Melankoli, birçok kuramsal çerçevede bir “hastalık”, bir “bozukluk”, bir “çöküş” olarak tanımlanagelmiştir. Oysa Eugenio Borgna’nın Melankoli adlı yapıtı, bu donmuş kategorileri sarsan, acının sessiz diline kulak veren, derinlikli ve insani bir metindir. Borgna için melankoli, yalnızca bir klinik olgu değil; bir düşünüş biçimi, bir dünya algısıdır: “Melankoli, insan ruhunun acıya, ayrılığa ve kayba verdiği sessiz bir cevaptır.”
Kitabın temel izleği, tıbbın nesnel ve ölçülebilir formlarından saparak öznelin, kırılganın ve belirsizin alanına yönelir. Borgna, “Melankoliyi anlamak, yalnızca semptomlara değil; kişinin zamanla, kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu bağlara da bakmaktır,” diyerek, klasik psikiyatrinin indirgemeci tutumuna eleştiri getirir. Onun bakışında, melankolik kişi bir ‘bozukluk’ taşımaz; bir çatlaktan sızan hakikatle baş başadır.
Melankoli, Borgna’ya göre zamanın ve mekânın bozulduğu, içsel kıyıların parçalandığı bir varoluş halidir. Şöyle der:
“Zaman artık geçmişe ait değildir; gelecek silinmiş, şimdi ise sanki donmuştur. Melankolide zaman, sonsuz bir duraksama halidir.”
Bu bağlamda, depresif belirtiler olarak tanımlanan durumlar, yalnızca semptom değil, kişinin dünyayla ilişkisinin yitimidir. Melankolide insan, zamanla, bedenle, dil ile olan bağını kaybeder — fakat bu bir yok oluş değil, çoğu zaman varlığın sınırlarına dokunma deneyimidir.
Borgna, yalnızca bir psikiyatrist değil, aynı zamanda bir edebiyatsever ve bir varoluş düşünürü olarak, metni boyunca Hölderlin, Rilke, Leopardi gibi şair ve yazarların satırlarına sık sık başvurur. Özellikle Hölderlin’in şu dizeleri onun düşüncesine yön verir gibidir:
“İnsan, düş kurarken bile acı çeker; çünkü düşler bile ona kaybettiğini hatırlatır.”
Bu alıntılar, melankolinin bir yalnızlık biçimi olduğu kadar, bir hafıza biçimi de olduğunu sezdirir.
Kitabın belki de en çarpıcı yönü, psikiyatrinin teknik diliyle değil, insanî sezgiyle yazılmış olmasıdır. Borgna, bir hastasını anlatırken şöyle der:
“Sözlerini anlayamıyordum, ama bakışlarındaki boşluk ve titreklik, bana onun kelimelerden daha fazla şey anlattığını hissettirdi.”
Bu ifadeyle, iletişimin yalnızca sözcüklerle değil, varlıkla kurulduğunu; melankolinin ise bu varoluşsal dilin kendisi olduğunu ima eder.
Borgna’nın düşüncesi, insan acısını bastırmak ya da yok etmek yerine, onunla bir diyalog kurmanın yollarını arar. Melankoliyi, “tedavi edilmesi gereken bir anormallik” olarak görmektense, bir ses olarak dinlemek gerektiğini vurgular:
“Melankoliyle savaşmak değil; onu anlamak gerekir. Çünkü o, insanın en derin benliğiyle kurduğu yegâne bağ olabilir.”
Sonuç olarak Melankoli, yalnızca psikiyatriye değil, insan ruhuna dair düşünsel bir çağrıdır. Eugenio Borgna’nın zarif ve duyarlı kalemi, melankoliyi bir “hastalık” değil, bir “olay” olarak kavrar. Kitap boyunca şu düşünce giderek berraklaşır:
“Melankoli, bir kapanma değil, bir açılmadır. Ama bu açılma, yalnızca acının içinden geçerek mümkündür.”