Gerçek yaşamımız, bilincimizde kurguladığımız yaşamdır belki de. İçinden akıp geçtiğimiz sokaklar, alanlar, meydanlar, gitgide birer imgeye dönüşerek, zihnimizde kendi "çarpık" gerçekliklerini kurarlar. Ses ve görüntü bulutları arasında ilerlerken, farkında bile olmadan, nesnelerle edimler arasında kendimize has ilişkiler kurarız. Her şeye gelip bir büyük imgeye dayanabilir. Demir Özlü, Öteki Günler Gibi Bir Gün'de kentlerde bir uçtan bir uca sürüklenen bireylerin çarptıkları imgeleri öykülüyor aynı zamanda. Bir rastlantı, bir görüntü, affedilmez biçimde, uzun zamandır anlamlandırmaya çalıştığınız soruların cevabı olabiliyor.
Sözgelimi, sokakta gözünüze çarpan herhangi bir "büyük kız", bir görüntü olmanın ötesine geçip zihnimizde asal bir yer kaplayabiliyor. Her bir öyküde imgeler, düşüncenin sınırlarında, belki o sınırları aşıp, gerçekliğe katılıyor.
Özlü'nün tanıklıklarından beslenerek öykülere akan yaşamlar, gerçekliğin birden fazla yüzünün olabileceğini düşündürüyor. Kim bilir, yazının içindeki yaşamdır belki de aslolan...
Demir Özlü, öykü ve roman yazarı Tezer Özlü'nün ağabeyidir.
Ödemiş İstiklâl İlkokulu, Ödemiş Ortaokulu, İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nde (1953) okudu. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm Dergisi ve daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı. 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1961-1962 arası Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde Felsefe okuduktan sonra Türkiye'ye dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Metodoloji Kürsüsü'nde 4 yıl asistanlık yaptı. Siyasal eylemleri nedeniyle işine son verilince avukatlık yapmaya başladı. 1969'da "Sakıncalı" olarak askere gitti ve yedeksubaylık hakkı elinden alınarak Muş'ta çavuş olarak askerlik görevini tamamladı. 1971'deki askeri müdahaleden sonra bir süre tutuklu kaldı. 1979'da Stockholm'e yerleşti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarıldı. Türkiye'ye 1989'da dönebildi. Bu tarihten beri Stockholm ve İstanbul'da yaşıyor. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm, daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı. Öykü, deneme, eleştiri ve çevirileri Mavi, A, Pazar Postası, Yeni Ufuklar, Soyut, Somut, Yeni Edebiyat, Gösteri ve Adam Öykü dergilerinde yayınlandı. 1980'den sonra roman, anlatı, anı ve gezi kitaplarına ağırlık verdi.
Kitapta en çok dikkatimi çeken Cıbranlı Halit Bey’in Ölümü öyküsü oldu. Kitap, bu öykünün hatırına beş yıldızı hakediyor.
Öteki Günler Gibi Bir Gün kitabında yer alan Cıbranlı Halit Bey’in Ölümü öyküsü, Demir Özlü’nün Muş, Varto’da askerlik yaptığı dönemde edindiği deneyimlerden süzülen bir anlatıdır. Özlü’nün kent izlerini sürmedeki ustalığı, mekânın hafızasına dair sezgileri ve insanı mekânın canlılığıyla birlikte düşünmesi bu öyküde belirginleşir.
Öykünün daha ilk cümlelerinden itibaren insan hafızası, kentle birlikte yürüyen bir varlığa dönüşür. Coğrafi sınırlar aracılığıyla insanların maruz kaldığı ayrımlar görünür kılınır. Bu durum, resmi tarihin çerçevesiyle örtüşen bir eşgüdümlülük yaratır. Yazar, egemen tarihten uzak durmaya çalışsa da anlatısını ilk anda resmi ideolojinin belirlediği adlar ve sınırlar içinde kurar.
Batı-Doğu ayrımı bu noktada tersyüz edilir. Özlü, Cıbranlı Halit Bey’in ölümünün Batı için bilinmeyen, Doğu içinse kolektif hafızaya kazınmış bir olay olduğunu vurgular. Böylece öykü, kentsel bir hafıza aktarımı olmanın ötesine geçerek tarihsel belleğin kapısını aralar.
Bu kesişim noktası, öyküde bir nesne üzerinden somutlaşır: kalpak. Varto depreminden sonra Pakistan’dan yardım olarak gönderilen kalpakların herkesin başında dolaşması, Cıbranlı Halit Bey’in tarihsel kişiliğine dolaylı bir gönderme niteliği taşır. Deprem sonrası yıkımı ve mekândaki değişimi anlatırken, devletin tutumuna yönelik örtük bir eleştiri de dile getirilir.
Özlü, kalpağı anlatının merkezine yeniden alarak derinliği artırır. “Yarbay Halit” değil, “Cıbranlı Halit Bey” vurgusuyla, egemen adlandırmayı bilinçli biçimde dışlar. İdamdan sonra açık artırmayla satılan kalpak ve kılıç, hakim tarihin yazılı geleceğini sembolik olarak yerle bir eder.
Resmi tarihin “geri dönülmez” diye çizdiği geçmiş çizgisi, halkın yaşattığı hafıza sayesinde hakiki biçimde varlığını sürdürür. Bu hafıza, Kürt halkının gelenek ve kültür sınırlarını belirler. Kalpak ve kılıcın Kürt beyleri tarafından satın alınması, bu bağlılığın arka planda sessizce asılı kalışını simgeler.
Öyküde çizilen gelenek ve kültür motifi, Muş, Varto, Bitlis hattında dönüşüme uğrar. “Hakikat bizden kaçamaz” ifadesi, hem geleneğin kendi varlığına hem de onu devralanların söylemine yaslanan bir gerçekçilik taşır. Doğruluğundan çok inanılırlığı önemsenen bu anlatı, hafızanın tarih karşısındaki direncini gösterir.
Sonuç olarak Cıbranlı Halit Bey’in Ölümü, egemenin zafer anlatısı içinde ezilenin geleneğine yöneltilmiş saldırıyı açığa çıkarır. Demir Özlü, bir nesne ve bir şahsiyet üzerinden bu geleneği yeniden canlandırmaya çalışırken, resmi tarihin çerçevesine alternatif bir bakış ekler. Bu bakış, nihayetinde ezilenin kendi kültürüyle kurduğu hafızanın hakikatine ulaşır.
Demir Özlü’nün hikâye kitabı (1974) • Ondört hikâye. Bir giriş bölümü görünümünde Sokaklarda Bir Avlu "durmadan sokakları anlatmak isteyen bir yazar”ı tanımlıyor. Hikayeci, on yıl kadar önce tanımıştır bu yazan: Yirmi ya da otuz yaşlarında, gür kara saçlı bir adam. Sonra asıl hikâyeler başlıyor: Her günü öteki günler gibi tekdüze, kendi kendisiyle çekişme halinde; rahatına, keyfine, değişik kadınlarda cinsel açlığını gidermeye düşkün; en pahalı otel ve kahvelerde yaşamak, oturmak olanaklarına sahip ve bunları davalarını benimsediğini ileri sürdüğü devrimcilere bir hakaret gibi açıklayan bir beyzadenin çağdan kopmuşluğu, bocalayış ve bunalımları anlatılıyor hikâyelerde. Tam bir "anlatma"da değil bu. Karanlığın ardında bir yarı aydınlık gibi, özellikle Ötedeki Ülke hikâyesinde bu genç, kendi kuşağının hesaplaşmasını yapıyor, kendini aklamaya çalışıyor. Kitabın, olayı belirgin tek hikâyesi Cıbranlı Haiit Bey’in Ölümü’dür. Halit Bey, orduda yarbay rütbesindeydi, Kürt’tü, o zamanki Kürt isyanlarıyla irtibatı var diye, Bitlis çarşısında asılmış, sonradan açık artırmaya çıkarılan kalpağı, o zamanki para ile seksen altına satılmıştır.