Doğayla insan duyguları arasında gizli bir anlaşma var sanırım. İnsan en çok doğada kendinde hissediyor. Doğada hissettiği duygular neyi anlatırsa anlatsın, insann kendine çevrik oluyor sanki. Çünkü doğa da kendine çevrik, kendine dönük, belki ondan... Aklıma Cansever’in mektuplarında geçen bir şiir aklıma geliyor.
Çünkü bir ağaç için ümit vardır
Kesilse yine sürer
Ve onun filizleri eksik olmaz
Kökü yerde kocasa
Ve kütüğü toprakta ölse bile
Su kokusunu alınca filizlenir
Ve bir fidan gibi dal salar
Doğa gibi kendini ve dünyayı anlamaya yardımcı olan bir başka şey(lerde) kitapların sayfaları, filmlerin kadrajları, insanların kelimeleri, kelimelerle bir bütün olan cümleleri.
Farkettim ki insan zaman geçse de ‘insan’ olarak aynı. İyi olanda insan hep; iyi olanı bulmada, izlemede, okumada, dinlemede ve iyiye gitmekte. Bach, Sartre, Bergman, fenomenoloji, Burgazada… Bugün Burgaz’a gittim, dün Bach dinledim, yarın Bergman izleyeceğim. Zaman geçse de, farklı dönemlerde yaşasakta insanın aldığı keyif zaman ne olursa olsun değişmiyor, neyden keyif aldığı hep ayn civarlarda dolanıyor. Bunları Edip Cansever’in mektuplarına atıfla yazıyorum. Hiç bitmesini istemediğim bir kitaptı, bitti.
Mektup okumayı da ayrı seviyorum, insanın en mahrem duygularına, sevdiğine yazarkenki özenine şahit oluyorum. Tek taraflı okuduğumdan belki daha çok bağdaştırıyorum kendimi. Olayları, bağlamı bilmediğimden sadece bir insanın gözünden dinlediğimden hatta hissettiğimden olsa gerek mektubu yazana daha yakın hissediyorum.