'' Doktor, Nedret'in her gün oturduğu büyük çamın altındaydı. Ağaç kütüğünden yapılmış kanepelerden birine oturmuş, başını eline dayamıştı. Rengi her vakitten daha ziyade solgun, gözleri ıstırap ve elemin coşkun katreleriyle bugün daha doluydu. Gençliğinin hiç eskimeyen aşkını seneler, ıstıraplar söndürememiş, onu tekrar bu hicran ve aşk diyarına yollamıştı. Bütün etraf, ona mazinin günlerinden bir hasret kokusu serpiyordu. Karşıda uyuyan tepelerin kenarına sığınan köylere bakıyor, bir gün Fikret'le buraları gezmiş olduğunu hatırlıyor, onun şiir ve hülya dolu gözlerinden kendi benliğine doğru akan bir ateşin tatlı sıcaklığıyla ısınan ruhu yanmaya, sevmeye, inlemeye katlanmaktan duyduğu zevkle mestken, bu kendisine hiç bitmeyen ve bitmeyecek gibi gelen hasis bir saadet hissi vermiş olduğunu düşünüyordu. Şimdi...Ağaçlar daha ziyade büyümüş, orman daha karanlık, daha vakarlı bir siyahlıkla derin bir matem hülyasına bürünmüş, tarlalar ekilmiş, ovalar yeşil, kuşlar ötüyor, bulutlar renkli... Heyhat! Hani buranın siyah gözlü, sevdalı kadını? ''