"Aşk ve Zafer, devrinde ‘Ümmü’l-Muharrirât (Yazarların annesi)’ ünvanını almış Halide Nusret’in en çarpıcı romanı. Milli Mücadele yıllarında İstanbul’da ve Urfa’da yaşanan bir aşkın romanı. Roman, Milli Mücadele’nin Anadolu’da ve İstanbul’da yaptığı değişimleri, Urfa’nın kültürel dünyasını, Halide Nusret’in bakış açısıyla sunuyor. Roman, Halide Nusret’in biyografisinden kuvvetli izler taşımasıyla ayrıca önem kazanıyor. Son olarak roman, Urfa’daki hayat etrafında kadın meselesine yaptığı vurguyla öne çıkıyor. "
Halide Nusret Zorlutuna (1901, İstanbul - 10 Haziran 1984, İstanbul), Türk şair, yazar, öğretmen. "Kadın yazarların annesi" olarak anılır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Anadolu'nun birçok yerinde öğretmenlik yaptı. Öğretmenlik yıllarında öğrencileriyle edindiği tecrübeleri “Benim Küçük Dostlarım ” adını verdiği kitapla anlattı. Hece ölçüsünde hamasi şiirleri ve konuşulan Türkçe ile yazılmış romanları vardır. Romancı Emine Işınsu'nun annesi, yazar İsmet Kür'ün (1916–2013) ablası ve yazar Pınar Kür'ün teyzesidir. 1901 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Erzurumlu Zorluoğulları ailesinden gazeteci Mehmet Selim (daha sonraki adı ile Avnullah Kâzımî Bey), annesi Ayşe Nazlı Hanım'dır. Gazeteci Süleyman Tevfik Özzorluoğlu ise amcasıdır. Halide Nusret'in babası Avnullah Kazimi Bey, 1908 yılında "Fedekeran-i Millet Cemiyeti" adlı bir siyasi parti kurup muhalefete başladığı için İttihat ve Terakki Partisi yönetimi tarafından yıllarca sürgün ve zindan hayatı yaşamak zorunda bırakılmıştı; bu nedenle Halide Nusret çocukluğunda babasını çok az görebildi. Annesi, dedesi ve dayısı ile yaşadı. İlk eğitimini annesinden aldı. Halide Hanım, 1924'te Edirne Muallim Mektebi'nde başladığı öğretmenlik görevini Kırklareli, Kars, Ardahan, Urfa, Karaman, İstanbul ve Ankara gibi yurdun çeşitli yerlerindeki liselerde sürdürmüştür. Öğretmenlikle ilgili anılarını "Benim Küçük Dostlarım" adlı kitabında topladı. Halide Nusret, Küller adlı ilk romanını 19 yaşında iken kaleme almıştı. Milli Mecmua, Türk Kadını, Kadınlar Dünyası, Aydabir, Salon Mecmuası, Çınaraltı, Çağrı, Hilâl, Defne, Hisar, Ayşe, Töre, Türk Edebiyatı dergilerinde ve Vakit, Zafer, Kudret, Haber, Yeni İstanbul, Sabah, Hürriyet gazetelerinde yazılar yayımladı. 1923'te yayımladığı Hanım Mektupları adlı eseri ile edebiyat dünyasında ilgi uyandırdı. Şiir yazmaya mütareke yıllarında başladı. Türk Kurtuluş Savaşı'nın etkisi ve heyacanıyla millî edebiyat akımına katıldı. Millî duygularla kaleme aldığı “Git Bahar" adlı şiiri tanınmasını sağladı. Millî edebiyat akımı içinde değerlendirilen şiirlerinde hececi anlayışa bağlı kaldı. Ünlü şair Yahya Kemal'in şiirlerini ezberlediği ender şairlerden birisi olarak bilinir. Halide Nusret'in sahnelenmemiş ancak basılmış piyesleri de vardır. Bazılarının adları şunlardır: Hatırsaymaz Kaymakam, Peçe ve Kafes, Rüzgârdaki Yaprak, Suçlu Kim?, Asıl Aşk, Ali Usta'nın Torunları, Gecekondu Gülleri. Halide Nusret, genç yaşlarından itibaren sosyal kuruluşlarda ve hayır cemiyetlerinde çalıştı. Türk Kadınlar Birliği, Türk Ocakları, Halkevleri, Muallimler Birliği, Yardım Sevenler Derneği, Söroptomistler, Çocuk Haklarını Müdafaa Cemiyeti ve Çocuk Esirgeme Kurumu(Himaye-i Etfal Cemiyeti) yönetim kurullarında uzun yıllar hizmet verdi. 1959'da Türk Anneler Derneği'ni kuruluşuna öncülük etti. Türk Dil Kurumunun da kurucu üyelerindendi. 1975 yılı Birleşmiş Milletler tarafından “kadın yılı” olarak ilan edildiğinde “Kadının Sosyal Hayatını İnceleme ve Araştırma Derneği” tarafından düzenlenen sergi ve toplantıda Halide Nusret’e “Ümmü'l-Muharrirat” (kadın yazarların annesi) unvanı verildi. 1976’da 75 yaşını doldurması nedeniyle onuruna jübile düzenlendi. Oturduğu sokağın adı “Şairler Sokağı” 1983 yılında ise Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile Türk Basın Birliği tarafından “Basın Mesleği’nde 50 Yıl Şerefli Hizmet” belgesiyle plaket verildi. Halide Nusret Zorlutuna, 10 Haziran 1984 günü İstanbul'da öldü. Cenazesi Cebeci Mezarlığı'na defnedildi. Halide Nusret Zorlutuna Özel Arşivi Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı'ndadır.
Halide Nusret Zorlutuna deyince benim aklıma sadece iyi bir şairimiz, milliyetçi kimliği ile öne çıkmış bir yazarımız değil, aynı zamanda Cumhuriyet döneminin ilk “kadın hakları” savunucularından biri de geliyor.
Geçen Hafta Aşk ve Zafer adlı romanını bitirdim. Kitap bitti ancak kitabın karakterleri, özellikle de Zinnur ve Zinnur’un üstünden Halide Nusret’in anlatmaya çalıştığı şeyler aklımı terk etmediği için, burada biraz kendi kendime konuşmak istedim roman hakkında. (Deli diyebilirsiniz- ama uyarıyorum, iltifat olarak alırım!)
Kitabın ikinci önsözünü, kendisi de annesi gibi yazar olan, Hallide Nusret’in kızı Emine Işınsu yazmış ve romanı şöyle özetlemiş:
“'Aşk ve Zafer' mütareke zamanının İstanbul’undan manzaralar verir ve Urfa kurtuluş muharebesini: İstanbullu bir kızla Urfalı bir gencin aşklarında şiirleştirerek anlatır."
Gerçekten de roman İstanbullu, Leylaklı Köşk’ün güzeller güzeli kızı Zinnur ile Urfalı cesur ve yakışıklı İbrahim’in aşkları etrafında şekillenir. Bu aşk anlatılırken aynı zamanda İstanbul’un işgali, Kurtuluş Savaşı ve bu dönemde çekilen sıkıntılar ve yaşanan zorluklar ve nihayet düşmanın vatandan atılmasıyla gelen zafer anlatılır. Zafer kazanılır ancak aşk kaybedilir.
Ama burada benim üstünde durmak istediğim konu İbrahim- Zinnur’dan ziyade, Zeliha - Zinnur ilişkisi. Zeliha, “cahil” olarak nitelendirir kendisini; İbrahim’in amcasının kızıdır ve bu Urfa’da ikisinin doğdukları andan itibaren nişanlı sayılmaları demektir. Ancak İbrahim hiçbir zaman Zeliha’yı bu gözle göremez; okumak için Urfa’dan ayrılır, İstanbul’a gelir, burada ayrı bir dünya ile tanışır ve bu sırada Leylaklı Köşk’ün balkonunda görür görmez Zinnur’a âşık olur. Ancak durum Zeliha için böyle değildir. O Urfa’da kalır ve bütün kalbiyle, ruhuyla, varlığını ona feda etmek istercesine İbrahim’i sever. İbrahim’in İstanbul’da Zinnur ile nişanlandığı haberi kulağına varınca dayanamaz ve İbrahim’den gizli Zinnur’a bir mektup yazar ve eğer İbrahim’le evlenirse kendisini de kuma olarak alması için Zinnur’u ikna etmeye çabalar.
Mektubun hepsini burada yazmayacağım ancak arasından seçtiğim bir kaç yerini paylaşmak istiyorum:
"... Ben Urfa’da dört duvar arasında büyümüş cahil bir kızım; hem de korkak bir kızım. Sizin bildiklerinizi bilmem, sizin gördüklerinizi görmedim... Beni daha beşikte iken İbrahim’e adamışlar, bizim memleketimizde adet böyledir. Ben gözümü açtım, onu gördüm; onu sevdim.
İbrahim orada seni gördü, burada beni bırakıp seninle nişanlandı. Sana âşık olmuş. Çok güzelmişsin sen. Ben çok güzel değilem. Ama sen onu benim sevdiğim gibi sevemezsin. Benim canım ona kurbandır, kanım ona helaldir. O seni sevdiği için, ben de seni seviyorum Zinnur ablam, sen yirmi yaşında varmışsın, ben daha on altı yaşındayım. Sen benim ablamsın, büyüğümsün. Ne olur izin ver de İbrahim beni de alsın.
Eğer sen “al” dersen İbrahim beni de alır. Bizim erkeklerimiz bir kadınla kalamazlar, İbrahim gibi beyzadeye sen layıksın amma ben de onun amcasının kızıyım; vebalim boynumdadır."
Şimdi buraya kadar bir sorun yok. Kitabın gidişatına uygun olarak, Urfa örf ve adetleri, Urfalı bir genç kızın ağzından konuyu bilmeyen Zinnur’a, ve dolayısıyla da okuyucuya aktarılıyor. Zinnur genç cumhuriyetin yüzünü çevirmekte olduğu Batı’yı, Zeliha ise geride bırakmaya çalıştığı Doğu’yu sembolize ediyor diyelim. İbrahim aslında bu iki aşk arasında kalmaz, bocalamaz, Zeliha’nın mektubundan habersizdir, cephede savaşmaktadır.
Romanın sonunu söylemek istemiyorum, okumayanlarınız vardır, pazar pazar ahınızı almayayım...:)
Romanı inceleyerek Milli Mücadele yıllarımıza, Doğu- Batı çekişmesine, hatta savaş yılları yaşanan aşk ve ikili ilişkilere dair pek çok şey söyleyebiliriz ancak yazının başında da belirttiğim gibi beni sesli düşünmeye iten bunlar olmadı.
Zeliha’nın mektubunu aldıktan sonra neredeyse sinir krizi geçiren Zinnur’u teyzesi yatıştırmaya çalışır. Zinnur, Zeliha’nın “sevdiği adamı başka bir kadınla paylaşmaya razı olduğu için pek aşağılık bir mahlûk” olduğunu düşünür. Teyzesi, onu yatıştırmak için, Zeliha’nın âşık olduğunu, onun için böyle şeyler yaptığını, üstelik Urfa’da bunun normal kabul edildiğini hatırlatır.
Bunun üzerine Zinnur, teyzesine şu soruyu sorar:
“İbrahim beni başka bir erkekle paylaşmaya razı olur mu dersiniz?”
Teyzesi irkilir ve “O nasıl söz?.. Elbette olmaz!” der. Zinnur “Gördünüz mü?” diyince de “Ama o başka, o erkek...” diye karşılık verir.
İşte Zinnur’un bu lafa verdiği cevap da döndü dolaştı bu yazıyı yazmama vesile oldu.
"Teyze, siz münevver bir kadınsınız. Erkeğe tanıdığınız hakkı kadına niçin tanımıyorsunuz? Erkek ölür, öldürür; kadınını kimse ile paylaşmaz. Kadın boynunu büküp: “Ben ona yetmem. Birkaç kadın daha alsın da paşa gönlünü eğlendirsin!” der, öyle mi?.. Olmaz böyle şey, teyze. Olmaz! Ben erkeğimin bir bakışını bile bir kadınla paylaşmağa razı olamam!"
Kitabın yazıldığı tarih ise 1967, yani bundan tam olarak 45 sene önce...