“Herkes hayretle bu kıpkırmızı yüzlü gence bakıyordu. O, esrarlı bir dil konuşan ellerini sazın üzerinde hareket ettirmeye başlamış ve gözlerini yere yahut kucağından fırlamak ister gibi sıçrayan sazına dikmişti. Pek az bir duraklamadan sonra, bu sefer başını kaldırmadan, daha yavaş fakat eskisi kadar tatlı ve derinden gelen bir sesle şunları okudu: Sekiz yıldır uğramadım yurduma / Dert ortağı aramadım derdime / Geleceksen bir gün düşüp ardıma / Kula değil, yüreğine sor beni.”
Yalnızca romanlarıyla değil öyküleriyle de Türk edebiyatının en özel isimlerinden biri olduğunu bize gösteren Sabahattin Ali 1936-1937 arasında yazdığı öyküleri içeren Ses’te sıradan insanların etrafında şekillenen, birbirinden vurucu ve yürek dağlayan beş hikâye anlatıyor.
Bir hayat kadınının hayatına dokunduğu hasta ve beş parasız bir adam, Ankara-Konya yolunda karşılaştığı bir çobana gaddarca davranan bir mühendis, bir kanunsuzun peşinde kanun dışına kayan jandarmalar, müzik okuluna girmek için çaresizce çabalayan Sivaslı Ali, sevdaları ile geçirecekleri on beş güzel gün uğruna hayatları heba olan iki insanın hazin öyküleri bu kitapta bir araya geliyor.
Sabahattin Ali Ses’te toplumcu gerçekçiliğin Türk öykücülüğündeki doruklarına ulaşıyor.
Sabahattin Ali (February 25, 1907 – April 2, 1948) was a Turkish novelist, short-story writer, poet, and journalist.
He was born in 1907 in Eğridere township (now Ardino in southern Bulgaria) of the Sanjak of Gümülcine (now Komotini in northern Greece), in the Ottoman Empire. He lived in Istanbul, Çanakkale and Edremit before he entered the School of Education in Balıkesir. Then, he was transferred to the School of Education in Istanbul, where he graduated in 1926. After serving as a teacher in Yozgat for one year, he earned a fellowship from the Ministry of National Education and studied in Germany from 1928 to 1930. When he returned to Turkey, he taught German language in high schools at Aydın and Konya.
While he was serving as a teacher in Konya, he was arrested for a poem he wrote criticizing Atatürk's policies, and accused of libelling two other journalists. Having served his sentence for several months in Konya and then in the Sinop Fortress Prison, he was released in 1933 in an amnesty granted to mark the 10th anniversary of the declaration of the Republic of Turkey. He then applied to the Ministry of National Education for permission to teach again. After proving his allegiance to Atatürk by writing the poem "Benim Aşkım" (literally: My Love or My Passion), he was assigned to the publications division at the Ministry of National Education. Sabahattin Ali married on May 16, 1935 and did his military service in 1936. He was imprisoned again and released in 1944. He also owned and edited a popular weekly newspaper called "Marko Paşa" (pronounced "Marco Pasha"), together with Aziz Nesin.
Upon his release from prison, he suffered financial troubles. His application for a passport was denied. He was killed at the Bulgarian border, probably on 1 or 2 April 1948. His body was found on June 16, 1948. It is generally believed that he was killed by Ali Ertekin, a smuggler with connections to the National Security Service, who had been paid to help him pass the border.[2] Another hypothesis is that Ertekin handed him over to the security services, and he was killed during interrogation. It is believed he was killed because of his political opinions.
Sabahattin Ali's 100th birth anniversary was celebrated in Bulgarian city Ardino in March 31, 2007. Ali is a well-known author in this country because his books have been read in schools in Bulgaria since 1950s.
•Büyük şehir bütün karmakarışıklığı, sonsuzluğu içinde milyonlarca insan ve macera saklıyordu. Esmer taş duvarları aşan bir muhayyile için bunun tasavvuru bile korkunçtu. Fakat bir insan kalbi bu şehirden daha karmakarışık, daha uçsuz bucaksız değil miydi?
Okuduktan sonra üzerine çokça düşündüğüm bir kitap oldu. Bir sebebi de Sabahattin Ali’nin ne zaman adı ile karşılaşsam hissettiğim mahcubiyettir... ‘Sabah Yıldızı’ isimli belgeselinden yazarımızın çocukluktan itibaren iyi bir okur olduğunu öğrenmiştim. Sabahları okula giderken sokak lambasının altında kitap okuduğunu ve sabah yıldızı lakabını böyle aldığını da. Kitaptaki beş öyküden özellikle ilk ikisinde güçlü bir evrensel toplumsal eleştiri mevcuttur. Yerel yaşam dünyanın her yerinde karşısına çıkan yeni karşısında mahçup ve bu yeni nedense hep anlayışsız ve hep bir tehdit. Kadını sessizliğe gömen eril güç bir gece yarısı kapıyı çalar, açlık sizi şehrin sokaklarında süründürür ve aşkta verilmiş ve tutulmayan sözü unutmayın ki bazıları affetmez. Diğer üç hikayede duyacağınız sesler bu cümlelerde gizli. Unutmayalım ki mahcubiyetimiz bitmesin Sabahattin Ali yaşadı! Okunmalı!
Elinizden bırakamadan okuyacağınız öyküler. Okuduktan sonra bir yere bakıp, bir süre düşüneceğiniz, günümüze geldiğinizde fark göremeyeceğiniz öyküler.
Yaşadığımız topraklardan bir şeyler okumayı çok seviyorum. Sabahattin Ali’nin bu eserinde de beş farklı öyküye tanıklık ediyoruz. Aşk uğruna yapılanları okuyup, insanlığımızdan bir kez daha utanıyoruz. En sevdiğim kesinlikle “köpek” oldu. Son sayfa o kadar vurucu ve gerçekti ki. İşte Türkiye dedim. Bu kadarız dedim. Üzüldüm bir kez daha halimize.
SES / SABAHATTİN ALİ 1937'de Sabahattin Ali'nin yayınlanan son öykü kitabı. Ses, Ali'nin 1936 - 1937 yılları arasında yazdığı hikayelerden oluşuyor. Bazı hikâyeler mutluluk üzerinedir, bazıları mutsuzluk… Bazı hikâyelerde sadece iyiler vardır, bazılarında sadece kötüler… Bazı hikâyelerse hayata kulak verir. İyiliğe ve kötülüğe, mutluluğa ve mutsuzluğa dair ne varsa yazılıdır onlarda. Tıpkı kendimizi bulduğumuz, yaşamın aynası bu öykülerdeki gibi… (Arka Kapak) Kitapta; Ses, Köpek, Sıcak Su, Mehtaplı Bir Gece, Köstence Güzellik Kraliçesi, Çirkince, Apartman, Gramofon Avrat ve Bir Mesleğin Başlangıcı adlı öyküler var. İlk öykü kitaba adını veren 'Ses'. Bu hikayenin başlangıcı bana Sabahattin Ali'nin sonunu hatırlattı. Bir kamyon arızasının onlarca değişik sonucu olabilir; öyküde olduğu gibi boşa çıkan umutlar ya da Sabahattin Ali'nin başına geldiği şekilde kaybedilen hayatlar... Bir de gündemi sarsan kamyon kazaları var tabii... Çirkince adlı hikayede; "İçinde vücutları ve ruhları güzel insanların yetiştirildiği Gymnasium'un mozaikleri, şimdi birbirini kovalayan keçilerin tırnakları altında dağılmaktaydı. Coşkun bayramların, spor oyunlarının kutlandığı Hypodrom'un göbeğine muhacirler tütün ekmişler, kenardaki kuru yapraklı bir çardağın altında sıtmadan titreşerek yatıyorlardı. Sayısı bir zamanlar bin üç yüzü geçen ve bugün elimize ancak elli kadarı gelebilen o harikulade tragedya ve komedyaların oynandığı tiyatronun geniş ve serin artist gardıropları şimdi tek tük gelen seyyahlarla, buraya yerleşmiş olan birkaç aileye ve keçi çobanlarına kenef vazifesini görüyordu." paragrafını okuyunca içim acıdı. Çocukluğumdan beri anlamadığım bir şey; insanlar neden tarihi eserleri korumaz da zarar verir? Tarihi surlara ev yapmak; camiden çini, mermer, kandil çalmak!!! Cahillik mi yoksa bizde çok eser var nasılsa diye önemsemek mi? Gene aynı öyküde; 1940'larda Çanakkale'den Selçuk'un köyüne gidişlerini anlatıyor. Çanakkale'den gambotla Bandırma'ya, oradan trenle İzmir'e, orada bekleyip Aydın trenine. Tren Selçuk'ta bozulunca köye at arabası ya da at ile devam. Okurken ben yoruldum. O dönemde her gün her yöne tren yok; at / at arabası ile olmayan patika yollarda seyahat. Bir yerden bir yere gitmek günlerce süren eziyet. Günümüzde her şey hızlı ve rahat olduğu halde biz insan oğulları gene de şikayet edecek bir şeyler buluyoruz. Bu öyküde beni düşündüren çok şey var. " Bu kadar güzel bir yere nasıl olup da 'Çirkince' adını verdiklerine çocukluğumdan beri şaşar dururdum." Cümlesi de hep düşündüğüm bir konuya parmak basmış. Mahalleden, köye, köyden kasabaya bu isimler neye göre veriliyor? 22 sene boyunca değişik zamanlarda ( yaz -kış, gece -gündüz, hafta içi - hafta sonu) geçtiğimiz ıssız / sessiz olan bir köye neden 'Şenköy' demişler anlamadım... ( Şenköy, Çınarcık - Esenköy arasında ) Bir şey daha söylemeden geçemeyeceğim. Senarist Ayşe Sasa ve yönetmen Yusuf Kurçenli'yi tebrik etmeden olmaz. 3,5 sayfalık Gramofon Avrat öyküsünden 88 dakikalık film çekmişler. Yetenek bu olsa gerek... Film, 1988 yılında 7. Uluslararası İstanbul Film Festivali / Jüri Üstün Başarı Belgesi almış. 'Ses'ten tınılar: 🔊 Mühendis ise birdenbire müthiş bir hiddete kapılmıştı. Adi bir çobanın karşısında yalvarır gibi sözler söylemiş olmak ona tahammül edilmez bir izzetinefis yarası gibi görünüyordu. (Köpek) 🔊 O zaman derhal her şeyi anlar gibi oldu. Bu hal, sonun yaklaştığına alametti. Artık ölmekten başka yapılacak şey kalmamıştı. Bunu gayet sakin karşılıyor, mümkün olduğu kadar sıkıntısız bir şekilde bu dünyayı bırakıp gitmek istiyordu. (Mehtaplı Bir Gece) 🔊 Hayatımda hiçbir erkeğin bir kadına bu kadar isteyerek, bu kadar deli gibi bu kadar yeis içinde baktığını görmemiştim. Hiçbir şey sormaya cesaret edemedim. (Köstence Güzellik Kraliçesi) 🔊 Bir akşam olsa, bir eve gitse, bir arka üstü yatsa ve karısı ile küçük kızına şöyle göğsünü kabarta kabarta bir bağırıp çağırsa!... (Apartman) 🔊 Ne kadın ona, ne o kadına bir laf söylemiş değildiler. Aylardan beri onun doru atları ve hafif arabası kadını birçok yerlere götürdüğü, birçok yerlerden, bazen arkalarından atılan kurşunlara rağmen selametle evine getirdiği halde belki bir kere adamakıllı birbirlerinin yüzüne bakmamışlardı. (Gramofon Avrat)
Bazılarını sanırım diğer kitapların içinde okumuştum. Ama tekrar tekrar okunacak, yaşamın içinden, çok doğal, sanki yazar gerçekten yaşamış gibi güzel öyküler.
Her biri kısa ve vurucu sayılabilecek beş hikaye, açıkçası Ses ve Köpek hem sahicilikleri hem de barındırdıkları hislerle okuyucuyu daha sıkı kavrıyor. Satır aralarında Sabahattin Ali’ye özgü nüansları görmek güzel hissettiriyor.
Sabahattin Ali'nin, dokunaklı ama gerçekçi öyküleri akıcı ve bir o kadar da okuma keyfi veriyor. Ses, Köpek, Sıcak Su, Mehtaplı Bir Gece ve Köstence Güzellik Kraliçesi isimli beş öyküsünün yer aldığı kitabın ana temalarının yoksulluk, aşk ve ekonomik eşitsizlik olduğu söylenebilir. Okudukça içine alan, incelikli bir anlatımı var. Evrensel konuları yerelleştirmedeki ustalığı hayranlığımı kazanıyor her seferinde...
Sondaki hikaye kurk mantollu maddonna nın paralel evreni gibi birşey di ama 10 numara kitap aynı zamanda ilk hikayede sayesindede leylim ley türküsünün sabahattin ali nin şiiri olduğu ögrenmiş oldum :)
İçe dokunan, düşündüren, kısa ama bir o kadar etkileyici hikayeler.
"Biliyor musunuz, bir dakika, hatta bir saniyede verilen veya verilemeyen bir karar, bir tereddüt anı, insanın hayatı üzerinde ne uçsuz bucaksız neticeler doğurabiliyor."
i think this one was my least favorite yet out of all i've read from sabahattin ali but the last two stories were amazing so it still gets a four star from me
Kronolojik devam ettiğim Sabahattin Ali okumalarımda henüz bitirdim Ses’i. Her geçen eserinde kalitenin bir tık daha arttığını görebiliyorsunuz. Hikayeler kendilerini hiç zorlamadan okutuyor, sonunu da merak ettiriyor ama bu merak; serim, düğüm, çözüm sıralamasında düğümün ortalarına kadar falan sürüyor. Sonrasında hikayede ne yaşanacağını çok rahat anlıyorsunuz ve bu heyecanı bir tık öldürüyor. Bunun sebebi benim bu tarz hikayeleri çok okumuş, filmlerde ve dizilerde çok izlemiş olmam mı bilmiyorum ama başka da şikayetim yok.
“Fakat o sesin bizim üzerimizde bu kadar kuvvetli bir iz bırakmasında onu dinlediğimiz gecenin hiç tesiri yok muydu acaba? Mehtap! Şırıltısı kâh duyulan, kâh kaybolan küçük dere... İki dağ arasında uzanan kıvrıntılı dar vadi ve nihayet hiç beklemediğimiz bir amele çadırından tabiatın içine yayılıveren bir ses... “
Ayın şavkı vurur sazım üstüne, Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne Gel ey hilâl kaşlım, dizim üstüne, Ay bir yandan, sen bir yandan sar beni.
Son öykü dışında bütün öyküler insanın yüreğini dağlıyor. Kitaba adını veren Ses isimli öyküde geçen türkü sözleri Leylim Ley türküsüne ilham vermiş, hatta sözler direkt oradan alınmış. Kitabı Sabahattin Ali'nin ölüm yıl dönümünde okumak da farklı duygular yaşattı bana. Keşke bu kadar erken kaybetmeseydik bu kadar insan olan bir yazarımızı.
Sabahattin Ali'nin pek çok eserini okumuşumdur ve hala keyifle okumaya devam ediyorum. Hikayeler kimilerine göre olaysız geçebilir ama bu benim sevdiğim bir yönüdür açıkçası. Olayları ve acıları abartmadan olduğu gibi insanların yüzlerinden hareketlerinde çıkartabiliyoruz okurken.
Döndüm daldan kopan kuru yaprağa / Seher yeli, dağıt beni, kır beni / Götür tozlarımı burdan uzağa / Yârin çıplak ayağına sür beni. / Aldım sazı çıktım gurbet görmeye, / Dönüp yâre geldim yüzüm sürmeye, / Ne lüzum var şunu, bunu sormaya, Senden ayrı ne hal oldum, gör beni …. ——————————————————————— Fakat etrafımdaki evler üstüme yıkılacak gibi canlandılar, sokaklarda yuvarlanan tramvaylar, otobüsler, telaşlı insanlar hep birden bana doğru koşmaya başladılar. Kaçacak bir yer aradım. Girmek isteyerek koştuğum gazinoların içinden doğru fışkıran kalabalık kokusu ve insan gürültüsü beni geri fırlattı … Büyükşehir beni sarmıştı ——————————————————————— Büyükşehir bütün karmaşıklığı, sonsuzluğu içinde sessiz sessiz uyuyor ve koynunda birbirine benzemez milyonlarca insan ve macera saklıyordu. Esmer taş duvarları aşan bir muhayyile için bunun tasavvuru bile korkunçtu. Fakat bir insan kalbi bu şehirden daha karmakarışık, daha derin, daha uçsuz bucaksız değil miydi?
Sabahattin Ali' nin ilk okuduğum eseri olan Ses beş kısa öyküden oluşuyor. 🎵Sivaslı işçi Ali 'nin çadırından sazının teline vurarak çaldığı Leylim ley'i ve tenor sınavına giriş hikayesini Ses öyküsü ile, 🐕Sırf eğlence olsun diye yolda duran mühendisin köyde iki köpeğiyle çobanlık yapan genç ile karşılaştıktan sonra yaşananları Köpek öyküsü ile, 👩⚕️Bir ihbar üzerine eve gelen jandarmanın kadını konuşturma hikayesini Sıcak Su öyküsü ile, 🌌İleri derecede hasta beş parasız bir adamın hayat kadını ile karşılaşmasını ve sonrasında gelişen olayları Mehtaplı Bir Gece öyküsü ile, 👸Kaderin ızdıraplı bir şekilde tekrar bir araya getirdiği iki sevgiliyi Köstence Güzellik Kraliçesinin öyküsü ile, 😢Sizler de benim gibi tek solukta okurken şaşıracak, duygulanacak boğazlarınız düğümlenecek , belki de içiniz buruk hissedeceğiniz.!
Sabahattin Ali, yurtdışında eğitim görmüş ve ülkesinde dönerek hizmet etmiş ancak muhalif yanı sebebiyle hayatı boyunca hep izlenmiş zaman zaman hapis yatmış, Türk Edebiyatı’nın güçlü bir kalemi. Ölümü de bu takiplerden bunalması sonucu kaçmaya çalışırken gerçekleşiyor ve mezarının yeri dahi bilinmiyor. Bu kadar girizgahı şu cümle için yaptım aslında, özellikle hikayelerinde hep bir yarım kalmışlık, eksik kalan bir taraf var. Yaşayarak duyguları tecrübe eden insanların bunları çok daha güzel ifade ettiklerine inanan biri olarak Sabahattin Ali’nin kalemi de bu yüzden bu kadar güçlü diye düşünüyorum.
“…. ve bu ayağı gayet küçük bir hareketle yerden kalkıyor ve tekrar parkelere dokunuyordu. O zaman içimde bir şeyin burkulduğunu hissettim. Genç adamın bütün yeisi, bütün inkisarı, bütün kırılan ümitleri bu ufak ayak hareketlerinde kendini gösteriyordu. Vücudunun her tarafına hakim olan, yüzünün en ufak ürpermesiyle bile içindekileri dışarı vurmayan, gözleri sonsuz bir derinlik ve sukunet içinde yumuşak bir ışıkla parlayan bu adam, farkında olmadan kendini sağ ayağının bu minimini ve sinirli kımıldamasıyla boşaltıyordu. Öörümde hiçbir insan yüzü, hiçbir ağlayış bana bu kadar acı, bu kadar manalı görünmemişti.”
Daha iyi Sabahattin Ali’ler okudum. Bu sebeple zorlama bir üç yıldız verdim. 2026 yılının ilk haftasında kitap bitiremezsem paniğiyle bu minicik öykü kitabını seçmiştim bilemezdim bu kadar yürek dağlayan öyküleri olabilirceğini. Yani eleştirmek kimin haddine. İyi okumalar.
“Hayatında yalnızlıktan başka bir şey görmediği için müthiş yalnızlığının farkında bile değildi. Etrafından gelip geçenlere, herhangi ecnebi bir maddeye, bir duvara, bir ağaca, bir köpeğe bakar gibi düz, alakasız belki biraz çekingen nazarlar fırlatıyordu.” (syf. 47)
Sıradan insanları okurken, daha içten bir dil bekliyorum ben. Açıkçası çok uzak ve dışarıdan bir anlatımdı, okumak çok zordu benim adıma. Ses hikâyesi dışında hiçbir hikâyede kendimi heyecanla okurken bulamadım. Sabahattin Ali'nin okuduğum üçüncü kitabıydı ve uzun bir süre de yeni bir kitabını alacağımı sanmıyorum maalesef.
“Büyük şehir bütün karmaşıklığı, sonsuzluğu içinde sessiz sedasız uyuyor ve koynunda birbirine benzemez milyonlarca insan ve macera saklıyordu. Esmer taş duvarları aşan bir muhayyile için bunun tasavvuru bile korkunçtu. Fakat bir insan kalbi bu şehirden daha karmakarışık, daha uçsuz bucaksız değil miydi ?”
İnsan Sabahattin Ali olunca nedendir bilinmez çok ilginç, şaşırtıcı veya sarsıcı şeyler mi bekliyor bilemiyorum ama sadeydi içindeki hikâyeler bana göre. İlk ve son hikâye daha da uzatılsa okurdum onun dışındakiler keyifli gelmedi bana ki zaten hepsi hüzünlüydü.