Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor. Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Adeta bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış. Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını çekmemiş…
Saba'nın öyküleri, şiirleri gibi içimize apayrı bir hüzün veriyor. Gençliğimizi, bütün mutlulukların yarım olduğunu, insanoğlunun yalnızlığından ne etse kurtulamayacağını, dünyamızın sevgiden, anlayıştan uzak bir dünya olduğunu söylüyor, daha doğrusu duyuruyor. Kitap boyunca buruk bir tat hayallerimizden ayrılmıyor. Ama bu, Saba'nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'ndeki hikâyelerini defalarca okumamıza engel değil. O hikâyelerdeki biricik kahramanın hepimizden bir şeyler taşıdığını anlıyoruz.
Yedi Meşaleciler Hareketi'nin kurucularındandır. Şair olarak ün kazanan edebiyatçı, küçük hikâye türünde de eserler verdi. 30 Mart 1910 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Binbaşı Osman Bey, Paris askeri ateşesi idi. Sekiz yaşında iken annesini kaybetti. Bu kaybın hüznünü hep hisseti ve eserlerine yansıttı. Ziya Osman, dokuz yaşında yatılı öğrenci olarak kaydedildiği Galatasaray Lisesi'nden 1931'de mezun oldu.
İlk şiiri 1927'de, lise öğrencisi iken Servet-i Fünun'da Ziya imzasıyla yayımlandı. Lisede bir yıl sınıfta kalınca bir alt sınıftaki Cahit Sıtkı ile tanışma fırsatı bulması, edebiyat dünyasında ender görülen bir dostluğun oluşmasını sağladı. Dostu Cahit Sıtkı'nın öğrencilik yıllarından itibaren kendisine yazdığı mektupları biraraya getirmesi ile ilk basımı 1957'de yapılan Ziya'ya Mektuplar adlı ünlü kitap oluşmuştur.
1928'de altı lise arkadaşı ile birlikte (Yaşar Nabi, Sabri Esat, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Kenan Hulusi) Yedi Meşale isimli ortak kitap yayımladılar. Ziya Osman, kitabın başarısı üzerine Yusuf Ziya'nın desteğiyle çıkarılan ve yayımı sekiz ay süren aynı isimdeki derginin kurucu yazarları arasında yer aldı. Ömrü boyunca topluluğun şiir anlayışına bağlı kalan tek Yedi Meşaleci oldu. Derginin kapanmasından sonra şiirlerini Milliyet ve İçtihat'ta yayımlattı. Varlık Dergisi'nin kurulmasından sonra ise metinlerini orada yayımlatmaya başladı.
Sinir hastası olan kuzenine aşık olan Ziya Osman, ailesinin itirazlarına rağmen liseyi bitirdiği yıl onunla evlendi. 12 yıl süren bu evlilik mutsuz ve karamsar olmasına yol açtı. Yüksek öğrenimini 1936'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı, aynı yıl İstanbul'da askerliğini yaptı.
Hukuk eğitimi sırasında bir yandan da Cumhuriyet Gazetesi muhasebe servisinde çalışan Ziya Osman Saba, çalışma hayatına 1938 yılında girdiği Emlak ve Eytam Bankası'nda uzun yıllar devam etti. 1943 yılında ilk eşinden ayrıldı. Aynı yıl, Yedi Meşale'den sonra ilk kitabı olan Sebil ve Güvercinler adlı kitabı yayımlandı. ABC Kitabevi'nin yayımladığı kitapta 66 şiiri yer almaktaydı. Ertesi yıl, çalıştığı bankada tanıştığı Rezzan Hanım ile evlenerek yavaş yavaş karamsarlığından kurtuldu. Bu evlilikten Orhan ve Osman isimli iki oğlu oldu.
Ziya Osman Saba, bankası tarafından Ankara'ya tayin edilmesi üzerine bir süre bu kentte yaşadıysa da İstanbul özlemi nedeniyle 1945 yılında bankadaki görevinden ayrıldı. İstanbul'da Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi'nde tashih şefi (düzeltmen) olarak çalıştı. 1947'de ikinci kitabı Geçen Zaman yayımlandı. Varlık Yayınları tarafından basılan bu kitap, şairin "Sebil ve Güvercinler" kitabındaki şiirlerle 1943-1946 arasında yazdığı şiirlerin biraraya getirilmesinden oluşuyordu. 1950'de geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle bu işi de bırakmak zorunda kalan Saba, yaşamının geri kalanında arkadaşı Yaşar Nabi'nin sahibi olduğu Varlık Yayınları'nın kitaplarını evinde basıma hazırlayarak geçimini sağladı.
İlk hikâye kitabı Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi 1952'de yayımlandı. 29 Ocak 1957 günü İstanbul'da bir kalp krizi sonucu Kadıköy'deki evinde hayatını kaybeden şairin Nefes Almak adlı şiir kitabı ile Değişen İstanbul adlı hikâye kitabı ölümünden sonra basıldı.
Eyüp Sultan'daki aile mezarına defnedilmiştir; ancak mezar bugün kayıptır.
Selim İleri'nin deyişiyle "sonsuz duyarlıklar ustası" şair ve hikayeci; edebiyat çevresindeki dostlarının hep temiz yürekli, iyi, mütevazı gibi sıfatlarla andığı, kendi gibi iyi bir insan olarak bilinen şair Cahit Sıtkı Tarancı'nın en yakın arkadaşı Ziya Osman Saba'nın hikayeleri var bu kitapta.
Her hikayede yazardan bir parça var çünkü yazar kendisinden yola çıkmış yazdıklarında. Örneğin; kıraat dersinde okunan parçada Ziya kelimesi geçince mutlu olan bir öğrenci var. "Bıraktığım İstanbul" yazarın kısa Ankara macerasında duyduğu sıla özlemini edebiyatçı dostlarına da selam göndererek büyük bir incelikle anlattığı bir hikaye. Cahit ve Yaşar Nabi isimlerini sıkça görüyoruz.
Her ne kadar hikaye olarak kategorilendirilse de metinlerin çoğunu anı türüne sokmak da mümkün. Yine de kurmaca kendini hissettiriyor. Özellikle Ziya Osman Saba'nın uzun cümlelerden oluşan lirik, coşkulu, etkileyici anlatım dili edebiyat kelimesinin hakkını sonuna kadar veriyor. Bunun yanında ikinci tekil şahısla yazılmış bir hikayeyi de ilk defa okudum sanırım.
Okumak başlıklı metinde okuma serüvenimizin yazarla ne kadar benzer olduğunu görüp sevindim. Sanırım çoğu kitap sever benzer yollardan geçmiştir.
Çok sevdim gerçekten. Bundan sonra kolay kolay öykü kitabı beğenmem. Ayrıca yazarın da içinde bulunduğu Yedi Meşaleciler topluluğundaki edebiyatçıların eserlerini okumaya özen göstereceğim.
ya arkadaşlar yorum yazmayınca neden bu kadar beğeni geliyor? uzun yazınca beğeni gelmiyor, ama hiç yazmayınca beğeni geliyor :) bu eser için okurken uzun notlar aldım, yazacağım bir sürü şey vardı yazmadım, kasten yazmadım, bakalım ne olacak diye.
"... Bu kadar önemsiz şeyleri niçin kağıda geçirmeye çalışıyorum? Sadece kaybolmuş İstanbul'uma karşı, o da kendime göre bir vazifeyi yerine getirmek için galiba" Ziya Osman Saba, bana göre öyküden ziyade muhteşem bir hatıra kitabı olan Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nde bu satırı yazmış. İnce ruhlu, nazik bir şairden çocukluğunun ve 1940'lı, 1950'li yılların İstanbul'unu okumak çok büyük bir keyif. İçini de açıyor Saba bize. Sevgiyle büyüdüğünü, çok küçük yaşta annesiz kalmanın getirdiği hüznü, babayla geçirilen haftasonlarını, kışın vakit geçirilen Beyoğlu sinemalarını, Bomonti'de bira yanında getirilen kaşar peynirini, yazın gidilen Florya sahilini, Fenerbahçe yürüyüşlerini, Anneannenin şefkatli ellerini ve onunla gidilen misafirlikleri, kutlanılan bayramları, Galatasaray Lisesi anılarını Cahit Sıtkı ile olan arkadaşlığını okumalara doyamadım. Tertemiz Türkçesinin, sıcacık anlatımının ve şair ruhlu olmasının bunda etkisi çok muhakkak. İyi ki okumuşum.
Not: Beyoğlu'nda yürürken bir meyhaneden Sait Faik'in ona seslendiğini yazıyor. Ah ne an ama...
Behçet Necatigil'in deyimiyle "Yedi Meşaleciler'in şiire en sadık şairi"dir. Şiirlerindeki duyarlı duruşun, huzur buluşun yansımalarını anı-öykü formundaki bu kitabında da görüyoruz.
"Özel bir duyarlılıkla titreyen kalemi" hep iyiliği, güzelliği, umudu anlatır bizlere. Zor zamanları aşmaya çalıştığımız şu günlerde onu okudukça huzur bulurken eski İstanbul'un değerlerinin bir bir yok oluşuna da tanık olursunuz.
Bir şairin gözünden anılara bir pencere açmak isterseniz "O Mahalle" öyküsü ile esere başlayabilirsiniz.
Bu insanlar acaba gerçekten İstanbul'u değil de İstanbul tuvalinde aldıkları alacalı renkleri, türlü maceraları vesilesiyle, kristalin içinde kırılıp da çokgen çokgen çoğalan kendi yansımalarını mı seviyorlar?
İstanbul aslında işin bahanesi mi? Aynaları çok seven dimağların üstü örtük nergisliği mi bütün bunlar? İstanbul'un bu halini unutmayın haykırışları kendi ölümlülüğünü hatırlamakla mı alakalı? Söz gelimi bir kıyıya çekilen şeritlere karşıtlık, güzellik ve çirkinliği ipe sapa gelir bir ayırabilme kabiliyetiyle değil de, arkaplandaki fiyonklar ve kurdelenin önündeki resim değişir korkusundan ötürü mü?
Tramvaylar, sinemalar, köşkler, vapurlar, değişen alfabenin içinde değişmeyen bir munislik. Samimi mi, belki samimi, ama yine de iyi ki ölmüş, yaşarken ne kadar mutluymuş, belki daha fazla yaşasa mutsuz olacaktı, o kadar mutluluğu sündüre sündüre seksen yıla yayamayacaktı, kırk yedi yıla ancak yetecek bir aküsü vardı saadetinin.
Benimle, Ağustos’un son günlerinden, Eylül’ün ilk günlerine geldi Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi. Her bir sayfası eskilerin; 1950’li yılların İstanbul’u kokuyordu. Sokaklar, dükkanlar, insanlar ve daha niceleri... Öyküden çok, Ziya Osman Saba’nın günlük yaşantısını okuyor gibiydim kitap boyunca. Hayatın içinden, eskilerde güzel bir gezintiye çıkaran, okuru dinlendiren bir yapıttı.
Hiç yaşamadığım geçmişe, neredeyse hiç yaşamadığım İstanbul'a özlem duymamı sağladı Ziya Osman Saba. Her öyküsü bu kadar mı içe dokunur, O Sınıf hikâyesini okurken neden ağladım bilmiyorum. Belki kendi okullarımı, sınıf arkadaşlarımı özledim. Belki de sadece erken yaşta yitip giden Cahit'in o sınıfın sıralarında ne kadar canlı olmasına. Bilmiyorum. Küçük yaşta babanın ikinci ailesi olduğunun fark edilmesi, o dünyaya hiç girememek... Evliliğin ilk yılları, sevgili olmanın heyecanı... Hepsini ne kadar doğal ne kadar da gönülden anlatmış bize Ziya Osman.
Ziya Osman Saba’nın hikâye kitabı (1952). Hayatının dönemlerine göre sıralanırsa şairin biyografisini kronolojik bir gelişim içinde bütünleyecek olan, hepsi de otobiyografik ve içtenlikle dolu bu hâtıra - hikâyeler, uzun cümleli kuruluşlan ve ayrıntılar üzerindeki ısrarlarıyla, nesrimizde Abdülhak Şinasi Hisar yolunun ve uslûbunun bir devamıdır.
Dinlediğim 2. Sesli kitap olan bu hikayeye hayran kaldım. Tasvirler bu kadar mı güzel olur, yalnızlık tanınmamışlık bu kadar mı iyi olur? Çevreye uyum sağlayamamak da cabadı.. Tüm duyguları kısacık hikayede toplamış...Kısacık hikayede Kalemine binlerce kez hayran kaldım...
Şair ve yazar Ziya Osman Saba'nın bu eserini okuduğunuzda adeta içiniz duygu sağnağıyla yıkanıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Hem hüznün hem de minik mutlulukların böyle iç içe geçtiği, böyle hayatı yansıtacak şekilde aktarılabildiği pek az eser var sanırım. Üstelik yazarın kendi ifadesinde de belirttiği gibi, "mutluluk"tan çok "mesut insanları, mesut olabilme halini" tasvir ettiği bu kitap neredeyse her sayfasında kendimizden, yakınlarımızdan bir şeyler bulabildiğimiz için bu kaddar gerçekçi bu kadar etkileyici belki de... Kitabı okuyup üzerine bir de Bütün Saadetler Mümkündür şiirini okursanız, yetmez aynı adlı filmi izleyip filmin müziğini uzuuun uzun dinlerseniz (BSM Film Müzikleri/Bütün Saadetler Mümkündür) siz de gayet mesut bir insan olabilirsiniz ^.^ Mutlu demiyorum bakın; mesut olursunuz, mest olursunuz...
"..çantasında kalmış az bir hakikat artık / insan kendine yanmış, eşyaya aşık.."
Lisede edebiyat dersinde hep ismini ezberlediğimiz fakat hiç okumadığımız, Ziya Osman Saba’nın çocukluk özlemini, anılarını, küçük mutluluklarını, en ince ayrıntısına kadar İstanbul’u anlattığı birbirinden güzel hikayelerin yer aldığı bu kitap okurken beni çoğu zaman gülümsetti. İlk bölümündeki hikayelerinin ikinci bölümdekilere göre daha etkileyici daha güzel olduğu bu kitabı, küçük mutluluklara tebessüm etmek isteyen, eski İstanbul’u yaşamak isteyen herkesin okumasını tavsiye ederim. Kitap bittiğinde kapağını bambaşka bir huzur ve tebessümle kapattım.
Geçmişi inatla hatırlayarak hafızada tutmak, onları hatırlayarak unutmamak… Mükemmel betimlemelerle örülmüş; herkesin mutlaka bir favorisini bulacağı hikâyelerden oluşan bir kitap. Bir diğer önemli not ise iyiliğin kitabı olması. Ziya Osman Saba’yla geç kalınmış bir tanışma belki; ama beni kendisine derin bir bağla bağlayan bu kitap, okuduğum duygu dolu betimlemeleriyle ve anlatımıyla kalbime ilmek ilmek işlediğim ilk kitabı oldu. Bekleyenletini çabuk bulsun. Devirlerde daim olsun canım Ziya Osman Saba ❤️
İlk 9 hikaye biraz sıkıcı gelmişti. Ama değişen İstanbul bölümündeki 8 hikayeyi çok beğendim. Ziya Osman'ın anneannesi ile gittiği misafirlikler, babası ile yaptığı yaz ve kış gezintileri, babasının hayatındaki yerini anlatan Babamın elbisesi hikayesi okunmaya değer...Yazarın hayatı, hayata bakış açısı hüzünlü bir şekilde bu hikayelerde kendini gösteriyor.
This entire review has been hidden because of spoilers.
mesut insanlar fotoğrafhanesi ve değişen istanbul olmak üzere iki kısımdan oluşan hikâyeler serisinin birinci kısmını daha çok beğendiğimi ve okurken daha çok yakınlık hissi verdiğini söylemeliyim. ikinci kısımdaki fazla yer betimlemeleri uzaklaştırdı sanırım beni, ilk kısmı gibi devam etmesini dilerdim.
bu kitaba bir türlü adapte olamadım açıkçası. kimi öyküleri evvelden biliyorum, selim ileri derlemelerinden vs. ama yarıya kadar geldim ve sıkıntıdan patladım. bir ay sonunda dün tekrar elime aldım ama, yok olmuyor. tekrar okuyacağımı sanmıyorum ama bir umut, belki denerim.