Halide Edib’in daha önceki romanlarını okumuş birisi olarak bu romanını diğerleri kadar başarılı bulmadığımı söyleyebilirim. Elbette, denebilir ki, her eser kendi içinde değerlendirilmelidir; zaten birbiriyle farklı dönemleri ve olayları anlatan romanları karşılaştırmak elmayla armudu karıştırmaya benzer... Ancak, bu roman her ne kadar “küçük Amerika” ve “her mahalleye bir milyoner” sloganlarının dolaştığı bir devri ilgi çekici ve o günle özdeşleşen bazı kavramlarla ve bunların çevresinde, değişen Türkiye toplumunda ortaya çıkan farklı karakter ve yönelimlerle can alıcı bir şekilde betimliyorsa da, romanın akışını ve akış hızını kendime göre biraz dengesiz bulduğumu söylemem gerekiyor. Nermin ve çevresiyle başlayan hikayeler dizisi, bir dizi yanıtsız soruyla birlikte romanın bir yerinden itibaren tamamen terk ediliyor. Eski devri temsil eden ve romana adını veren Âkile Hanım birdenbire ortadan kayboluyor ve bir daha görünmüyor. Bunun dışında, romanın son bölümünde ortaya çıkan Sadi Arslan’ın Serin Esen’e bir akşam yemeğinde bir anda aşık olması ve tabiri caizse 20 dakika içinde evlenme teklif etmesi kafamda pek olası ve akla yatan bir sahne canlandırmıyor; özellikle romanın bu kısımlarını haddim olmayarak “çocukça” bulduğumu söyleyebilirim.
Belki de Halide Edib’in kafasında zaten böyle birbirine eklemlenmiş ve kişiler bakımından belirli belirsiz ortak kümeleri olan bir olaylar dizisi anlatmak planı bulunmuş olabilir. Birbirinden biraz kopuk ama aynı zamanda o devrin İstanbul’unun farklı sosyal tabakalarına ışık tutan bir kurguyu amaçlamış olabileceği ihtimalini yadsımıyorum. Fakat, bir Sinekli Bakkal veya Ateşten Gömlek’te olduğu gibi, romanın sonunda bütün anlatının bütünsel bir biçimde çözümlendiği “sonuç sayfaları”, felsefi mesajlar yok. Olaylar sonradan birbiriyle birleşmiyor. Birleşmek zorunda değil elbette; biçim ve kurgunun kalıba girmesi gerektiğini savunduğum zannedilmesin. Ama roman, bir trene atlayıp bir yerden bir yere gitmek, ulaşmak hissine değil de, daha ziyade, bir istasyona gelip duran, farklı yönlere gidecek olan trenleri izlemeye benziyor. Okuyucuyu bir yargı vermek için gerçekten arada mı bırakmak istemiş veya bir mesajı var ama vermekte başarısız mı olmuş, bu soruyu kendi kendime yanıtlayamadım.
Bunlar dışında hoşuma giden bazı ayrıntılar da var. Bunların başında Halide Edib’in “Rock’n Roll” ve “Striptease” sözcüklerine bulduğu Türkçe karşılıklar. Bence önerileri kulağa gayet hoş geliyor ama nedense hiç benimsenmemiş. Diğerleri de hem İstanbul’u anlatırken kullandığı sözcükler hem de Nermin ve Sadi’nin ağzından yaptığı genelleme ve saptamalar. Her ne olursa olsun, 20. Yüzyıl Türk edebiyatının çok önemli bir kaleminden çıkmış bir roman, okunmasını tavsiye ederim.