeye Verilen Mektuplar Kimin? *Portakal Ezmelerinde Boya Var mi, Yok mu?
Sait Faik Abasıyanık (18 November 1906 - 11 May 1954) was one of the greatest Turkish writers of short stories and poetry. Born in Adapazarı, he was educated at the Istanbul Erkek Lisesi. He enrolled in the Turcology Department of Istanbul University in 1928, but under pressure from his father went to Switzerland to study economics in 1930. He left school and lived for three years in Grenoble, France - an experience which made a deep impact on his art and character. After returning to Turkey he taught Turkish in Halıcıoğlu Armenian School for Orphans, and tried to follow his father's wishes and go into business but was unsuccessful. He devoted his life to writing after 1934. He created a brand new language and brought new life to Turkish short story writing with his harsh but humanistic portrayals of labourers, fishermen, children, the unemployed, the poor. A major theme was always the sea and he spent most of his time in Burgaz Ada (one of the Princes' Islands in the Marmara Sea). He was an honorary member of the International Mark Twain Society of St. Louis, Missouri.
Sait Faik mostly published under the name Sait Faik, other pen names being Adalı ("Island dweller"), Sait Faik Adalı, and S. F..
There is an award for his name which is given every year on his death anniversary: Sait Faik Hikâye Armağanı
Sait Faik edebiyatımızın usta öykü yazarlarından biri olarak kabul edilir. Edebi kaleminin ustalığı şüphe götürmez. Ancak kendisinin öykü yazarı değil, gözlemlediği kişi ve olayları edebi dille nakleden bir tür muhabir olduğuna bu eserinde uyandım.
Bu "öykü"ler, Sait Faik'in bir süre Haber-Akşam Postası gazetesine adli muhabirlik yaptığı 1942 yılında kaleme aldığı yazılar aslında. Sait Faik olayların, kişilerin, "suç"u yaratan koşulların derinine inmeden, sadece mahkeme salonunda gözlediklerini yine edebiyatçı gözlemi ve kalemiyle neredeyse birebir aktarmakla yetiniyor. Mesela mahkeme salonundan çıkan bir hikayenin izini sürmüyor, o salonda sanık ve tanıkların ifadelerinden aktarılanla yetiniyor.
Bildik Sait Faik sadeliği diyebilirsiniz buna. "Bildik" çünkü, Sait Faik Burgaz Ada'daki yaşantısından gözlemledikleriyle oluşturduğu "öykü"lerin de büyük çoğunluğu da öz itibariyle aslında bir çeşit muhabirliğe benziyor. Sanki 1940larda, Burgaz Ada'nın bir balıkçı kahvesine oturmuşsunuz, ya da bu tarihlerde adanın balıkçılarından biriyle balığa çıkmışsınız gibi okursunuz bu öyküleri. Gözlediklerine çok az yorum katar Sait Faik. Tasvirleri, seçtiği kişilikler, öykülerine konu ettiği insani zaafiyet ve güçler onun yetenekli olduğu alan büyük ölçüde. Ama bu öyküler büyük ölçüde kurgu değildir. Kişiler, coğrafya, anlatılan olaylar gerçektir. O kadar gerçektir ki mesela Bedri Rahmi Eyüboğlu ile Sait Faik aynı dönem ayrı ayrı kaleme aldıkları öykülerinde aynı Burgaz Adalı, Sait Faik'in çok sevip de, Bedri Rahmi'ye de tanıştırdığı bir ustayı konu edinir.
Hayatının son demlerinde, kendisinden 25 yaş küçük Leyla Erbil'e sevdalanmıştır Sait Faik. Erbil, Sait Faik'in kendisiyle ilgili hayalini şöyle anlatır mesela: "evleniyoruz, güneye yerleşiyoruz, orada bir kahve açıyoruz, ben ocakta çalışıyorum, o da kahve dağıtıyor. geceleri ikimiz de kâğıda kaleme sarılıp o günün hikâyelerini yazıyoruz."
Sait Faik öykücülüğü gerçekten de bu aslında! Faik'in ustalığı konu seçiminde ve bu konuları yumuşacık, huzur veren bir müzik gibi, bizi çok da sarsıp rahatsız etmeden naifçe anlatıvermesinde. Bu da incelik, maharet isteyen bir iş kuşkusuz. Ama Sair Faik kurgu yazarı değil. Bütün öykü ve romanlarda yazarların öz-yaşam öykülerinden alınmış öğeler vardır elbette, fakat sanki Sait Faik hikayeleri neredeyse tamamen gözlemden oluşuyor. Adli muhabirlik deneyiminden çıkan yazılardan (öykü demek doğru mu, emin değilim) oluşan bu kitabı bende Sait Faik öyküleriyle ilgili bilip de adını bir türlü koyamadığım bu hususun zihnimde somutlaşmasına yol açtı. Anlattığı her bir davayı keşke bunları biraz daha hikayeleştirip derinleştirseydi hissiyle bitirdim.
Sait Faik gibi usta bir öykücünün kaleminden mahkeme kapısından ayak sürüyerek geçen insanların hikayelerini okumak çok güzeldi. Kitap 40'lı yıllarda Sait Faik'in Haber gazetesinde tefrika edilen "Mahkemelerde" başlıklı yazılarından oluşuyor. Sanırım bir ülkeyi tanımak istiyorsak mahkemelerine bakmaktan gayri bize daha iyi fikir verebilecek bir şey yok. Bu bakımdan dönemin sosyolojik yapısı, yaşayışına dair bilgi edinmek için de Sait Faik'in gözlemleri çok değerli. İşin özü şu ki bir ülke şuan ne ise geçmişinde de o..
ben sait faik'i hep çok sevmişimdir, naifliğini kaleminde hissedebilmek içime hep ferahlık vermiştir. Bu kitabinda da öyle güzel yazmış ki insan hem davalılara hem de davacılara aynı anda hak verirken buluyor kendini.
Bilhassa hukuk alanında okuyan kişilerin okumasında yarar var. Kitabın akıcılığı, okunurluğu konusunu umursamadan "Mahkeme Kapısı" hakkında şunu söylemek isterim: Devrin mahkeme salonlarına ışık tutan bir ayna.. Türk edebiyatında -ki Yeşilçam sineması dahil pek çok alanda- mahkeme olgusu figüranlıktan öteye gidememiş. Bu kitap okura; devrin sosyolojisini, fakirliği, Anadolu insanının kendine has katı ama saf yönünü ve pek çok davayı birebir mahkeme salonlarından aktarıyor. Okurken o yılları siz de yaşıyorsunuz.
Bu kitapta, Sait Faik, mahkemelerde izleyip gördüğü davaların kayıtlarını tutuyor. Yine içindeki o sonsuz insan sevgisini kaleminin ucundan kağıda aktararak, kavgaları, anlaşmazlıkları sanki yumuşatarak okuyucuya sunuyor. Kitapta, bir ay boyunca bu öykülerin yer aldığı Akşam Postası kupürlerinin yer alması harika olmuş. Böylelikle, o dönemde çıkan haberler, o dönemin dili ve buna bağlı olarak sosyal hayat anlayışı da okuyucunun önüne serilmiş.
7 Sait sokaklar, denizler, kahvehaneler-meyhaneler, dükkanları geçip mahkemelerde gezmeye başlamış. Ya da tüm hukukla ilgili öyküleri tek bir kitapta toplamışlar. Bay ve bayanların havada uçuştuğu, tabiki işin içinde o olunca büyük davalar değil de çoğu zaman adi suçlar işlemiş- insan hikayeleri vardı. Çok da espriliydi ama konuya odaklı olduğu için zaman zaman sıkabilecek bir kitap. Böylece, bütün öyküleri son buluyor.. güzel bir yolculuktu
Sait Faik biz hukukçuların pek yapamadığı naiflik ile görmüş vakaları. Büyük beklentilerle değil sakin, huzurlu bir köşede güzel zaman geçirmek için okunmalı.
Sait Faik Abasıyanık, 28 Nisan 1942 ile 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında, Haber-Akşam Postası isimli gazete adına adliye muhabirliği yapar. Ama ne muhabirlik. Türkiye'de eşine az rastlanır bir gazetecilik örneğidir bu. Gazetecilik ile edebiyatçılığı birbirine yakınlaştıran, Latin Amerika'da Gabo'nun (Gabriel García Márquez), ABD'de Truman Capote'un, Türkiye'de Yaşar Kemal'in muhteşem örneklerini sergilediği bir gazetecilik. Sait Faik'in hikayelerinde anlatmayı çok sevdiği insanlar var, emekçiler, balıkçılar, işsizler, sokak serserileri, kücük esnaflar, yaşlılar, gençler, kadınlar, sıra sıra mahkeme kürsüsünden ve Sait Faik'in satırları aracılığı ile gözümüzün önünden geçiyor. Kimi işlediği suçlarla, kimi itham edildiği fiillerle, kimi tanıklığıyla, kimi tüm mecburiyetiyle, kimi de amansız merakıyla orada. Davaların başı sonu önemli değil Sait Faik için, ne zaman yargılanmaya başlamışlar, kaç zamandır mevkuf, mapus bu insanlar, ya da daha kaç zaman içeride yatacak, tutuklu değilse de evinde yastığına kafasını koyunca daha ne kadar zaman dertlenecek, gam ile keder ile dolacak önemli değil. O mahkemenin bir kapısından girip, diğerinden çıkana kadar Sait Faik'in kalemi ile yaşam buluyor bu insanlar.
1. Seylan Çayı Hırsızları 2. Modern Bir Karı Koca 3. Bursa'dan Cesur Bir İhtiyar Geldi 4. 2,5 Liralık Bir Rüşvet 5. Bir Peri Masalı Mı, İpekli Kumaş Hırsızlığı Mı? 6. Üç Bayan Bir Bay 7. Koltuk Değnekli Adam 8. Pişmanlık 9. Nüfus Teskeresiz Adam 10. Sultan Mahmut Türbesinin Kurşunları 11. 60 Liralık Bir Kadın Çantası 12. Bıçakla Oynanmaz 13. Yüze Yakın Basamak 14. Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri 15. Üniversiteliler ve Bir Bayan 16. Artistler Turneye Çıkarken 17. Bu Senenin Meşhur Kara Kışı Cinayeti 18. Tayının Ceketi 19. H.Soğukpınar 20. Yerli İskoç Kumaşından Spor Ceket 21. Yüz Bin Marsilya Kiremiti 22. Meryem Ana Kandilinin Kordonu 23. Davacıya Göre Bir Muharebe 24. Başkalarının Derdiyle Dertlenen Bayan 25. Mahkemeye Verilen Mektuplar Kimin? 26. Portakal Ezmelerinde Boya Var mı, Yok mu?
Keşke Sait Faik mezarından senede bir ay uyansa ve mahkeme kapılarından gözlemlerini o muhteşem üslubu ile bize aktarsa ... Hayır adamı mezarından kaldırıp bir de bu yoz dünya ile yüzleştirip diğer aylarda ters döndürmek değil amacım. Sadece entelektüel bir merak 🤣 Çünkü o kadar keyifliydi ki vakaları okumak . Okurken gene bir döneme tanıklık etmek . Ohoooo demek bunlarda incir çekirdeğini doldurmayan mevzular mahkemeye kadar gider mi ? Her geçen çeyrek asırda yeniden yeniden yeniden yapılanan insanlık ve o insanlıktan geleceğe bir zaman makinası olsa afallayıp kör sağır dilsiz olacak geçmiş Bu kitap geçmişe özlemimi depreştirdi . Yaşamadığım bir dünyayı özledim .
Sait Faik adli muhabirlik yaparken tanık olduğu duruşmalardaki gözlemlerini hikayeleştirerek anlatmış. Staj yaparken haftanın belli günleri izlemek zorunda olduğum duruşmalarda, o gün konuşulan kısımlardan, dinlenen tanıklardan olayın bütününü,devamını,gerisini kafamda kurmaya çalıştığım eski zamanları anımsadım.
“Çocukluk güzel şey! Çocukluk arzuların, hayallerin, ümitlerin, fantezilerin, olmaz güzelliklerin memleketinde yaşar.Hüseyin daha küçük olsaydı ve daha küçük çocukların da hırsızlık yapması mümkün olsaydı, dokuz aylık yavrunun hakim huzurunda, ‘ne için çaldın?’ sualine, şöyle bir cevap vermesi mümkündü: "Gökteki ayı satın alacaktım.””
Günümüzle kıyaslandığında, 1940'ların suçları da suçluları da pek naif geldi. Tabi bu biraz Sait Faik'in ele aldığı dava seçimlerinden de kaynaklanmış olabilir. Zira şöyle diyor bir yerde: "Onun da davasına girmeye gönlüm razı olmadı." Velhasıl insanlığa ilişkin umudunuzu kaybetmeye başlarsanız Sait Faik okuyun. Sizi bir süre idare eder.
Ne zaman sait faik'in bir oglan cocugundan bahsettigini okusam aglamakli oluyorum. Ya hirsizlik yapip yakalaniyorlar, ya boylarindan buyuk bir sorumlulugu ustleniyorlar. Sahi su dunyada cocuklugundan henuz kurtulmus, erkekligin ne olduguna akli ermeyen bir insanin hayal kirikligindan daha uzucu bir sey var midir?