Lev Tolstoy, Savaş ve Barış’ı ve Anna Karenina’yı dünya edebiyatına kazandırdıktan sonra, 51 yaşında hayatına dönüp bakar ve yaşamının anlamdan yoksun olduğunu fark eder. İtiraflarım, büyük Rus yazarın estetik ideallerin peşinden gitmeyi bırakıp dinî ve felsefi meselelere yönelişine dair öngörülerle dolu, kısa ama çok güçlü bir kitaptır. Bir anlamda Tolstoy’un manevî orta yaş krizini anlatan İtiraflarım son derece özgün ve etkileyici bir metin olmasının yanında, hayatın anlam ve değeri üzerine yazılmış en önemli eserlerden biridir.
Tolstoy’un “İtiraflarım” kitabı benim için sarsıcı ve bir o kadar da gerçek bir deneyimdi. Onun kendi hayatına, düşüncelerine, inanç krizine ve varoluş sorgulamasına tanıklık etmek, insanın kendisiyle yüzleşmesine sebep oluyor. Tolstoy’un, hayatının belli bir döneminde maddi başarıya, şöhrete ve aile saadetine ulaşmasına rağmen derin bir boşluğa düşmesi, aslında çoğu insanın içinde taşıdığı ama dile getirmeye çekindiği o “anlam arayışı”nı gözler önüne seriyor. Okurken şunu hissettim: Tolstoy, bütün maskeleri atıp çıplak bir ruh gibi karşımıza çıkıyor. “Hayatın anlamı nedir? Neden yaşıyorum? Ölüm karşısında bütün uğraşlarım boş değil mi?” sorularını öyle içten soruyor ki, onun zihnindeki karmaşa bana da bulaştı. En çok etkilendiğim kısım, Tolstoy’un aklıyla dini reddetmesi ama bir yandan da kalbinin ve ruhunun sürekli bir inanç arayışında olmasıydı. Yani kitap, sadece bir inanç sorgulaması değil; aynı zamanda akıl, kalp ve ruh arasındaki çatışmanın da hikâyesi. Bu da bana, insanın en dürüst haliyle aslında hep bir arayış içinde olduğunu düşündürdü. Kitabı bitirdiğimde, Tolstoy’un yaşadığı sancıları kendi hayatımla kıyasladım. Çünkü biz de bazen rutinlerimizde boğuluyor, küçük mutluluklarla avunuyoruz ama derinlerde hep “daha büyük bir anlam” arıyoruz. Onun bu çıplak itirafları bana yalnız olmadığımı hissettirdi.
Benim gibi Anlam Arayışı yüksek biriysen ve okumadıysan, tavsiye ederim. Çok tanıdık, Schopenhauer'ın idealizmi ile mut(lu/suz)luk felsefesinden Nietzsche'in hiçliğine, oradan Budizm'in farkındalık ilkesine, oradan Rûmi'nin birleştiriciliğine, çok fazla benzerlik bulacaksın. Ve sonunda "haşa, kendimi Tolstoy'a denk mi görüyorum" diye de kuşkulanacak, kibir küfrüne batmış olman riskiyle korkacaksın.. Ama ennnn sonunda, en "sentez"inde, seni kendine çıkartan okumalardan biri olacak, eminim. Bana böyle oldu çünkü......
Günün birinde "beni ben yapan kitaplar" adı altında yazarsam, aralarında olacak bir kitap.....
Birkaç alıntı: "Ne istediğimi kendim de bilmiyordum; hayattan korkuyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum, ama yine de hayattan bir şeyler bekliyordum." "Akla dayalı bilgi beni yaşamın anlamsız olduğunu kabul etme noktasına getirmişti. Hayat akışım durmuştu ve kendimi öldürmek istiyordum. / Ben de yaşamın anlamını anladığım sürece yaşıyordum. Öteki insanlarda olduğu gibi, bana da yaşamın anlamını ve yaşama imkanını veren inançtı." "Tanrı'yı arayarak yaşadın mı, bir daha Tanrısız yaşayamazsın." "Sevdiğin insanları kaybetmeye alıştığın zaman, hayatı önemsememeye başlıyorsun."
Hepimiz yaşamımızın bir parçasında anlam arayışına kapılır ve bir anlam bulabilmek için ölesiye çırpınırız. Çoğu insan anlam'dan yaşamın sürekliliği ve kapital sistemin rüzgarına kapılıp sıyrılır ve sürdürür. Bazılarımız kapılacak şey bulamaz ve anlam da bulamadığından yaşamın sürekliliğine yetişmek ve yaşama katılmak için psikiyatri kliniklerini çare edinir. Bazılarımız ise varoluş saçmalığına dayanamayıp yokoluş'u benimserler. Tolstoy'un anlam arayışı diğer insanlarınkinden farklı değil, hüznü ve çaresizliği benzersiz değil. Bence tüm anlamarayıcılar adına yazdığı okunmaya değer bir kitap. anlamarayıcılar'a selam olsun!