“Sana erişmek istiyorum, erişemiyorum. Sanki gözle görünmeyen kuvvetler tarafından şiddetle korunan bir sınırın birimiz bir, diğerimiz öteki tarafındayız. Sana erişmeye imkân bulamıyorum. Bana o kadar yakınsın, yan yanayız ve arada geçilmez bir çizgi var.”
Evet, Ayla ile Osman arasında aşılması güç bir sınır var. Peki, ya aşk? Aşk her zorluğu, her imkânsızı yenemez, her sınırı aşamaz mı?
Suat Derviş en önemli eserlerinden biri olan Sınır’da bu sorunun cevabını arıyor. Farklı sınıflardan, farklı hayatlardan iki gencin, İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde verdikleri bir arada kalma mücadelesini tüm ayrıntılarıyla anlatıyor.
“Suat Derviş’in Romanlarında Kadınlar ve Yoksulluk” başlıklı bir tez de hazırlayan Çiğdem İlker, “Aşkın ve Savaş’ın Romanı: Sınır” başlıklı yazısıyla sizin için romanı derinlemesine inceliyor.
Suat Derviş İstanbul’da doğdu. Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey’in kızı olan Suat Derviş, çocukluk yıllarında özel eğitim aldı. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesi’yle Bilgi Yurdu’nda eğitim hayatına devam etti. Konservatuvar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya giderek piyano dersleri almaya başladı ve edebiyat fakültesine yazılarak felsefe derslerine yöneldi. Konservatuvar eğitimini bırakıp Almanya’daki çeşitli dergi ve gazetelerde yazmasıyla gazetecilik hayatı başladı. 1932’de Türkiye’ye döndükten sonra da Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röpotajları, hikâyeleri, romanları yayımlanarak yazı hayatına devam etti. Reşat Fuat Baraner ile birlikte Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat Dergisi’ni yayımladı. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. 1944 tutuklamaları sırasında eşi Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkûm oldu. Ardından Paris’e giderek 1953-1961 yılları arasında Fransa’da kaldı. 1961’de Türkiye’ye döndükten sonra romanlarının yazımı ve yayınıyla uğraştı. Birçok ilke de imzasını atan Suat Derviş, yazı hayatına adım attığı Alemdar gazetesindeki “Hezeyan” şiiri başta olmak üzere, gerek farklı mahlaslarla gerek kendi ismiyle yazılmış birçok eseri geride bırakarak 1972’de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.
Herkes bir zengin kız fakir oğlan öyküsü yazabilir, nitekim edebiyatımız da Yeşilçam sinema tarihimiz de bu kurgunun farklı versiyonlarıyla doludur. Fakat bu kurguların hiç birinde Suat Derviş'in kaleme aldığı kaskatı gerçekçilikte sınıflar arası farkın, o fark arasındaki aşılması zor, sadece maddi de değil psikolojik unsurları da yoğun olan "sınır"ın tasvirini bulamayız.
Bu öyküler çok büyük bir çoğunlukla "batılılaşmayı yanlış anlamış, züppe, dejenere, çocuğuna karşı ilgisiz zengin aile"lerden birinin evladının, samimiyeti, dürüstlüğü, temiz ahlakı ve dahi "bizden" olan, "hars"ımızın en temiz mümessili olan fukara ailenin, kendisini tertemiz duygularla seven, fakir ama onurlu genç adam/ kadında bulması şeklinde kurgulanır. Odadaki fil, yani sınıf çatışması, bir Doğu-Batı çatışması, batının teknolojisini alaydık iyiydi, ama kötü ahlakını aldık klişesinin örtüsü altına saklanıverir, yok sayılır.
Suat Derviş'in "Sınır" romanını ne zaman kaleme aldığının bilgisine ulaşamadım. Çünkü Remzi Kitabevi Sınır'ı satın aldıktan sonra, uzun yıllar bu romanı basmamış. Fakat Derviş'in romanı 1940larda yazdığı hem romandan, hem Suat Derviş'in biyografisinden anlaşılıyor. En dramatik öykü ve romanlarında bile daima çok örtük bir kara mizah duygusunu muhafaza eden Derviş, Sınır romanını adeta bu klişe "zengin kız-fakir oğlan" klişesiyle alay etmek, böylesi bir kurguda gerçekten olacak olanı ayakları yere basmayan okurun yüzüne vurmak, dahası sonrasında vuku bulacak olan trajikomik sonu bizzat okurun kendisine söyletmek için yazmış ve en keskin dönemeçte de romanını bitirmiş gibi.
"Sınır" da fakir ama gururlu bir genç yok. Aslında gururlu kimse yok. Tutkunun kalemi Suat Derviş, aşkta gururdan bahsetmenin gülünçlüğünü belki edebiyatımızda en iyi bilen kalemdir. Bu romanda ne fukaralıktan ne zenginlikten gelen bir gurur var.
Fakat dahası, zengin bir tütün tüccarının kızı Ayla'ya âşık olan İstanbul hukuk öğrencisi Osman'ın gururlu olabilmek bir tarafa, tutkusunun çılgınlığında onu her gün daha derin bir ahlaki bunalıma düşüren sürekli Ayla'ya yalan söyleme mecburiyeti ve onu, kendisini okutmak için canhıraş bir çaba içinde vücudunu mahveden büyük fedakarlıklarda bulunan tütün işçisi annesi Şirret Şaziye'den, yaşadığı muhitin insanlarından yabancılaştıran, onu kendi uydurduğu yalanlara bile samimiyetle inanmaya sürükleyen patolojik bir yan var.
Osman'ın gururunu yutmasının yegane sebebi aşkının tutkusu değil, Osman fakirliğinin utancını gizlemek için bile isteye her geçen gün gururundan, hatta insanlığından daha fazlasını vermeye katlanıyor. Onun aşkı yalnız Ayla'nın şahsına, güzelliğine, mizacına yönelik değil. Osman, Ayla'nın çevresini saran tasadan ve ızdıraptan azade dünyanın geçici bir süreliğine de bir parçası olmaya, bu geçici sürenin kendisine verdiği huzura aşık ve uyuşturucu bağımlısı gibi ona bağımlı. Romanda Suat Derviş'in Osman'a da söylettiği gibi Osman Ayla'nın dünyayı ve ızdırabı tanımamasına âşık.
Romanda Suat Derviş Ayla'yı da hoppa ve züppe bir kız olarak tasvir etmiyor. Bilakis Osman'ın söylemleri ve edimleriyle çelişen hareketleri yalanlarını takiben kafasında oluşan kuşkular, gördüğü kabalık karşısında Osman'ı değil kendini suçlamalar, hiç de "batılı" falan değil, yaşadığımız toplumun dayattığı cinsiyet ilişkilerinde bugün bile gayet güncel, "yerli ve milli (!)" kadın tepkileri. Ayla dejenere değil, Ayla sadece dünyayı tanımıyor, fukaralık ne bilmiyor.
Dolayısıyla bulunduğu sınıfın tüm önyargılarını, değerlerini aşarak ve ailesini de karşısına alarak Osman'a gitmeye, onunla evlenmeye karar verdiğinde, annesiyle birlikte her gün yiyeceği ekmeği, arağına giyecek çorabı bulma derdinde Osman'la kurmayı tahayyül ettiği gelecek şöyle bir şey:
"Senede elli tuvalet yapmaya ne lüzum var? Senede 5-10 elbise insana yeter de artar bile. Bir iki odalı küçük bir ev, mütevazı bir maaş. Büyük ziyafetlere, garden partilere veda. Bu o kadar müthiş bir şey değil. Eğer gezmek isterlerse ayda bir iki defa otellerin çaylarına giderler. Bu da kâfi değil mi?..... Akşamları evlerine dönerler. Beraber. Küçük evlerine. Küçük bir evleri olur, değil mi? Bir iki odalık bir apartman. Ayla küçük ve mütevazı bir yuva düşünüyor. Pencerelerinde kreton basmasından perdeleri olan, parkeleri gıcır gıcır parlak, beyaz çiniden yapılmış küçücük mutfağının rafları irili ufaklı prıl pırıl tencerelerle donanmış küçük bir apartman. Belki bir de kuş kafesleri, bir de kedileri olur. Kuş kafesi ve kedi böyle mütevazı evlerin dekoruna ne kadar yakışır! Yerlerde Avrupa halıları. Onlar daha ucuz değil mi? Evet! Ayla hayatını küçültmeye, en alçak ve sefil bir mertebeye inmeye razı. Hiç bir şey istemiyor. Dallı kretondan bir sabahlığı olsun. Uzun saplı bir süpürgeyle belki kendisi bile evini süpürür. Hem ne olur? Daimi bir hizmetçi bile tutmasalar, her gün sabahları işlerini görmeye gelecek bir gündelikçi bulamazlar mı?"
İşte Ayla'nın hayallediği "düşebileceği en alçak seviye" bundan ibaret. Oysa "senede beş on kat elbise neme yetmiyor" dediğinde, Osman'ın annesi Şaziye ayağında papuçsuz tütün fabrikalarında iş kovalıyor, Osman 5 yıldır bir palto alamadığından arkadaşının paltosunu onunla ortak giyerek idare etmeye çalışıyor. Ayla aptal ya da dejenere değil, sadece tecrübesizlikten fukaralık tahayyülü, idraki bu kadar. Ve biz Ayla'nın "aşk kadını" teyzesi Meziyet Teyze'nin aşk nedir hakkındaki attığı tirattan da biliyoruz ki, Ayla'nın fukaralıkla ilgili idraki tamamlandığında, çoktan tutkusunun bedensel hazlarına da kavuşmuş da olduğundan aşkı bitip tükenmiş olacak ve o zaman gerçekliğin çıplak, beton zeminine gümleyecek.
Fakir ama gururlu genç hikayesi boş, bomboş diyor Suat Derviş bu romanda anlattığı öyküde bize özetle. Gurur bile belli bir refah seviyesinde olmayı gerektiriyor, yani para olmayınca gururdan bahsetmek de boş ve hatta üst sınıf saçmalığı. Bu açıdan Suat Derviş'in zengin kız fakir oğlan hikayesi, bize Yeşilçam dramalarını değil, Bong Joon-ho'nun Parazit filmini anımsatıyor ve Derviş bu romanı Parazit filminden 70 küsur yıl önce yazmış.
İlave bir not: Roman tüm İstanbul gençliğinin İkinci Dünya Savaşı'nın her an patlak vermesini beklediği yıllarda geçiyor. Gençler birer ikişer askerliğe çağrılıyorlar. Türkiye savaşa girecek mi girmeyecek mi endişesi had safhada. Avrupa'dan gelen haberlerin İstanbul'un fakir, orta ve yüksek sınıftan gençlerince nasıl algılandığını bu romandan okumak çok hoş.
Bir yanda kulağını radyodan bir an bile ayıramayan ve savaşın getireceği felaketlerin farkında olan, Osman'ın can dostu gazeteci Muhsin, öte yanda savaşta kaybedebileceği hayatın, gençliğinin ve belki de servetin farkında, endişe içinde olan yüksek sosyete gençleri ve telaş telaş Avrupa sefaretlerindeki dostlarına son kıyafet siparişlerini vermeye yarış eden sosyete hanımları, öte yanda da savaşta göstereceği bilmem hangi kahramaklıkla şöhret ve servete konabilme hayallerine düşen ve romanda "en alttakiler"i temsil eden Osman. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayan gençliğin olmayacak hayallerin peşinde hayatlarını gasp etmek, onları kandırmak ne kadar da kolay Derviş bu hikayenin içinde onu da gösteriyor.
Sınır, Son Telgraf'ta 14 Ağustos 1943 ile 2 Ocak 1944 arasında 137 tefrika olarak yayımlanmış. Derviş, en önemli eserlerinden biri olan Sınır'da; "Aşk her zorluğu, her imkansızı yenemez, her sınırı aşamaz mı?" sorusunun cevabını arıyor. Kitabın sonunda; Çiğdem İlker'in kaleme aldığı "Aşkın ve Savaşın Romanı: Sınır" adlı Suat Derviş, romanları ve Sınır ile ilgili çok güzel, bilgilendirici bir inceleme yazısı var. Daha önce okuduğum üç kitaptan sadece 'Şoför Mustafa'nın sonundaki "Birbirinden Doğan Kadınlar ve Romanlar" başlıklı Serdar Soydan incelemesini beğenmiştim, bu inceleme de içerik açısından doyurucu ikinci yazı oldu. Sınır, Ayla ve teyzesi Meziyet'in aşk ile ilgili sohbetleriyle başlasa da İkinci Dünya Savaşı'nın karanlık günlerini arka plan olarak anlatıyor. Ayla ve Osman'ın aşkı eşliğinde, savaşın ülkemizdeki etkilerini, fakir ve zengin kesimlerdeki farklı yansımalarını aktarıyor. Tütün Kralının kızı ile tütün işçisinin oğlunun aşkı... Ezen ve ezilen sınıfların temsilcileri, zıt kutuplar birbirini çekermiş. Tüm çatışmanın sebebi sınıf farkı, ama öyle bir fark ki en dip ile en zirve; aradaki mesafe kapanabilir mi? Romanda işlenen sadece farklı sınıflara mensup kişilerin aşkı değil; Osman ile Muhsin'in dostluğu, Şaziye'nin oğlunu okutmak için katlandığı zorluklar, okuyamadıkları için çalışmak zorunda kalan çocuklar, üç - dört ailenin paylaştığı bakımsız ahşap evler, çirkef suları ve tozun karıştığı yaz kış çamur olan sokaklar... Diğer tarafta ise kaloriferli, bahçeli kışlık köşkler, sahilde yazlıklar, rutin misafir günleri, evde çalışan yardımcılar, devamlı servis edilen içecekler, lezzetli yemekler, çay sofraları, partiler, özel dikim kıyafetler, yumuşacık koltuklar, basınca ipek denizinde yürüyormuş hissi veren halılar... Derviş sınıf faklarını anlatırken orta sınıfı da unutmamış, Osman'ın çocukluk arkadaşı Muhsin romanda orta sınıfın temsilcisidir. Memur çocuğudur, gazeteci olarak Dünya Savaşı ve ülkenin durumu, geleceğine karşı duyarlıdır, Osman'ın hayalperestliğine karşı gerçekçidir. Muhsin ve ailesi kendi halinde, geçinmelerine yeten gelirleriyle orta halli yaşayıp giderlerken, savaşın getirdiği yükler ve amansız bir hastalığa yakalanan babasının tedavi masraflarıyla dar boğaza düşmüşlerdir. Ayla, yaşadığı çevre dışında hayatın gerçeklerini görmemiş, başka yaşam koşullarını bilmeyen, para için değil aşk için evlenmek isteyen, ailesi tarafından kısıtlı çevrede tutularak fanusta yaşatılan zengin ailenin tek kızıdır. Osman ise bu çevreye girmek, nefret ettiği muhitinden kurtulmak için aşkın yeterli olduğu hayaline kapılmıştır. Zenginlerin arasına girebilmek içinse çocukluk arkadaşı Muhsin'in kuzeni Nejat'ın askere giderken bıraktığı kıyafetleri kullanır. Ama palto problem olur. Osman'ın dört yıl süren palto problemi bana Gogol'un "Palto"sunu anımsattı. Aşk ta yalan, sınır olur mu? Aşk tüm problemleri çözer, sınırları kaldırır mı? Sorun sadece maddiyat mı? Bence değil, maddi yetersizliğin getirdiği, eğitim, kültür, görgü fakları, değişen zevkler, ortak konu olmaması vb... aşılması gereken problemlerde var. Bunlar dışında Osman'ın aşkı gerçek mi? Osman Ayla'yı sevdiğini zannediyor ama bence bilinç altında Ayla'yı değil onun sınıfını, maddi gücünün getirdiklerini seviyor, o yüzden sınır çizip kendi gerçeklerini söylemiyor. Sınır'dan kaçanlar: 🚫 Maksat sevgidedir, sevgiliyi kaybetmek korkunç bir şey değil, yerine bir başkasını kolayca ikame edebilirsiniz. Fakat sevgiyi kaybetmek bu kötü bir şey, sevmek kabiliyetini kaybeden bir insan olarak yaşamak istemem. 🚫 Bütün yorgunluğuna rağmen daha bir saniye gözlerini yummamıştı. ne tuhaf! diye düşündü, büyük sevinçlerin yorgunlukları da, büyük eziyetlerin yorgunlukları gibi insanı uykusuz bırakıyor. 🚫 Biz harbi de, açlığı da, hastalıkları da onların en kötüsü olan ecnebi işgalini de gördük. Biz kendi topraklarında köleleştirilmek istenilen insanoğlunun düştüğü zilleti tattık ve biz yine mücadeleye inandık. 🚫O çocuğunu yükseltmek isterken onu, kendi muhitini ve bu muhit içinde bilhassa anasını da kendisiyle beraber yükseklere taşımak isteyeceğini zannetmişti. O bütün zevklerinden, her şeyden vazgeçerek yalnız oğlunu yetiştirmek istemişti. Halbuki oğlu bütün bu iyiliklere karşılık olarak kendisini istemiyordu.
hikaye klasik zengin kız fakir oğlan. ama geri kalan her şey suat derviş.
ilk kısımda daha çok suat derviş ikinci dünya savaşı'nın hemen öncesini ve savaşa dair düşüncelerini anlatmak istemiş. sanki savaş fon değil de esas konu.
ikinci kısımda bildiğimiz hikaye, iki ucu da bilen bir yazarın gözünden gerçek bir sınıf "sınır"ı.
suat derviş'i bilmeyenler için sonu garip gelmiş olabilir, ama malum kendisi mutlu sonların kadını değil. iyi ki de değil.