What do you think?


Le Journal d'un fou: suivi de La véritable histoire De Ah Q
Le journal d'un fou
Des notes dans un cahier, prises pendant sa maladie par un ami narrateur. Petit à petit, le monde révèle son vrai visage. La terre entière n'est peuplée que de "mangeurs d'hommes". Celui qui écrit est le dernier homme véritable. N'y a-t-il aucun espoir?
La véritable histoire de Ah Q
Ah Q est un pauvre bougre de l'un de ces milliers de villages de la chine impériale. Quand rien ne va pour lui, il se persuade du contraire. Alors, quand éclate la révolution de 1911, il veut être au premier rang....Une farce burlesque sur une révolution détournée de son sens et vue du côté des plus humbles.
Des notes dans un cahier, prises pendant sa maladie par un ami narrateur. Petit à petit, le monde révèle son vrai visage. La terre entière n'est peuplée que de "mangeurs d'hommes". Celui qui écrit est le dernier homme véritable. N'y a-t-il aucun espoir?
La véritable histoire de Ah Q
Ah Q est un pauvre bougre de l'un de ces milliers de villages de la chine impériale. Quand rien ne va pour lui, il se persuade du contraire. Alors, quand éclate la révolution de 1911, il veut être au premier rang....Une farce burlesque sur une révolution détournée de son sens et vue du côté des plus humbles.
- GenresClassics
Paperback
Published April 8, 1996
About the author
Lu Xun
1,207 books417 followersLu Xun (鲁迅) or Lu Hsün (Wade-Giles), was the pen name of Zhou Shuren (September 25, 1881 – October 19, 1936), a leading figure of modern Chinese literature. Writing in Vernacular Chinese as well as Classical Chinese, Lu Xun was a novelist, editor, translator, literary critic, essayist, and poet. In the 1930s he became the titular head of the League of Left-Wing Writers in Shanghai.
For the Traditional Chinese profile: here.
For the Simplified Chinese profile: 鲁迅
For the Traditional Chinese profile: here.
For the Simplified Chinese profile: 鲁迅
Ratings & Reviews
Friends & Following
Create a free account to discover what your friends think of this book!
Community Reviews
Displaying 1 - 17 of 17 reviews
April 21, 2026
Ah Q'nun Gerçek Hikâyesi
Lu Xun’un Ah Q’nun Gerçek Hikâyesi, Çin toplumunun dönüşüm sürecinde sıradan insanın trajedisini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Ah Q, ilk bakışta cehaleti dışında büyük bir suçu olmayan, değişim rüzgârlarının arasında savrulan bir köylü olarak görünür ve bu yönüyle yeni düzenin günah keçisine dönüşür. Devrim, adalet getirmek yerine en zayıf halkayı cezalandırarak kendini sürdürür. Ancak metin yalnızca bu dışsal adaletsizliği eleştirmekle kalmaz, Ah Q’nun kendi zihniyetini de sorgular. Sürekli aşağılanmasına rağmen bunu “manevi zaferler” ile örtmesi, fırsat bulduğunda başkalarını ezmesi ve içinde bulunduğu durumu sorgulamaması, onun sadece bir kurban değil, aynı zamanda bu çarpık düzenin devamına katkı sağlayan bir figür olduğunu gösterir. Bu nedenle Ah Q’nun trajedisi, yalnızca sistemin ona yaptıklarında değil, onun bu sistemi içselleştirmiş olmasında da yatar.
Bir Delinin Günlüğü
Çürümüş bir düzen içinde hakikati dile getirmek “delilik” olarak damgalanır. Bu yönüyle öykü, yalnızca toplumsal bir eleştiri sunmaz, aynı zamanda farkındalığın bedelini de gösterir. Anlatıcının sonunda yaptığı “çocukları kurtarın” çağrısı ise, bu yozlaşmış döngünün henüz tamamen kaçınılmaz olmadığını, değişimin ancak yeni nesille mümkün olabileceğini ima eder.
Delilik, gerçeği görmekle toplumdan dışlanmak arasındaki ince çizgide ortaya çıkabilir çünkü sağlıklı kabul edilen şey, aslında hastalıklı bir düzenin kendisi olabilir.
Lu Xun’un Ah Q’nun Gerçek Hikâyesi, Çin toplumunun dönüşüm sürecinde sıradan insanın trajedisini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Ah Q, ilk bakışta cehaleti dışında büyük bir suçu olmayan, değişim rüzgârlarının arasında savrulan bir köylü olarak görünür ve bu yönüyle yeni düzenin günah keçisine dönüşür. Devrim, adalet getirmek yerine en zayıf halkayı cezalandırarak kendini sürdürür. Ancak metin yalnızca bu dışsal adaletsizliği eleştirmekle kalmaz, Ah Q’nun kendi zihniyetini de sorgular. Sürekli aşağılanmasına rağmen bunu “manevi zaferler” ile örtmesi, fırsat bulduğunda başkalarını ezmesi ve içinde bulunduğu durumu sorgulamaması, onun sadece bir kurban değil, aynı zamanda bu çarpık düzenin devamına katkı sağlayan bir figür olduğunu gösterir. Bu nedenle Ah Q’nun trajedisi, yalnızca sistemin ona yaptıklarında değil, onun bu sistemi içselleştirmiş olmasında da yatar.
Bir Delinin Günlüğü
Çürümüş bir düzen içinde hakikati dile getirmek “delilik” olarak damgalanır. Bu yönüyle öykü, yalnızca toplumsal bir eleştiri sunmaz, aynı zamanda farkındalığın bedelini de gösterir. Anlatıcının sonunda yaptığı “çocukları kurtarın” çağrısı ise, bu yozlaşmış döngünün henüz tamamen kaçınılmaz olmadığını, değişimin ancak yeni nesille mümkün olabileceğini ima eder.
Delilik, gerçeği görmekle toplumdan dışlanmak arasındaki ince çizgide ortaya çıkabilir çünkü sağlıklı kabul edilen şey, aslında hastalıklı bir düzenin kendisi olabilir.
October 23, 2025
Ah Q da “bir deli” de kendilerinin var oluş sebebini sorgulattı. Ah Q hikayesi, zamanının toplum yapısını ve insanların paralı birinden nasıl çekindiklerini anlatması konusunda belki anlaşılabilir. Ama kafayı yamyamlıkla bozmuş delinin hikayesini okumak için kendimi Gogol’un öyküsüyle karşılaştırarak “aynı olaylara farklı toplumlarda nasıl karşılık verildiği ne kadar fark ediyor” diye avutmam gerekti. Bu kadar kısa olmasaydı sonuna kadar gelebileceğimi hiç sanmıyorum.
January 21, 2017
La grande letteratura alle radici della Cina moderna
E’ sempre molto complesso tentare di comprendere appieno testi o altre forme d’arte che appartengono a culture lontane nel tempo e nello spazio dalla nostra, soprattutto se si desidera andare al di là di una analisi di tipo meramente estetico, e cercare di capire perché un prodotto artistico sia stato generato proprio in quella forma e quali ne siano i presupposti sociali e culturali.
Prima di entrare nel merito dei due racconti che questo volume ci propone, è quindi a mio avviso opportuno addentrarci in una sommaria analisi della personalità artistica e civile dell’autore e della situazione del suo paese nell’epoca in cui egli visse, perché senza questi appigli credo non sia possibile andare oltre la superficie di queste due importanti opere.
Lu Xun, nato nel 1881 e morto nel 1936, è uno dei più importanti scrittori cinesi moderni. Fu saggista, poeta, traduttore e critico letterario, professore universitario e figura di riferimento degli intellettuali di sinistra nel convulso periodo della storia cinese che va dalla guerra russo-giapponese, combattuta anche in Cina, alla fine del millenario impero ormai del tutto asservito alle potenze occidentali (1911-12, Rivoluzione Xinhai) sino ai primi anni della guerra rivoluzionaria che avrebbe portato alla vittoria dei comunisti e, nel 1949, alla fondazione della Repubblica popolare cinese. Sono questi anni di profonde e drammatiche trasformazioni nella società cinese, che in pochi decenni passerà da un potere di tipo feudale che sembrava eterno alla repubblica parlamentare, alla dittatura nazionalista di Chiang Kai-shek e alla repubblica popolare, conoscendo inoltre le atrocità dell’occupazione giapponese di buona parte del suo territorio.
Lu Xun è come detto una delle personalità intellettuali prominenti di quegli anni: sin da giovanissimo diviene cosciente in prima persona dell’arretratezza sociale ed economica delle masse contadine cinesi. Nutritosi della letteratura europea, vive alcuni anni, grazie ad una borsa di studio, in Giappone, divenendo medico. Tornato in Cina nel 1909, insegna nelle scuole superiori e quindi, con la rivoluzione, riceve importanti incarichi universitari. Ben presto si rende conto di come la rivoluzione Xinhai non abbia intaccato le basi economiche e culturali del potere, e dopo un periodo di profonda crisi intellettuale si unisce ai gruppi di studenti ed intellettuali che reclamano una svolta radicale. Convinto che sia più importante “curare le menti” che il corpo, inizia l’attività letteraria pubblicando nel 1918 “Diario di un pazzo”, racconto che di fatto, come vedremo, fonda la letteratura cinese moderna. Collabora con riviste progressiste, ne fonda egli stesso ed è protagonista del dibattito culturale e politico cinese: agli inizi degli anni ‘30 la progressiva chiusura reazionaria di Chiang Kai-shek lo porta all’emarginazione: deve lasciare l’insegnamento e vive gli ultimi anni in semiclandestinità, avvicinandosi al Partito comunista senza mai iscriversi. Muore alla vigilia dell’invasione giapponese.
Questo volume Demetra, che ha ormai più di vent’anni, ci propone i due racconti senza dubbio più importanti della non numerosa produzione narrativa di Lu Xun, che come detto si dedicò molto alla saggistica ed alla traduzione, oltre che alla poesia.
Diario di un pazzo, del 1918, è come detto un caposaldo della letteratura cinese moderna, per alcuni motivi di fondo. Il primo è quello di essere stato scritto in Baihua, la lingua volgare che prima di questo breve racconto non aveva dignità letteraria. Sino ad allora, infatti, tutte le opere letterarie cinesi erano scritte nella lingua classica, una lingua letteraria che si era sempre più distaccata da quella parlata. E’ scontato quindi attribuire a questo racconto la stessa funzione che hanno svolto nel nostro paese i primi testi letterari in volgare rispetto al dominio del latino. Un altro motivo dell’importanza di questo racconto è che parla di gente comune, cosa ancora inusitata nel panorama culturale cinese dell’epoca. Ancora, la struttura stessa del racconto, composto da soli 13 brevi capitoli, era rivoluzionaria rispetto alla prolissità tradizionale della letteratura cinese.
Il breve racconto si ispira palesemente, anche nel titolo, alle Le memorie di un pazzo di Gogol’, a testimonianza delle frequentazioni letterarie occidentali dell’autore.
Nel primo capitolo, scritto in lingua classica, che funge da premessa, il narratore ci informa di avere trascritto alcune parti del diario di un suo amico, affetto da una forma di follia e di mania di persecuzione da cui era ormai guarito. Seguono i dodici capitoli del diario vero e proprio, nel quale il pazzo annota le sue paure rispetto a chi lo circonda: egli si è convinto che tutti stiano complottando per ucciderlo o per spingerlo al suicidio, essendo in realtà cannibali che vogliono potersi cibare delle sue carni. Egli interpreta le frasi di ogni giorno e gli sguardi dei suoi amici e di suo fratello come segnali inequivocabili del loro cannibalismo. Riflettendo, si convince che la persecuzione nei suoi confronti è iniziata vent’anni prima, quando ha calpestato i vecchi fogli dei conti del signor Ku Chiu (una nota ci informa opportunamente che Ku Chiu significa Vecchi tempi); leggendo i testi classici si rende conto di come la società cinese sia fondata da quattromila anni sul cannibalismo, di come questa pratica inconfessabile sia alla base del rigido confucianesimo che informa l’ordinamento sociale, di come ciò comporti che ciascuno guardi l’altro con sospetto, perché chi mangia gli altri ha a sua volta paura di essere mangiato. Tra i suoi conoscenti, non ”la pensavano tutti allo stesso modo. Alcuni pensavano che gli uomini potessero essere mangiati perché era sempre stato così. Altri sapevano che non si dovrebbe mangiare un uomo, eppure desideravano comunque farlo e avevano paura che qualcuno scoprisse il loro segreto”. L’ultimo, brevissimo e famoso capitolo, recita: “Ma, forse, ci sono ancora bambini che non hanno mangiato carne umana. Salvate i bambini...”.
Il pazzo è per Lu Xun colui che vede meglio la realtà, che ne coglie l’essenza. La società cinese tradizionale, non scalfita in questo da una gattopardesca rivoluzione, è basata sulla rigida divisione in classi, sullo sfruttamento dell’uomo sull’uomo (reso drammaticamente e scopertamente dalla metafora del cannibalismo), ma anche su convinzioni culturali ataviche, sulla paura piuttosto che sulla collaborazione e sulla fiducia reciproca. ”Come sarebbe bello se potessero liberarsi da questa ossessione e andare al lavoro, camminare, mangiare e dormire tranquillamente, senza preoccupazioni. Sarebbe sufficiente che facessero un piccolo passo. Eppure padri e figli, mariti e mogli, fratelli, amici, insegnanti e studenti, nemici giurati, stranieri addirittura, tutti si sono uniti alla cospirazione impedendosi a vicenda di fare questo passo”; così si chiude uno dei capitoli più evocativi del racconto. Un testo cupo, quindi, sicuramente dirompente per l’epoca e il contesto in cui fu scritto, nel quale si riflette la profonda disillusione per gli esiti della rivoluzione Xinhai, ma che si chiude con un lampo di speranza, che deriva forse dal rinnovato impegno sociale, politico e culturale dell’autore. Qualche anno dopo il racconto venne incluso nella raccolta intitolata significativamente Alle armi.
La vera storia di Ah Q è del 1921, ed è l’opera più famosa, almeno da noi, di Lu Xun: è infatti possibile reperirla in edizioni ancora in catalogo. Si tratta di una novella abbastanza lunga, nella quale prevale un tono satirico, il cui bersaglio sono anche in questo caso gli eterni vizi della società cinese.
Ah Q è un nome qualunque, adottato dall’autore perché nessuno ricorda il vero nome del protagonista, di cui peraltro nessuno conosce la storia. Egli è un vagabondo, che vive a Weichuang, paesucolo di provincia, facendo lavoretti saltuari, non disdegnando piccoli furtarelli e dormendo in una stanzetta offertagli dai monaci del Tempio del Nume Tutelare. Subisce spesso umiliazioni e angherie da parte dei signorotti della città e da quanti (quasi tutti) gli stanno al di sopra nella scala sociale, ma a sua volta disprezza e maltratta i pochi inferiori a lui, in particolare un certo Wang-Barbone. Sua peculiarità è la capacità di trasformare le umiliazioni in vittorie morali. Così, quando una banda di sfaccendati lo prende in giro per la tricofizia da cui è affetto, e alla sua reazione gli sbatte ripetutamente la testa contro il muro obbligandolo ad affermare di essere un insetto, egli elabora l’episodio così: Pensava di essere stato “il più grande dispregiatore di sé stesso” e gli bastava eliminare “dispregiatore di sé stesso” per sentirsi semplicemente “il più grande”. Un’altra volta, dopo avere scioccamente perso al gioco tutti i denari che aveva, si schiaffeggia, e si sente meglio in quanto schiaffeggiatore. Compie goffi tentativi verso l’altro sesso molestando una ragazza, venendo chiaramente respinto e maltrattato. Disprezza tutto ciò che non può capire, come gli abitanti della vicina città che chiamano stretta un tipo di panca che a Weichuang chiamano lunga. Il disprezzo generale da cui è circondato è attenuato solo una volta, quando torna dalla città con alcuni capi d’abbigliamento, frutto di furti, che può rivendere alle mogli dei signorotti locali.
Quando scoppia la rivoluzione pensa di entrare nelle sue fila, perché intuisce vagamente che in quel modo potrà elevarsi dal suo stato, nel senso di avere più denaro e roba. I capi locali della rivoluzione sono però gli stessi signorotti di prima, riconvertiti in fretta per conservare il potere: il loro massimo gesto rivoluzionario è stato tagliarsi il codino, simbolo del passato imperiale. Ovviamente il loro disprezzo per Ah Q non muta, anzi: quando nella casa di uno di questi viene compiuto un furto, la colpa ricade sull’incolpevole Ah Q, che diviene la vittima di una giustizia che ha necessità di infliggere condanne esemplari. Il suo destino si compirà ingloriosamente: dovendo sottoscrivere la propria condanna a morte si preoccuperà solo perché, non sapendo scrivere, non riesce a fare un cerchio perfetto (l’equivalente della nostra croce).
Se il tono del racconto è sicuramente più satirico rispetto a quello del Diario di un pazzo, ed in alcune parti si ride delle malefatte di Ah Q, in realtà questa novella è forse più disperata dalla precedente, perché termina senza alcuna speranza per l’avvenire. Infatti Ah Q, portatore di tutti i difetti culturali e caratteriali della società cinese, muore nell’incoscienza che ne ha caratterizzato l’intera esistenza, ucciso dal nuovo potere che ha mutuato appieno i caratteri di quello antico.
Come detto all’inizio, sarebbe complicato comprendere appieno questi due racconti senza contestualizzarli rispetto alla cultura cinese e al periodo storico in cui furono scritti: sono i racconti di un intellettuale che riteneva che la letteratura dovesse porsi degli obiettivi civili e politici, essendo pienamente cosciente che in ogni caso la cultura svolge tali ruoli. Ma l’intellettuale che voglia esprimersi raccontando storie, per essere veramente uno scrittore, deve saper tradurre questo obiettivo in pagine letterarie, deve saper dare un’anima alle storie che racconta, un’anima che permetta anche a chi è lontano nel tempo e nello spazio dal contesto in cui quelle storie furono scritte di gustarne l’essenza. Leggendo questi due racconti ci si rende conto di come Lu Xun fosse un grandissimo scrittore. Oggi la Cina è molto più vicina a noi di quanto lo fosse ai tempi di Lu Xun: leggendo le sue opere è forse possibile comprendere meglio i travagli attraverso i quali è divenuta ciò che è.
Altre volte ho criticato i volumi Demetra per la scarsa qualità complessiva. In questo caso – prescindendo dalla qualità della traduzione, che ovviamente non sono in grado di giudicare ma che è perlomeno scevra da grossolani errori di stampa – il volume è corredato da una nota biografica sull’autore, da una breve ma accurata prefazione del curatore Davide Sala e da molte note, che permettono di comprendere meglio alcuni passaggi e citazioni dei testi, che altrimenti rimarrebbero oscuri a chi non è specialista di storia e cultura cinese. Questi elementi, uniti all’importanza dell’autore e al fatto che oggi il primo racconto dei due proposti non è reperibile in alcuna edizione sul mercato del nuovo, mi spingono a consigliare l’acquisto di questo libro da parte di chi lo trovasse in una libreria remainder o su una bancarella.
E’ sempre molto complesso tentare di comprendere appieno testi o altre forme d’arte che appartengono a culture lontane nel tempo e nello spazio dalla nostra, soprattutto se si desidera andare al di là di una analisi di tipo meramente estetico, e cercare di capire perché un prodotto artistico sia stato generato proprio in quella forma e quali ne siano i presupposti sociali e culturali.
Prima di entrare nel merito dei due racconti che questo volume ci propone, è quindi a mio avviso opportuno addentrarci in una sommaria analisi della personalità artistica e civile dell’autore e della situazione del suo paese nell’epoca in cui egli visse, perché senza questi appigli credo non sia possibile andare oltre la superficie di queste due importanti opere.
Lu Xun, nato nel 1881 e morto nel 1936, è uno dei più importanti scrittori cinesi moderni. Fu saggista, poeta, traduttore e critico letterario, professore universitario e figura di riferimento degli intellettuali di sinistra nel convulso periodo della storia cinese che va dalla guerra russo-giapponese, combattuta anche in Cina, alla fine del millenario impero ormai del tutto asservito alle potenze occidentali (1911-12, Rivoluzione Xinhai) sino ai primi anni della guerra rivoluzionaria che avrebbe portato alla vittoria dei comunisti e, nel 1949, alla fondazione della Repubblica popolare cinese. Sono questi anni di profonde e drammatiche trasformazioni nella società cinese, che in pochi decenni passerà da un potere di tipo feudale che sembrava eterno alla repubblica parlamentare, alla dittatura nazionalista di Chiang Kai-shek e alla repubblica popolare, conoscendo inoltre le atrocità dell’occupazione giapponese di buona parte del suo territorio.
Lu Xun è come detto una delle personalità intellettuali prominenti di quegli anni: sin da giovanissimo diviene cosciente in prima persona dell’arretratezza sociale ed economica delle masse contadine cinesi. Nutritosi della letteratura europea, vive alcuni anni, grazie ad una borsa di studio, in Giappone, divenendo medico. Tornato in Cina nel 1909, insegna nelle scuole superiori e quindi, con la rivoluzione, riceve importanti incarichi universitari. Ben presto si rende conto di come la rivoluzione Xinhai non abbia intaccato le basi economiche e culturali del potere, e dopo un periodo di profonda crisi intellettuale si unisce ai gruppi di studenti ed intellettuali che reclamano una svolta radicale. Convinto che sia più importante “curare le menti” che il corpo, inizia l’attività letteraria pubblicando nel 1918 “Diario di un pazzo”, racconto che di fatto, come vedremo, fonda la letteratura cinese moderna. Collabora con riviste progressiste, ne fonda egli stesso ed è protagonista del dibattito culturale e politico cinese: agli inizi degli anni ‘30 la progressiva chiusura reazionaria di Chiang Kai-shek lo porta all’emarginazione: deve lasciare l’insegnamento e vive gli ultimi anni in semiclandestinità, avvicinandosi al Partito comunista senza mai iscriversi. Muore alla vigilia dell’invasione giapponese.
Questo volume Demetra, che ha ormai più di vent’anni, ci propone i due racconti senza dubbio più importanti della non numerosa produzione narrativa di Lu Xun, che come detto si dedicò molto alla saggistica ed alla traduzione, oltre che alla poesia.
Diario di un pazzo, del 1918, è come detto un caposaldo della letteratura cinese moderna, per alcuni motivi di fondo. Il primo è quello di essere stato scritto in Baihua, la lingua volgare che prima di questo breve racconto non aveva dignità letteraria. Sino ad allora, infatti, tutte le opere letterarie cinesi erano scritte nella lingua classica, una lingua letteraria che si era sempre più distaccata da quella parlata. E’ scontato quindi attribuire a questo racconto la stessa funzione che hanno svolto nel nostro paese i primi testi letterari in volgare rispetto al dominio del latino. Un altro motivo dell’importanza di questo racconto è che parla di gente comune, cosa ancora inusitata nel panorama culturale cinese dell’epoca. Ancora, la struttura stessa del racconto, composto da soli 13 brevi capitoli, era rivoluzionaria rispetto alla prolissità tradizionale della letteratura cinese.
Il breve racconto si ispira palesemente, anche nel titolo, alle Le memorie di un pazzo di Gogol’, a testimonianza delle frequentazioni letterarie occidentali dell’autore.
Nel primo capitolo, scritto in lingua classica, che funge da premessa, il narratore ci informa di avere trascritto alcune parti del diario di un suo amico, affetto da una forma di follia e di mania di persecuzione da cui era ormai guarito. Seguono i dodici capitoli del diario vero e proprio, nel quale il pazzo annota le sue paure rispetto a chi lo circonda: egli si è convinto che tutti stiano complottando per ucciderlo o per spingerlo al suicidio, essendo in realtà cannibali che vogliono potersi cibare delle sue carni. Egli interpreta le frasi di ogni giorno e gli sguardi dei suoi amici e di suo fratello come segnali inequivocabili del loro cannibalismo. Riflettendo, si convince che la persecuzione nei suoi confronti è iniziata vent’anni prima, quando ha calpestato i vecchi fogli dei conti del signor Ku Chiu (una nota ci informa opportunamente che Ku Chiu significa Vecchi tempi); leggendo i testi classici si rende conto di come la società cinese sia fondata da quattromila anni sul cannibalismo, di come questa pratica inconfessabile sia alla base del rigido confucianesimo che informa l’ordinamento sociale, di come ciò comporti che ciascuno guardi l’altro con sospetto, perché chi mangia gli altri ha a sua volta paura di essere mangiato. Tra i suoi conoscenti, non ”la pensavano tutti allo stesso modo. Alcuni pensavano che gli uomini potessero essere mangiati perché era sempre stato così. Altri sapevano che non si dovrebbe mangiare un uomo, eppure desideravano comunque farlo e avevano paura che qualcuno scoprisse il loro segreto”. L’ultimo, brevissimo e famoso capitolo, recita: “Ma, forse, ci sono ancora bambini che non hanno mangiato carne umana. Salvate i bambini...”.
Il pazzo è per Lu Xun colui che vede meglio la realtà, che ne coglie l’essenza. La società cinese tradizionale, non scalfita in questo da una gattopardesca rivoluzione, è basata sulla rigida divisione in classi, sullo sfruttamento dell’uomo sull’uomo (reso drammaticamente e scopertamente dalla metafora del cannibalismo), ma anche su convinzioni culturali ataviche, sulla paura piuttosto che sulla collaborazione e sulla fiducia reciproca. ”Come sarebbe bello se potessero liberarsi da questa ossessione e andare al lavoro, camminare, mangiare e dormire tranquillamente, senza preoccupazioni. Sarebbe sufficiente che facessero un piccolo passo. Eppure padri e figli, mariti e mogli, fratelli, amici, insegnanti e studenti, nemici giurati, stranieri addirittura, tutti si sono uniti alla cospirazione impedendosi a vicenda di fare questo passo”; così si chiude uno dei capitoli più evocativi del racconto. Un testo cupo, quindi, sicuramente dirompente per l’epoca e il contesto in cui fu scritto, nel quale si riflette la profonda disillusione per gli esiti della rivoluzione Xinhai, ma che si chiude con un lampo di speranza, che deriva forse dal rinnovato impegno sociale, politico e culturale dell’autore. Qualche anno dopo il racconto venne incluso nella raccolta intitolata significativamente Alle armi.
La vera storia di Ah Q è del 1921, ed è l’opera più famosa, almeno da noi, di Lu Xun: è infatti possibile reperirla in edizioni ancora in catalogo. Si tratta di una novella abbastanza lunga, nella quale prevale un tono satirico, il cui bersaglio sono anche in questo caso gli eterni vizi della società cinese.
Ah Q è un nome qualunque, adottato dall’autore perché nessuno ricorda il vero nome del protagonista, di cui peraltro nessuno conosce la storia. Egli è un vagabondo, che vive a Weichuang, paesucolo di provincia, facendo lavoretti saltuari, non disdegnando piccoli furtarelli e dormendo in una stanzetta offertagli dai monaci del Tempio del Nume Tutelare. Subisce spesso umiliazioni e angherie da parte dei signorotti della città e da quanti (quasi tutti) gli stanno al di sopra nella scala sociale, ma a sua volta disprezza e maltratta i pochi inferiori a lui, in particolare un certo Wang-Barbone. Sua peculiarità è la capacità di trasformare le umiliazioni in vittorie morali. Così, quando una banda di sfaccendati lo prende in giro per la tricofizia da cui è affetto, e alla sua reazione gli sbatte ripetutamente la testa contro il muro obbligandolo ad affermare di essere un insetto, egli elabora l’episodio così: Pensava di essere stato “il più grande dispregiatore di sé stesso” e gli bastava eliminare “dispregiatore di sé stesso” per sentirsi semplicemente “il più grande”. Un’altra volta, dopo avere scioccamente perso al gioco tutti i denari che aveva, si schiaffeggia, e si sente meglio in quanto schiaffeggiatore. Compie goffi tentativi verso l’altro sesso molestando una ragazza, venendo chiaramente respinto e maltrattato. Disprezza tutto ciò che non può capire, come gli abitanti della vicina città che chiamano stretta un tipo di panca che a Weichuang chiamano lunga. Il disprezzo generale da cui è circondato è attenuato solo una volta, quando torna dalla città con alcuni capi d’abbigliamento, frutto di furti, che può rivendere alle mogli dei signorotti locali.
Quando scoppia la rivoluzione pensa di entrare nelle sue fila, perché intuisce vagamente che in quel modo potrà elevarsi dal suo stato, nel senso di avere più denaro e roba. I capi locali della rivoluzione sono però gli stessi signorotti di prima, riconvertiti in fretta per conservare il potere: il loro massimo gesto rivoluzionario è stato tagliarsi il codino, simbolo del passato imperiale. Ovviamente il loro disprezzo per Ah Q non muta, anzi: quando nella casa di uno di questi viene compiuto un furto, la colpa ricade sull’incolpevole Ah Q, che diviene la vittima di una giustizia che ha necessità di infliggere condanne esemplari. Il suo destino si compirà ingloriosamente: dovendo sottoscrivere la propria condanna a morte si preoccuperà solo perché, non sapendo scrivere, non riesce a fare un cerchio perfetto (l’equivalente della nostra croce).
Se il tono del racconto è sicuramente più satirico rispetto a quello del Diario di un pazzo, ed in alcune parti si ride delle malefatte di Ah Q, in realtà questa novella è forse più disperata dalla precedente, perché termina senza alcuna speranza per l’avvenire. Infatti Ah Q, portatore di tutti i difetti culturali e caratteriali della società cinese, muore nell’incoscienza che ne ha caratterizzato l’intera esistenza, ucciso dal nuovo potere che ha mutuato appieno i caratteri di quello antico.
Come detto all’inizio, sarebbe complicato comprendere appieno questi due racconti senza contestualizzarli rispetto alla cultura cinese e al periodo storico in cui furono scritti: sono i racconti di un intellettuale che riteneva che la letteratura dovesse porsi degli obiettivi civili e politici, essendo pienamente cosciente che in ogni caso la cultura svolge tali ruoli. Ma l’intellettuale che voglia esprimersi raccontando storie, per essere veramente uno scrittore, deve saper tradurre questo obiettivo in pagine letterarie, deve saper dare un’anima alle storie che racconta, un’anima che permetta anche a chi è lontano nel tempo e nello spazio dal contesto in cui quelle storie furono scritte di gustarne l’essenza. Leggendo questi due racconti ci si rende conto di come Lu Xun fosse un grandissimo scrittore. Oggi la Cina è molto più vicina a noi di quanto lo fosse ai tempi di Lu Xun: leggendo le sue opere è forse possibile comprendere meglio i travagli attraverso i quali è divenuta ciò che è.
Altre volte ho criticato i volumi Demetra per la scarsa qualità complessiva. In questo caso – prescindendo dalla qualità della traduzione, che ovviamente non sono in grado di giudicare ma che è perlomeno scevra da grossolani errori di stampa – il volume è corredato da una nota biografica sull’autore, da una breve ma accurata prefazione del curatore Davide Sala e da molte note, che permettono di comprendere meglio alcuni passaggi e citazioni dei testi, che altrimenti rimarrebbero oscuri a chi non è specialista di storia e cultura cinese. Questi elementi, uniti all’importanza dell’autore e al fatto che oggi il primo racconto dei due proposti non è reperibile in alcuna edizione sul mercato del nuovo, mi spingono a consigliare l’acquisto di questo libro da parte di chi lo trovasse in una libreria remainder o su una bancarella.
May 29, 2025
Lu Xun’un Ah Q’nun Gerçek Hikâyesi ve Bir Delinin Günlüğü, modern Çin edebiyatının temel taşları olarak kabul edilir. Her iki eser de, 20. yüzyıl başında Çin toplumunun sosyal, kültürel ve politik sorunlarını eleştirel bir bakış açısıyla ele alır ve 4 Mayıs Hareketi’yle ortaya çıkan Yeni Kültür Akımı’nın öncü örnekleri arasında yer alır. Lu Xun, bu eserlerde klasik Konfüçyüsçü değerleri, feodal yapıyı ve 1911 Devrimi’nin başarısızlıklarını hiciv yoluyla sorgular. Konuşma Çincesinin (baihua) edebi bir araç olarak kullanıldığı ilk örneklerden olan bu eserler, dilde sadeleşme hareketini teşvik etmiş ve modern Çin edebiyatının gelişiminde çığır açmıştır.
Ah Q’nun Gerçek Hikâyesi, sıradan bir köylü olan Ah Q’nun trajikomik hikâyesini anlatır. Ah Q, kendini herkesten üstün gören, ancak güçlü karşısında korkak, zayıf karşısında kaba ve şiddet eğilimli bir karakterdir. Kendi yenilgilerini “manevi zafer” olarak görme eğilimi, onun cehaletini ve çaresizliğini yansıtır. Lu Xun, Ah Q üzerinden Çin toplumundaki bireysel ve kolektif zaafları, özellikle Konfüçyüsçü ahlak anlayışının ikiyüzlülüğünü ve 1911 Devrimi’nin yüzeysel değişimlerini eleştirir. Eser, bireyin toplumsal yapı içindeki acizliğini ve reformların başarısızlığını keskin bir şekilde gözler önüne serer.
Bir Delinin Günlüğü, paranoyak bir anlatıcının günlüğünden oluşan, Gogol’un aynı adlı eserinden esinlenen bir öyküdür. Anlatıcı, çevresindeki herkesin kendisini yemeyi planladığından şüphelenir ve bu sanrı, Çin toplumundaki yamyamlık metaforuyla feodal düzenin insanı tüketen yapısını sembolize eder. Anlatıcının deliliği, toplumun ahlaki ve kültürel çöküşünü fark eden bir uyanış olarak yorumlanabilir. Eser, bireyin toplum karşısında yalnızlığını ve çaresizliğini vurgularken, aynı zamanda değişim çağrısı yapar.
Lu Xun’un bu iki eseri, modern Çin edebiyatının başlangıcı olarak görülen 4 Mayıs Hareketi’nin ruhunu yansıtır. Bu hareket, Çin’in geleneksel Konfüçyüsçü yapısını ve feodal düzenini sorgularken, Batı’dan alınan bilim, demokrasi ve edebiyat fikirlerini benimseyerek ulusal bilinci yeniden inşa etmeyi amaçlamıştır. Lu Xun, eserlerinde halk dilini kullanarak edebiyatı elit bir alandan halka indirmiş, klasik Çince’nin ağır ve erişilmez diline karşı sade bir anlatımı tercih etmiştir. Bu, edebiyatın geniş kitlelere ulaşmasını sağlamış ve dilde sadeleşme hareketinin önünü açmıştır. Ayrıca, her iki eser de toplumsal eleştiri ve hiciv yoluyla Çin toplumunun geri kalmışlığını, cehaletini ve ahlaki çöküşünü cesurca ifşa eder. Lu Xun’un eserleri, Mao Zedong tarafından da övülmüş ve Çin’deki devrimci düşünceye ilham vermiştir. Bir Delinin Günlüğü, modern Çin öykücülüğünün ilk örneği olarak kabul edilirken, Ah Q’nun Gerçek Hikâyesi, Çin toplumunun “ulusal karakter” zaaflarını eleştiren evrensel bir klasik haline gelmiştir.
“Devrim dedikleri şey, meğerse sadece eski efendilerin yerini yenilerinin almasıymış.”
Sayfa: 67
“Baktım, herkesin gözlerinde bir kurt parıltısı var. Hepsi beni yemek istiyor!”
Sayfa: 12
“Belki de çocuklarda hâlâ umut vardır. Onları kurtarın!”
Sayfa: 19
Ah Q’nun Gerçek Hikâyesi, sıradan bir köylü olan Ah Q’nun trajikomik hikâyesini anlatır. Ah Q, kendini herkesten üstün gören, ancak güçlü karşısında korkak, zayıf karşısında kaba ve şiddet eğilimli bir karakterdir. Kendi yenilgilerini “manevi zafer” olarak görme eğilimi, onun cehaletini ve çaresizliğini yansıtır. Lu Xun, Ah Q üzerinden Çin toplumundaki bireysel ve kolektif zaafları, özellikle Konfüçyüsçü ahlak anlayışının ikiyüzlülüğünü ve 1911 Devrimi’nin yüzeysel değişimlerini eleştirir. Eser, bireyin toplumsal yapı içindeki acizliğini ve reformların başarısızlığını keskin bir şekilde gözler önüne serer.
Bir Delinin Günlüğü, paranoyak bir anlatıcının günlüğünden oluşan, Gogol’un aynı adlı eserinden esinlenen bir öyküdür. Anlatıcı, çevresindeki herkesin kendisini yemeyi planladığından şüphelenir ve bu sanrı, Çin toplumundaki yamyamlık metaforuyla feodal düzenin insanı tüketen yapısını sembolize eder. Anlatıcının deliliği, toplumun ahlaki ve kültürel çöküşünü fark eden bir uyanış olarak yorumlanabilir. Eser, bireyin toplum karşısında yalnızlığını ve çaresizliğini vurgularken, aynı zamanda değişim çağrısı yapar.
Lu Xun’un bu iki eseri, modern Çin edebiyatının başlangıcı olarak görülen 4 Mayıs Hareketi’nin ruhunu yansıtır. Bu hareket, Çin’in geleneksel Konfüçyüsçü yapısını ve feodal düzenini sorgularken, Batı’dan alınan bilim, demokrasi ve edebiyat fikirlerini benimseyerek ulusal bilinci yeniden inşa etmeyi amaçlamıştır. Lu Xun, eserlerinde halk dilini kullanarak edebiyatı elit bir alandan halka indirmiş, klasik Çince’nin ağır ve erişilmez diline karşı sade bir anlatımı tercih etmiştir. Bu, edebiyatın geniş kitlelere ulaşmasını sağlamış ve dilde sadeleşme hareketinin önünü açmıştır. Ayrıca, her iki eser de toplumsal eleştiri ve hiciv yoluyla Çin toplumunun geri kalmışlığını, cehaletini ve ahlaki çöküşünü cesurca ifşa eder. Lu Xun’un eserleri, Mao Zedong tarafından da övülmüş ve Çin’deki devrimci düşünceye ilham vermiştir. Bir Delinin Günlüğü, modern Çin öykücülüğünün ilk örneği olarak kabul edilirken, Ah Q’nun Gerçek Hikâyesi, Çin toplumunun “ulusal karakter” zaaflarını eleştiren evrensel bir klasik haline gelmiştir.
“Devrim dedikleri şey, meğerse sadece eski efendilerin yerini yenilerinin almasıymış.”
Sayfa: 67
“Baktım, herkesin gözlerinde bir kurt parıltısı var. Hepsi beni yemek istiyor!”
Sayfa: 12
“Belki de çocuklarda hâlâ umut vardır. Onları kurtarın!”
Sayfa: 19
February 18, 2022
3,5/5
Ça se confirme, j'adore la plume de Lu Xun, et sa façon de nous raconter l'histoire de la chine. La Véritable histoire de Ah Q est un vrai coup de génie. Un personnage à la Don Quichotte, débile, heureux, idéaliste, fou, et martyrisé, une histoire mordante de sarcasme, à la fois drôle et triste. Un satyre politique et social de la chine avant-revolutionnaire comme je n'ai jamais lu. Je pense que Lu Xun est l'auteur chinois qui m'aurait marqué le plus, et je continuerai avec plaisir à le lire.
Ça se confirme, j'adore la plume de Lu Xun, et sa façon de nous raconter l'histoire de la chine. La Véritable histoire de Ah Q est un vrai coup de génie. Un personnage à la Don Quichotte, débile, heureux, idéaliste, fou, et martyrisé, une histoire mordante de sarcasme, à la fois drôle et triste. Un satyre politique et social de la chine avant-revolutionnaire comme je n'ai jamais lu. Je pense que Lu Xun est l'auteur chinois qui m'aurait marqué le plus, et je continuerai avec plaisir à le lire.
August 3, 2025
Ah Q mümkünse mahalleden ırak olsun. Kibirli ve çok zeki olmayan biri. Kitabın 70 sayfası boyunca saçma sapan hayatını okuyoruz. Zamanında çin modern edebiyatı için önemli bir eser olabilir ama ben sıkıldım.
Diğer 16 sayfalık bir hikayede yine aynı yerde geçen bir kişinin günlüğü. Kasabasındaki insanlarının onu yiyeceğini düşünüyor.
Kitabın ilk arka kapağını okurken baya heyacanlanmış ve merak etmiştim. Umduğumu bulamadım diyebiliriz. Gereksiz bir önsözüde var tarihini anlatıyor kitabın. 3/5 ⭐️
Diğer 16 sayfalık bir hikayede yine aynı yerde geçen bir kişinin günlüğü. Kasabasındaki insanlarının onu yiyeceğini düşünüyor.
Kitabın ilk arka kapağını okurken baya heyacanlanmış ve merak etmiştim. Umduğumu bulamadım diyebiliriz. Gereksiz bir önsözüde var tarihini anlatıyor kitabın. 3/5 ⭐️
July 9, 2026
3.5
Traduzione dall'inglese e si nota sfortunatamente
Traduzione dall'inglese e si nota sfortunatamente
June 4, 2026
Bu kitap uzun zamandır okumayı planladığı bir kitaptı sonunda okuyabildiğim için çok mutluyum. İki hikayeden de bahsetmeden önce kitap hakkında genel bir yorum yapmak istiyorum.
Öncelikle uzun zamandır sunuş ve önsözü bu kadar uzun ve detaylı yazılmış bir kitap okumamıştım. Bazı kısımlarda tarihsel olarak kafamda taşlar yerine oturmasa da sunuşu okumak kitabı anlamamda büyük rol oynadı. Özellikle yazarın yaptığı Demir ev metaforu gerçekten de etkileyiciydi ve dönemin Çin toplumunu anlatmak için daha iyi bir benzetme yapılamazdı belki de.
Kitapla alakalı beni tek tatmin etmeyen kısım çok fazla çevirmen notunun olmasıydı. Öyle ki bazı kısımlarda gerçekten bir süre durup kafamda olayı oturtma gereği hissettim. Sanırım Çin edebiyatı okumaya başlamak için yanlış bir ilk eser seçimi oldu o da benim aceleciğim diyelim.
Şimdi gelelim hikayelerin kısa yorumlarına. Ah Q'nun Gerçek Hikayesi belki de bizim toplumumuzda bile olan, o herkesi kendinden üstün gören ve asla kendine hata imkanı tanımayan insanların güzel bir tiplemesiydi. Yaşadığı her olayın başkalarından ötürü başına geldiğini düşünmesi, kendi yanlışlarında bile karşı tarafı suçlu görmesi ve bütün bunlara rağmen hâlâ o dik burnuyla yaşamına devam etmesi eminim ki okuyan herkesin belli bir noktada sinirine dokunmuştur. Her ne kadar kendisine çoğu konuda kızsam da kullandığı bazı cümleler kesinlikle altını çizmeye değerdi. Benim 3/5 verebileceğim bir hikayeydi diyebilirim kısaca.
Şimdi gelelim bu kitabın benden 4 yıldız almasını sağlayan o başyapıta. Bir Delinin Günlüğü kesinlikle beklentimin çok üstünde olan bir anlatıydı. İsminden de anlaşılacağı üzere bir delinin kafasının içinde dolaşan o farklı ve çoğu kuruntudan ibaret olan düşüncelerini okuyacağımızı biliyordum fakat bunun toplumun yamyamlığı üzerinden bir metaforla yapılması kesinlikle beklediğim bir şey değildi. Herkesin onu yiyeceğini düşünmesi, yaşadığı en ufak olayı, gözlemlediği en ufak detayı bile buna yorması aslında bazı konuları bizim de kafamızda ne kadar farklı yorumlayıp istediğimiz yöne çekebileceğimiz konusunda beni düşündürdü. Bu kadar kısa bir yazıda bile bu kadar güzel bir anlatım sağlaması yazara olan saygımı artırdı diyebilirim. Bence herkesin şans vermesi hatta üzerinden belli bir zamana geçtikten sonra sindirip tekrar okunması gereken bir kitap.
Öncelikle uzun zamandır sunuş ve önsözü bu kadar uzun ve detaylı yazılmış bir kitap okumamıştım. Bazı kısımlarda tarihsel olarak kafamda taşlar yerine oturmasa da sunuşu okumak kitabı anlamamda büyük rol oynadı. Özellikle yazarın yaptığı Demir ev metaforu gerçekten de etkileyiciydi ve dönemin Çin toplumunu anlatmak için daha iyi bir benzetme yapılamazdı belki de.
Kitapla alakalı beni tek tatmin etmeyen kısım çok fazla çevirmen notunun olmasıydı. Öyle ki bazı kısımlarda gerçekten bir süre durup kafamda olayı oturtma gereği hissettim. Sanırım Çin edebiyatı okumaya başlamak için yanlış bir ilk eser seçimi oldu o da benim aceleciğim diyelim.
Şimdi gelelim hikayelerin kısa yorumlarına. Ah Q'nun Gerçek Hikayesi belki de bizim toplumumuzda bile olan, o herkesi kendinden üstün gören ve asla kendine hata imkanı tanımayan insanların güzel bir tiplemesiydi. Yaşadığı her olayın başkalarından ötürü başına geldiğini düşünmesi, kendi yanlışlarında bile karşı tarafı suçlu görmesi ve bütün bunlara rağmen hâlâ o dik burnuyla yaşamına devam etmesi eminim ki okuyan herkesin belli bir noktada sinirine dokunmuştur. Her ne kadar kendisine çoğu konuda kızsam da kullandığı bazı cümleler kesinlikle altını çizmeye değerdi. Benim 3/5 verebileceğim bir hikayeydi diyebilirim kısaca.
Şimdi gelelim bu kitabın benden 4 yıldız almasını sağlayan o başyapıta. Bir Delinin Günlüğü kesinlikle beklentimin çok üstünde olan bir anlatıydı. İsminden de anlaşılacağı üzere bir delinin kafasının içinde dolaşan o farklı ve çoğu kuruntudan ibaret olan düşüncelerini okuyacağımızı biliyordum fakat bunun toplumun yamyamlığı üzerinden bir metaforla yapılması kesinlikle beklediğim bir şey değildi. Herkesin onu yiyeceğini düşünmesi, yaşadığı en ufak olayı, gözlemlediği en ufak detayı bile buna yorması aslında bazı konuları bizim de kafamızda ne kadar farklı yorumlayıp istediğimiz yöne çekebileceğimiz konusunda beni düşündürdü. Bu kadar kısa bir yazıda bile bu kadar güzel bir anlatım sağlaması yazara olan saygımı artırdı diyebilirim. Bence herkesin şans vermesi hatta üzerinden belli bir zamana geçtikten sonra sindirip tekrar okunması gereken bir kitap.
Read
April 9, 2024read for comparative literature course
November 20, 2025
I love stories that screams madness in them, and plus it's ancient chinese stories. What a ride.
This entire review has been hidden because of spoilers.
March 20, 2026
What the hell? Bro thinks everyone around him is a cannibal and is going to eat him.
July 2, 2026
Vive la littérature chinoise
January 4, 2026
Lu Xun
• Ah Q’nun gerçek hikayesi 1/5
• Bir delinin günlüğü 4/5
Qiymətləndirməmi tamamilə ikinci hekayə üzərindən edirəm.
İlk hekayə; Ah Q’nun gerçek hikayesi
Açıqca ilk hekayə kitabın dominant hissəsi olsa da bəyənmədim. Sonunu çox rahatlıqla təxmin etmək olurdu. Düşündüyüm kimi də nəticələndi. Obrqzdan çox zəhləm getdi ki bu da yazıçının çoz yaxşı iş çıxardığını göstərirdi. Rütbələrə həddən artıq çox yer verilmişdi.Həralda o dövr çinliləri üçün bubu oxumaq daha maraqlı olardı.
İkinci hekayə; Bir delinin günlüğü
Kitabı alarkən ilk diqqətimi çəkən mövzuların adları oldu. Sonra isə açıqlaması. Çox möhtəşəm idi. Daha çox oxumaq istəyərdim. Qısa olduğundan tez bitdi.
Yazıçı hamının özünü yemək istədiyini düşünən obrazın gündəliyinin dili ilə yazır. Digər insanlar isə onun dəli olduğuny düşünürlər. Başlanğıcda onun sağaldığını vurğulanır. Mövzu olaraq sətiraltı yamyamların həyatsız insanlar olduğu ancaq başqalarının həyatı ilə qidalandıqları və bunun bir “dəlinin” dili və paranoyası gözündən anlatılır. Amma həmçinin kitabın bəyəndiyim tərəfi olaraq yamyamlığı iki budağa ayırmağı idi. Burada real yamyamlıqdan da olduqca bəhs edilirdi. Aclıq dövründə satılan uşaqlar, tarixi məsələlər, cəzalar və hətta dərman, mistik inanclar kimi mövzulara da toxunulmuşdu.
Bir yandan insanları yemek istiyorlar, öte yandan başkaları tarafından yenmekten de korkuyorlar, bu yüzden birbirlerine son derece şüpheli ve korku dolu gözlerle bakıyorlar. ...Oysaki bu düşüncelerden bir kurtulsalar, akıllarını toplamak, çalışmak, yürümek, yemek yemek, uyumak, yani yaşamak nasıl rahat olur! Üstelik bu sadece bir başlangıç, bir dönüş noktası. Ama onlar yani babalar ve oğullar, ağabey kardeşler, kocalar ve karılar, arkadaşlar, öğretmenler ve öğrenciler, birbirine düşman ve yabancı insanlardı, hepsi bir araya toplanmış, birbirlerini teşvik
ediyor, birbirlerini kontrol altında tutuyor ve bu adımı atmayı ölümüne reddediyorlardı.
Belki de hala insan eti yememiş çocuklar vardır, değil mi?
Çocukları kurtaralım…
• Ah Q’nun gerçek hikayesi 1/5
• Bir delinin günlüğü 4/5
Qiymətləndirməmi tamamilə ikinci hekayə üzərindən edirəm.
İlk hekayə; Ah Q’nun gerçek hikayesi
Açıqca ilk hekayə kitabın dominant hissəsi olsa da bəyənmədim. Sonunu çox rahatlıqla təxmin etmək olurdu. Düşündüyüm kimi də nəticələndi. Obrqzdan çox zəhləm getdi ki bu da yazıçının çoz yaxşı iş çıxardığını göstərirdi. Rütbələrə həddən artıq çox yer verilmişdi.Həralda o dövr çinliləri üçün bubu oxumaq daha maraqlı olardı.
İkinci hekayə; Bir delinin günlüğü
Kitabı alarkən ilk diqqətimi çəkən mövzuların adları oldu. Sonra isə açıqlaması. Çox möhtəşəm idi. Daha çox oxumaq istəyərdim. Qısa olduğundan tez bitdi.
Yazıçı hamının özünü yemək istədiyini düşünən obrazın gündəliyinin dili ilə yazır. Digər insanlar isə onun dəli olduğuny düşünürlər. Başlanğıcda onun sağaldığını vurğulanır. Mövzu olaraq sətiraltı yamyamların həyatsız insanlar olduğu ancaq başqalarının həyatı ilə qidalandıqları və bunun bir “dəlinin” dili və paranoyası gözündən anlatılır. Amma həmçinin kitabın bəyəndiyim tərəfi olaraq yamyamlığı iki budağa ayırmağı idi. Burada real yamyamlıqdan da olduqca bəhs edilirdi. Aclıq dövründə satılan uşaqlar, tarixi məsələlər, cəzalar və hətta dərman, mistik inanclar kimi mövzulara da toxunulmuşdu.
Bir yandan insanları yemek istiyorlar, öte yandan başkaları tarafından yenmekten de korkuyorlar, bu yüzden birbirlerine son derece şüpheli ve korku dolu gözlerle bakıyorlar. ...Oysaki bu düşüncelerden bir kurtulsalar, akıllarını toplamak, çalışmak, yürümek, yemek yemek, uyumak, yani yaşamak nasıl rahat olur! Üstelik bu sadece bir başlangıç, bir dönüş noktası. Ama onlar yani babalar ve oğullar, ağabey kardeşler, kocalar ve karılar, arkadaşlar, öğretmenler ve öğrenciler, birbirine düşman ve yabancı insanlardı, hepsi bir araya toplanmış, birbirlerini teşvik
ediyor, birbirlerini kontrol altında tutuyor ve bu adımı atmayı ölümüne reddediyorlardı.
Belki de hala insan eti yememiş çocuklar vardır, değil mi?
Çocukları kurtaralım…
January 1, 2026
Giray Fidan'ın sunuş yazısını sevdim diyebilirim. Özellikle oradaki 'Demir Ev' metaforunu.
Oradaki anlatılanlara göre yazar, "Uykudaki Çin toplumunu uyandırmak için kaleme aldığı yazılarında avazı çıktığı kadar bağırmayı tercih ediyor. Kurgu ile kendi hayatından izleri ustaca harmanlayarak aktarıyor."
Kitaptaki karakteri hiç sevmedim, bu yüzden hayatını da pek merak etmedim ama okudum yine de. Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ndeki Zebercet karakterini anımsattı bana.
Oradaki anlatılanlara göre yazar, "Uykudaki Çin toplumunu uyandırmak için kaleme aldığı yazılarında avazı çıktığı kadar bağırmayı tercih ediyor. Kurgu ile kendi hayatından izleri ustaca harmanlayarak aktarıyor."
Kitaptaki karakteri hiç sevmedim, bu yüzden hayatını da pek merak etmedim ama okudum yine de. Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ndeki Zebercet karakterini anımsattı bana.
July 11, 2016
Strange book
It is difficult to appreciate thos kind of story
It is difficult to appreciate thos kind of story
November 5, 2025
çok akıcıydı ama hikayesi garipti
Displaying 1 - 17 of 17 reviews
















