“Hatırlıyorum o günü. Güneş yeni doğmuştu. Cesedim ışıl ışıl parlıyordu. Kardeşim sandım kendimi. Hemen sarıldım. Kafamı ellerimin arasına aldım. Son nefesimi kendi ellerimde verdim. En son kendi yüzüme baktım. Kollarım soru sorar gibi açılmış, saçlarım dağılmıştı. Ne güzel bir gömlek giymiştim o gün. Tenim renklerin içinde parlıyordu. Güzelce uzanmıştım. Boynumda parmak izleri vardı. O izi tanımıştım. Bak demişti, bu senin kardeşin. Hırsızlık yaptı. Beni gösterdi bana. Ölmüştüm. Boynumda bir ip vardı.”
Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümden Beckett'in Molloy'unun tadını aldım. Çürüme, bariz bir çürüme. İkinci bölümde ise bu çürüme karşısında konforu zedelenen sıradan insanların tavrı göz önüne seriliyor. Konforları söz konusu olunca insanların nasıl da dışarıya karşı savunduğu kimliklerini bir kenara bıraktığını enfes bir üslupla ortaya koyuyor. Bu romanda aşk yok, macera yok, içi boş sözler yok; dünyayı saran pisliğin kokusunu içinize çekip kusmak var. Ayrıca kalınca bir kitap olmasına rağmen bir günde bitirmemi sağlayan bir anlatımı vardı. Tavsiyelerden bir tavsiyedir.