Ah efendim insanların hakikatleri kabuldeki inatlarını bilirsiniz.
*
Kaderine razı olanın gemisi batmaz.
*
İnsan bir konu üzerinde derinlere daldıkça o konu zihindeki eski berraklığını da kaybeder.
*
Niçin böyle, faydalı, ciddi makalelerin alıcısı yoktu? Sağlam ve bilimsel hiçbir temele dayanmayan, hemen her gün, fikir ve üslup bakımından aynı basit ve sıradan biçimde tekrarlanan yazıları kötü bir alışkanlıkla okuyorlar, bu basit ve sıradan yazıların okuyucuları ilk bakışta anlaşılmayan bir tamlamaya, yabancı gelen bir söyleyişe, anlaşılması için zihinsel çaba gerektiren cümlelere rastlamaktan adeta korkuyorlar. Zihin de kullanılmayan başka bir organ gibi zayıf düşeceğini bilmeyerek bilgilerini artıracak, zihinlerini kuvvetlendirecek ciddi biçimde okumaya üşeniyorlar…
*
Kuvveti olan haklı oluyor. O derecedeki acizlere, zayıflara hakkı en kuvvetli olan kimse o dağıtıyor. Kuvvetlinin fikri hak oluyor. Zayıf biri kuvvetlinin fikrine hak olarak kabul etmek zorunda bulundukça hürriyet ve adalet sağlanmış olamaz. O kuvveti imkan derecesinde herkese dağıtmak yolunu bulmalıdır…
*
Kendilerinin dışında kalamadığı bir tehlikede başkalarını korkutmaya uğraşmak bir tür aptallık değil mi?
*
Fakat ne olursa olsun yalan değildi. Yalan olmayan şey hakikat değil midir? İnsan topluluğu içinde itiraf edilir taraf çoktur. İnsanların aklı henüz her gerçeği kabullenecek derecede gelişmemiştir. Lakin gerçeği görenler, kendi zararlarına bile olsa onu yapmaktan çekinmeyerek işlerini geliştirmeye uğraşmaktan geri kalmamalıdırlar. İtirafı zor olan hakikatlerin saklanması da daha zordur…
*
Herkes anladı ki meğerse insanların iyiliği ve mutluluğu böyle tam bir hürriyet ve eşitlikte imiş. İnsanlar neden şimdiye kadar bu büyük gerçeği anlamamış da varlıklarını birbirine karşı kötülükte, savaşta, kan dökmekte görmek gibi yanlış bir yola gitmişler? Medeniyetin, gelişme düşüncesinin amacı birbirini öldürmeye uğraşmak mıdır, yoksa kardeşliğin kurumasına çare aramak mı? Neden insan öldürmek tekniğinde en usta olan, savaş aletlerini en iyi yapan milletler en medeni, en ileri sayılıyorlar? Şimdiki milletlerin hiçbirisi meğerse medeni sıfatına layık değilmiş… Düşünülürse kan dökmek bakımından bugünkü ileri insanların mağaralarda, taş kovuklarında, adete inlerde yaşayıp da üzerlerine saldırdıkları avlarını tırnaklarıyla, dişleriyle paralayarak yiyen vahşi atalarından çok farkları yok…
*
Hanımefendi!
Atı alan Üsküdar’ı geçti. İleri sürdüğünüz her türlü şiddetli yasaklarınıza rağmen ben sizi sevdim. Seviyorum… Hayatım boyunca seveceğim. Bu oldu bitti. Gönlüm sizi bir kere bütün maddi ve manevi güzelliklerinizle şairliğin en yüce mertebesine çıkardı. Kalbimin tahtına oturttuğum büyüleyici meleği oldunuz. Artık oradan sizi hiçbir şey… Hiçbir kuvvet indiremez…
Size karşı gönlümde parlayan sevdayı dondurmak, söndürmek için çirkin bir kız olduğunuzu söylüyorsunuz… Ben sizi görüp de güzelliğinize tutulmadım ki… Sizi görmeden manevi cazibenize tutularak sevdim. Fiziksel özelliklerinizin artık önemi kalmadı… Karakterinizi beğendim. Yüzünüz her ne olsa kabulümdür. Siz bana fiziksel olarak değil, ruhen göründünüz. İnleyen ruhunuzdaki yaraları okudum, gördüm. Aynı hastalığa yakalandığımızı anladım. Niçin ruhlarımızı bu ikizliğinden faydalanıp da fiziksel olarak da birleşmeye atılmayalım?
Hanımefendi dünyada mutluluk denilen şeyin manası tamamıyla kuruntudan ibaret bir boş söz değilse işte onun en aşikar yüzü, böyle birbiriyle kaynaşabilen ruhların birleşmesinden oluşan haldir. Dünyada felaketlerin çokluğuna oranla, mutluluğun pek az olduğunu görüyoruz. Bize yönelen bu mutluluğu kaçırmayalım. Bu fırsat her zaman ele geçmez…
İnsanların çoğu zaman mutluluktan yoksun kalmaları, onun hangi tabiat kanunu üzerine kurulduğunu bilmemelerinden ileri gelir. Elden geldiği kadar felaketten kendini korumak saadeti tarif eden en güzel yorum sayılabilir. Aslında mutluluk o kadar büyük ve o kadar küçük bir şeydir ki buna sahip olan bazı kimseler bunun kendilerinde varlığından haberdar bile değildirler. Onu özelliklerine zıt şekillerde tasarlayıp arayarak bozup dururlar.
…
Siz o kadar yaman bir eleştirmensiniz ki, şu satırlarda her kelimemle ayrı ayrı alay edecek kim bilir ne kadar potlar, çelişmeler bulup çıkarırsınız. Siz kendiniz, ‘Ben çirkin bir kızım,’ diye feryat edip dururken benim hala ‘şu kağıt güzel parmaklarınıza dokunmadan önce’ türünden cümlelerle bilmezlikten gelişime kim bilir ne kadar tutulursunuz. Rica ederim insaf buyurunuz efendim. Mademki sizi görmeden sevdim, çirkinlik konusundaki açıklamanız da beni bu sevdadan vazgeçiremedi. Bu ‘sevdim’ sözüne ne kadar gücenirseniz güceniniz, artık bu kabahati bir kere işledim. Bu oldu, bitti. Yüzünüzü değilse bile elinizi olsun güzel olarak hayal etmekte bini mazur görün. Şairce yaratılışımı da bu kadarcık olsun bir yetkiden alıkoymayınız.
İrfan Galip
*
Aşk denilen şey meğer ne şiddetli bir ruh fırtınasıymış! Görmeden sevilen bir güzelin sevgisi böyle aklı çileden çıkaracak dereceyi bulursa karşılıklı ateş alanların hali acaba ne derece yakıcı olacak? Sevilen bir hayal insanı bu hale getiriyor, bir gerçeğin ateşine yürek nasıl dayanacak?
*
Hayalin tadı gerçeğe dönmesinde değil, o ilk şeklini korumasındaymış.