"başlangıçta 'yer duygusu' üzerine düşünüyordum," diye başlıyor gürbilek. sunuş bölümünde ortaya büyük-genel sorular atıyor ve sonra kitabın sonuna kadar bu soruların etrafında serbest stil dönüp duruyor. "yer duygusu" demek her şey demek neredeyse. edebiyatın, sanatın tamamı yer duygusuna bağlanabilir. böyle yöntem, biçim kaygısı güdülmeyecek madem, kitabın adı denemeler, kısa yazılar filan olabilirmiş gayet güzel.
kısa yazıların çoğunluğunun lise öğrencileri için örnek okuma parçaları seviyesinde olduğunu da belirtmek gerek. sessizin payı'ndan sonra net bir düşüş bu kitap, gürbikek'in en zayıf kitabı olabilir bu kitap. olumlu tarafı, kolay okunması sebebiyle gürbilek'e yeni okurlar kazandırma potansiyeli olabilir belki. eski bir okuru olarak ben olumsuz bakma hakkımı kullanmak istiyorum.
kitapta çok sayıda yazar çıkıyor karşımıza: benjamin, said, conrad, kafka, pessoa, sebald, nietzsche, deleuze, bizden yahya kemal, tanpınar, cemil meriç, orhan kemal, latife tekin...bu isimlerin çoğu kısa metinlerde görünüp kayboluyor, birkaçı biraz daha fazla yer buluyor ama kitapta hem hacim hem düşünce olarak merkezi denebilecek bir yer tutan başka bir isim var: ayhan geçgin. kitabın hemen hemen ortalarında yer alan ayhan geçgin bölümünden öncesi onun için yazılmış, sonrası da onun etkisinde sönük kalmış gibi. barış bıçakçı var bir de ayhan geçgin'den sonra "fazla" yer tutan.
gürbilek ismini saydığım dünya devlerinden sonra geçgin'e geçerken bir tespit yapıyor. türkçede yer duygusuna dair yazanlardan orhan kemal'i ve latife tekin'i anıyor. bugün orhan kemal gibi yazılamayacağını, latife tekin'deki "biz" kavramının ise yok olduğunu belirtiyor ve ,hop, bugün eşittir ayhan geçgin oluyor tek cümlede. orhan kemal'i bir tarafa bırakalım, latife tekin'in önceki yazdıklarını da. tekin 2018 tarihli iki romanı, sürüklenme ve manves city'i yazmamış sanki. bu iki kısa roman harika bir "güncelleme" ve tam da yer duygusunu merkezine alan bir şimdiki zaman okuması değil mi?..
ayhan geçgin romanlarının ağır bir deleuze etkisinde olduğunu, biçiminin yine bu etkiyle "roman gibi felsefe" olduğunu ve geçgin'in romanlarında yaptığının "düşünce deneyi" olduğunu vurguluyor gürbilek. sonra geçgin romanlarından bol bol alıntıyla başvuruyor. alıntılar "düşünce deneyinin" parçaları olduğu için doğal olarak hakkında söylenebileceklerin tamamını doğrudan söylüyor ve kendi üzerine kapanıyor. gürbilek alıntıları birbirine bağlamakla yetiniyor. alıntılar romanlardan alınmasına rağmen roman cümlesi değil, romanda olması gereken canlılık, ışık, deneyimin izi, esneklik...hiçbiri yok. kalıp kalıp düşünce. gürbilek neredeyse büyüleniyor bundan. şöyle bir şey: deleuze'de "eksik halk" diye bir kavram var mesela, geçgin'in romanında ise, "halk yoktu, halk eksikti" türünden bodoslama bir cümle. gürbilek deleuze'deki kavramı geçgin'de görebiliyoruz diye müthiş bir çıkarım yapıyor. süper.
esnek yorum alanını barış bıçakçı bölümünde buluyor gürbilek. önce güzel tespitler: bıçakçı'nın güzel cümleler, aforizmalar, genellemeler peşinde olup bunu ironiyle frenlemeye çalışan "kederli palyaço" diliyle "suskun anlatılar"ın, "usul usul edebiyat"ın dili arasında yaşadığı gelgitten bahsediyor. kitaplarını bu iki farklı dile göre ayrıştırıyor. sonra konu seyrek yağmur'a geldiğinde gürbilek'in dili değişiyor, tuhaf biçimde duygusallaşmaya başlıyor. "seyrek yağmur'un dağınık fragmanlarını bir yapbozun parçalarını birleştirir gibi okudum ben..." diyor, "bir hikaye değil belki ama alegorinin bazı figürleri belirir gibi oldu..." daha sonra efsane olacak bir cümle: "bir kolay çıkışlar ve inişler çağı. koca göbeğiyle tek tük damlaların peşinde koşan 'kadersiz' rıfat'ın çağı." tespitte çığır açmak bu herhalde. berbat bir romanı bir de yorumla berbat etmek.
plan dışı dağılan her kitap gibi bu kitap da "toparlama" mahiyetindeki birkaç sayfalık bölümle sona eriyor. bu bölümde tekrar devlere ve büyük sorulara dönüyor gürbilek ve sorularla bitiriyor: edebiyat sığınak mı, dil vatan mı, edebiyatta-sanatta bir ikinci hayat var mı?...geçgin yok, bıçakçı yok bu bölümde. olsalar ve hatta gürbilek "çünkü rıfat çağı" diye bitirse güzel olurmuş aslında. seyrek yağmur'u büyük soruların bağlamı içine çekip okudu madem, böyle görkemli bir final gerekmez miydi?..yoksa gürbilek'in yaptığı yanlış bir okuma mıydı?..bıçkakçı'ya, geçgin'e haksızlık olacak kadar yanlış ya da yersiz bir okuma mı?..
gürbilek gibi yetkin bir ismin, bağlam meselesi bir tarafa, daha gerçekçi, daha cesur, daha sert değerlendirmeler yapmasını beklerdim geçgin ve bıçakçı hakkında. odağına bu isimleri aldığı ve bu isimler iyi yazarlarımız arasında olduğu için onlardan bahsediyorum. gürbilek'in seyrek yağmur'u güzellememesi lazım. akıl almaz derecede kötü kitap-kötü yazar üreten bir edebiyatımız var. daha beteri bu kötü kitapları-yazarları besleyen, üreten bir düzen var: herkes kötü olduğunu adı gibi bildiği kitapları övüyor, yazar müsveddesi olamayacak isimleri göklere çıkarıyor. hal böyleyken, beterin beterinin de beteri, seyrek yağmur'un bizzat yaptığı gibi okur sorumlu gösteriliyor mevcut durumdan, okur suçlanıyor. ne için olursa olsun, ne bağlamda olursa olsun bu düzene ortak olmamak gerekiyor. gürbilek'ten beklentim çok mu yüksek, bu kitaptan sonra bilmiyorum.