İnsanları mekanın içine çeken hikayeler vardır. Aslında her mekan unutulma kaderini yaşamaya mahkumdur. Unutmadıklarımız mekanı bezeyen anılarımızdır. Özlem duyulan, aranan, istenen hep o geçmiş zaman anılarının mutlu dakikalarıdır. Ali Bektaş’ın romanındaki mekan ise özlenen zamanın güzel bir dekoruna dönüşen Ankara’dır.
Ankara ciddi duruşu, devleti temsil makamında oluşu, Anadolu’nun kalbine yerleşmesi gibi farklı yönleriyle ismini duyanın zihninde değişik akisler oluşturan bir şehirdir. Ama Ankara’ya yüklenen anlam onun durduğu yerden farklı bir şekilde konumlanmasını da sağlar. Yani edebiyatın bakış açısı onu yeri gelir romantizmin merkezine yerleştirir. Hem neden olmasın ki bazı şehirlerin “Aşıklar Şehri” gibi bir yaftalamaya maruz kaldığı dönemimizde gerçek aşkın bulunduğu yere değer kattığını kim inkar edebilir?
Deyim yerindeyse Ali Bektaş’ın romanı “Gün Yüzü” ilk aşamada Ankara’nın soğuk yönlerini ısıtır. Bir gönül macerasının başlangıcı, gelişimi ve sonucu satırlardan çıkıp okuyanın içini ısıtır. Aşığın kelamı tabidir ki diline yansır. Hani “aşk adamı söyletir” derler ya o minvalden çıkan şiirsel dil okurun dimağında güzel anıları uyandırmaya başlar. Aslında okurun beklediği de budur. Okunan her satırın bazı duyguları harekete geçirmesi istenir. Donmuş anıların hafızanın buzluğundan çıkarılıp görsel bir tahayyül şölenine dönüşmesi için okunan bir aşk hikayesinin serencamı yeterlidir. Çünkü isimler farklı da olsa aşkın işleyişi her yürek için aynıdır. Kaderin çizdiği hayatların çakışması sonrasında gerçekleşenlerin farklılıkları, edebiyat, çok varyasyonlu bir dünyaya çevirse de yüreğin yüreğe bakışı hep aynıdır.
Gün Yüzü, aşkın iç sesini vermeye namzettir. Zira romanın kahramanı Umut duygularını en saf haliyle günlüğüne döker. Günlüğün sayfaları aşkın doğal, arı ve umut dolu halinin güzel bir yansımasıdır. Böylesine saf duyguların kalıp kalmadığı tartışılır. Ama aşk ancak, sevgiye vefa göstermekle, idealize edilen bir boyuta ulaşabilir. Sevginin karşılıklı kayıpları ise platonik melankolileri doğurur. Bu dalgalanmalı ruh halini yansıtmak kolay değildir. Çünkü hayatın değişkenliği aşk grafiğini yolundan saptırabilir. Rastlantısal, hesapsız, garip, görülmemiş değişkenlerin işin içine dahil olması aşkın kimyasının bozulmasına bile neden olabilir. Bektaş gönül dalgalanmalarına kaderle şekil verirken Umut’un ruh halini çok iyi yansıtır. Yazar Umut’un dünyasında geçmişle geleceği anıların yordamıyla çok güzel kaynaştırır.
Her ne kadar gönül, aşk ve zihin bağlamında anlatıcının dili çözülmüş olsa da Umut’un dünyası sadece sevdadan ibaret değildir. Zira içinde bulunulan toplum, aşkı bir dünya fantezisine dönüştürecek kadar yoğundur. Bu aşamada Bektaş; dünyadan kopmayarak, ülkenin olumsuz havasını, yazdığı pasajlara yedirir. Burada yazarın toplumcu yönü öne çıkar ki aydın bilincinin göstermesi gereken erdem de budur. Sosyal bilincin gelişmediği karakterlerin aşka deva olacağını düşünmek ise hayaldir. Bu açıdan Bektaş’ın Umut karakteri okuyanın kendisinde bir şeyler bulacağı bir kahramandır.
Tabiî mesele aşk olur da sözler şiire kaymaz mı? Bektaş’ın yazını aşka dair güçlü bir şiirsellikle akar. Umut’un günlüğüne yazdığı satırlar manzumeyi andırır. Türkçenin aşkı anlatmaya muktedir bir dil olduğu Bektaş’ın sade, açık ve duygu dolu dilinden anlaşılır.
Sonuç olarak, aşk insan hayatının en tatlı evresinde kaçamayacağı bir duygu… Kalbin içinin dışa döndürülmesi her ne kadar kolay gibi gözükse de kendi içerisinde bazı zorlukları taşıdığı malum. Çünkü duygular bireysel bir zeminden neşet ettikleri için kişisel olanı çözümlemek kimi zaman zordur. Bektaş’ın eserinde bir aşığın güzel bir ruh çözümlemesi vardır. Aşk temasının her okura cazip gelmeyeceğinden hareket edilirse, Bektaş’ın güçlü edebi dilini farklı temalarla göstermesi beklenti dahilindedir. Zira bu güzel Türkçe, kurgu ve olay örgüsünden bağımsız okunmayı hak edecek bir lezzet içermektedir.