İnsan kırk yıllık arkadaşının kitabını nasıl tanıtır? Hele de başından beri bu yazma serüvenine yakından tanıklık etmiş ise.
Şunu hemen ifade edeyim: İlhami Algör, ilk kitabı Müzeyyen...'de ve ikinci kitabı Albayım...'da dile öyle meftun ki, onu en çapkın, en kıvrak, en konuşulur, en akıcı haline öylesine sokmak istiyor ve başarıyor ki, arada, romanlarının kurgusunu ihmal edebiliyor. Ama bunun çok da önemi yok. Barthes, Proust için şöyle demez mi: “Canım sıkıldığında açıyorum rastgele bir sayfa, okuyorum”.
Açın İlhami'nin kitaplarından bir sayfa: “Oh! dünya varmış,” diyecek, neşeleneceksiniz. Ama isterseniz hüzünlene de bilirsiniz. Demek istediğim edebî demokrattır İlhami Algör, seçenek sunar. Bu mizacı ile ilgilidir. Her şeye mesafelidir. Kendine dahi. Kalfa ile Kıralıça'da ise, “üfür üfür ipe diz” tekniğini kullanmıştır. Kitap ne mi anlatıyor? İpten ne alacağınıza bağlı...
"1955 Suriçi istanbul doğumlu. 76'da Ankara'ya siyasal bilgiler basın yayın yüksek okulu'na (şimdi Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) okumaya gitti. 83'te döndüğünde Suriçi'ni terk edip Beyoğlu'na çıktı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku adlı ilk kitabında, Galata Kulesi'nde Müzeyyen'e sarılırken atılmış bir tirad'da kahramanının ağzından Suriçi'nden özür diler. Süha Arın, Can Dündar ile belgesel filmler yaptı. Her yere burnunu soktu. Vietnam'a gitti geldi. Halk arasında "doktor" ve "projeci" olarak bilinir. 50 yaşına geldi, adam olamadı. Olacağı da yok." - İlhami Algör
Hevesle ve heyecanla elime aldığım bir kitabın hayalkırıklığı yaratmasından daha kötüsü, o kitabın bir üçlemenin -hem de ilk iki kitabını evire çevire, tekrar tekrar okuyup da doyamadığım bir üçlemenin- son kitabı olmasıdır.
Yazarın, kitabın "üfür üfür ipe diz tekniği ile yazılmış serbest bir eser" olduğunu kitabın hemen başında itiraf etmesi de, üfürüp ipe dizdiği tarihi hikâyelerden çıkardığı pek şahane politik sonuçlar da, büyük eserlere yaptığı göndermeler de, tüm yolların Müzeyyen'e çıkması da kurtarmıyor. Kalfa ile Kıralıça baştan sona bir sukutuhayal ve anlaşılan, yazdığı karakter gibi yazarın kendisi de "rüzgarı kendinden menkul uçurtmanın teki..."
Ilhami Ağbinin ilk okuduğum kitabı; Erdal Abi'nin yeni filminde oynadığı Müzeyyen'di. Şimdi de Kalfa'yı okudum. Açıkçası bunu daha çok beğendim; takip etmekte zorlandım biraz. Tarihi karakterlere, olaylara göndermenin binbir çeşidi var kitapta; hepsini yakalayan zaten kendinden geçer mest olur muhtemelen. öte yandan; "boş gezenin boş kalfası A. Hermesi Bey, nam-ı değer Çarşılı Deli Abbas", diye başlayıp, beşiktaş'ta, nişantaşı'nda, söke'de, mısır'da, uzak doğu'da dolaşıp gene benim evimin çevresinde biten bi kitap okuduğum için; nasıl desem, hem de benim jenerasyonum işte bu, birtakım argo göndermeler olsun, tepkiler, hikayelendirme yöntemleri olsun; benim bu kitabı zaten okumam gerekiyormuş. belki bidaha bidaha okumam da gerekiyordur ama okumam muhtemelen tabi.
Akış olarak arada kopmalar barındıran ama kesilmeden okunan yerlerinde güzel bir heyecan barındıran aforizmaları ile öne çıkan bir kitap. Üçlemenin 2. kitabını okumadan okudum maalesef. Hikayeden kopmaya başlanılan yerlerde kalfa ile kıralaça arasındaki minik atışmaları kitabı ayakta bilhassa okunur kılmış.
Hocam konu bütünlüğü ağlıyor tuvalete gidebilir miyiz? Okuduğum ilk İhami Algör kitabı bu olsaydı eminim başka kitabını okumazdım. Bir yıldızın bile fazla sayılabilecek bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum.
İlhami Algör'ün en az zevk alarak okuduğum kitabı oldu. Çok fazla çağrışımsal geldi bana, tıpkı Tutunamayanlar'ın türkü bölümleri gibi zorladı beni. Dili gene akıcı ama konuyu çok dağınık buldum.