Tufandan Önce bir temel atma merasimi sürecini işliyor. Bu çerçevede kasabanın önde gelen tipleri, siyasîler ile birlikte maceraya iştirak ediyorlar. Yazarın her seviyeden okurun kolaylıkla algılayabildiği akıcı ve sıcak üslubu kitabı bir solukta okunur kılmaktadır. Tufandan Önce siyasî-bürokratik-teknik bir meseleyi ele almakla beraber, daha derinde insanların çeşitli eğilimlerine, arzu ve ihtiraslarına ironik bir tutumla yaklaşıyor, bir siyaset parodisi sergiliyor. Kutlu'nun bu eseri de ötekiler gibi kahramanı öne çıkaran bir anlayışı benimsemiyor; bireyden ziyade toplumu ele alıyor. Bu sebeple anlatılan süreçte pek çok hikâye kişisi ile karşılaşıyoruz. Kalabalık bir insan-karakter galerisi esere zenginlik katıyor ve bir atmosfer oluşturuyor. Kitap tek bir metinden oluşan uzun hikâye türündedir.
1947'de Erzincan'da doğdu. Erzincan Lisesi'ni (1963), Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi (1968). Tunceli ve İstanbul'da edebiyat öğretmenliği yaptı. Öğretmenlikten ayrılarak (1974) Dergâh Yayınları'nda idareci olarak çalışmaya başladı. Hareket ve Dergâh dergileriyle, Türk Dili Edebiyatı Ansiklopedisi'nin yayın faaliyetlerini yürüttü. Senaryolar yazdı. Televizyonda sohbet programları yaptı.
Mustafa Kutlu Eserleri Hikaye Ortadaki Adam (1970), Gönül İşi (1974), Yokuşa Akan Sular (1979), Yoksulluk İçimizde (1981), Ya Tahammül Ya Sefer (1983), Bu Böyledir (1990), Sır (1990), Arkakapak Yazıları (1995), Hüzün ve Tesadüf (1998) Uzun Hikâye (2000), Beyhude Ömrüm (2001), Mavi Kuş (Hikaye 2002).
Deneme: Akasya ve Mandolin (1999)
İnceleme Sabahattin Ali (1972) Sait Faik'in Hikaye Dünyası (1968)
Ne tesisi olduğu belli bile olmayan bir tesis açılışı en fazla ne kadar karışık olabilir derseniz cevabı bu kitap. Her şeyden ve herkesten bahsedilip olaya en son gelinen ve olay olduğu anda biten bir kitap 😅 Kutlu'dan hiç sıkılmıyor musun diyor arkadaşlarım. Hiç sıkılmıyorum ♥️
Kitaptan sevdiğim bir kaç alıntı: • Bir insanı tanımak, zor iştir. • Açıkcası Canan, br oyundu bu. Ve bizler bu oyunda rol kesiyoruz. Belki de bu sebeple bu kadar ciddiyiz. • O yeryüzüne fırlatılmış bir yalnızdı.
"kim kazana kim yiye, ahmak odur dünya için gam yiye" Mustafa Kutlu geç tanıştığım bir yazar .. öyle samimi bir dili var ki her kitabında okuyucuya duru bir anadolu insanıyla sohbet etmiş gibi hissettiriyor.. bu kitabi da okuduklarım arasında en iyisiydi.. siyaset dünyasını, bu dünyaya girebilmenin inceliklerini saf bir dille anlatmış.. hikayesinde yer verdiği karakterleri kısaca tanıtarak başlıyor kitap. Açıklamasın
Bir beldeye yapılması planlanan tesisin temel atma töreni. Bu töreni tertib edenlerin siyasî kavgaları ve ihtirasları. Hikayenin zâhiri yüzü böylece... Kitabın sahip olduğu akıcı ve fazla teferruata inmeyen dili, zihni yormadan mevzuları kavramamıza vesile oluyor. Dediğimiz gibi, bunlar görünen yüzü. Bir solukta kitabı okuyabilirsiniz.
Bir şehri, beldeyi, meydanı; çevreyi temsil eden semboller vardır. Bu semboller şehir halkının profilini resmeder. M. Kutlu'nun hikayesinde meydana yapılan tesis de temelinde ihtirâsı, şehevî arzuları, makam ve mansıb sevdasını ve menfaatleri bulunduruyor. Tesisin aslında bunlar sayesinde temeli atılıyor. “Sayesinde” dediğimiz –şey-lerden kıymetini siz anlayın. Şehrin özeti budur.
Kitabın isminin “Tufandan Önce” olması, okuru sürekli teyakkuzda bırakıyor. ‘Acaba tufanı hak edecek neler yapıyorlar’ diye okumaya başlamazsanız, hikayenin akışına kendinizi kaptırır, çıkarmanız gerekenleri çıkaramazsınız.
Sayfa 29'da bahsedilen "berber koltuğunda gevşerken, kuzu kuzu saklanan sırrı söyleme" hadisesini hikayenin bir özeti olarak gördüm. Her ferd kendi hırs ve arzularının koltuklarına oturduktan sonra “gassalın elindeki meyyit gibi” kendilerini ona teslim ediyor ve artık sadece "berberin" simgelediği hırsların yönlendirmesiyle hareket etmeye başlıyorlar. Başlıyoruz …
'Tufandan önce' demek size perspektif/ gözlük veriyor demiştik ya. Adeta âhiretten dünyadaki senaryoyu seyreder gibi oluyorsunuz. Onun için her diyalog manasız, boş geliyor, diyalogları ister istemez tenkid ederek okuyorsunuz. Yazar adeta monologlarla birlikte sizi bir dağın bir tepeciğine oturtuyor, yukarıdan "tufandan önce" acısıyla aşağıya bakıyorsunuz. Kur'ânî bir metod. Mustafa Kutlu bunu hep yaparmış. Kitabın 20.-30. sayfalarına geldikten sonra bende tefsirlere göz atmaya, Nuh kavminin karakteristik özelliklerini incelemeye koyuldum:
Nuh aleyhisselâm’ın oğlu Ken’an’ın ‘ben dağa çıkarım, o dağ beni sudan korur’ derken kafamda şimşekler çaktı...
-Saadet(sudan korunma) için mutlaka çok para, makam vb.(dağ) lazımdır. Halk arasında "parasız kimse gereksiz kimsedir" sözü yaygındır. Hikayede de bu minvalde bir çok söz geçiyor ki zaten hepimiz civarımızdan da biliyoruzdur...
Hatta oğlu Ken’anın daha bu sözü söyler söylemez, dağa çıkıp da kurtulamadan dalganın kendisini devirmesi; elde edilen malın kişiyi gaflet denizlerinde boğduğuna ve dahi dağa da çıkmaya fırsat bulamaması ömrü boyunca mal biriktirme uğruna imanı ve gereklerinin ardı sıra edildiğine bir misaldir. Çünkü Ken’an ne kurtarıcı gördüğü dağa çıkabilmiş ne de sudan kurtulabilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Kibriyanın; ‘Ey arz sen suyunu yut ve ey semâ! Sen de suyunu tut!’ diyerek insanın iradesinin bir hiç olduğunu göstermesi ise bizlere “tarihî şuur manifestosunu” kazandırmaktadır.