“Çitler daha da dikkatimi çeker oldu. Hem içe hem de dışa doğru bükülmüş teller ve telleri çevreleyen jiletler. Kuleler, kulelerde bekleyen askerler. Binalar, binalarda bekleyen nöbetçiler. İnsanlar, insanların basında bekleyen insanlar. İnsanların basında bekleyen insanları bekleyen insanlar. İnsanların basında bekleyen insanları bekleyen insanları bekleyen insanlar. Kendi içine doğru kıvrılan bir labirentin tam ortasında olduğumu hissettim.”
Sürekli, kendi ellerimizle çoğalttığımız ve pekiştirdiğimiz sınırların, labirentlerin içinde varolma mücadelesi veren insanlarız. Hem çevremizdekilere hem de kendi zihnimiz için örüyoruz bu duvarları. Keşke Burada Olsaydı bu duvarlarla örülmüş ve okur olarak sınırların iki tarafındayız. Akın Çetin kıvrak dili, kuşatıcı kurgusuyla bize bu olanağı sunuyor. Öte yandan, bizlere labirentlerimizden kurtulma, sıyrılma umudu veren bir roman, Keşke Burada Olsaydı.
İlginç ve kayda değer bir ilk roman ‘Keşke Burada Olsaydı’. Beni tarifi zor bir ruh halinin içine oturttuğunu söylemem gerek ama bunun yanında elime ulaştığına ve okuduğuma da son derece memnunum. Neden memnun olduğumu sorarsanız; benzeriyle karşılaşmadığım bir roman olduğunu söylemek isterim. Yazar, karakteri (belki de yazarın kendisi) üzerinden bizi nizamiyeye götürüyor ama nasıl götürüyor? Sanki nizamiye içinde salınan bir kamera gibi. Anlattığı konulara hem o kadar yakın hem de o kadar uzak ki benzersizliğini bana kalırsa buradan alıyor.
Askerliğimi 2019’un ilk aylarında yaptığımdan dolayı henüz benim için tazeliğini koruyan bir ortama yeniden girmiş, bir askerlik de karakterle beraber yapmış gibi hissettim. Elbette benim tecrübemden çok daha sert ve keskin bir olaylar dünyası var romanda. Askere gitmeden önce kafamda bir beklentiler silsilesi vardı. Asla olmasını beklemeyeceğim beklentilerdi elbette bunlar. Hatta bu yüzden korku ve kaygı bir sarmaşık misali zihnimi örmüş, mevzu bir anksiyeteye bile dönüşmüştü bünyemde. Nizamiyeye ilk giriş anım korkunç bir boşluk duygusu doğurmuştu içimde. Günlerin nasıl geçeceği sorusu, zorunlu birlik duygusuna kendimi nasıl adapte edeceğim kaygısı ve mantıksızlıklara karşı kanıksama yetimi nasıl keskinleştireceğim sürekli kafamda dönüp duruyordu. Bir de üzerine kurmakla yükümlü kılındığım insan ilişkileri, yeniden inşa etmek zorunda olduğum alışkanlıklar vs eklenince iş içinden çıkılmaz bir hale doğru evriliyor gibi gelmişti. Ama insan alışıyor bildiğimiz gibi; her şeye ve her duruma alıştığı gibi buna da alışmanın bir yolunu buluyor. Bulmayanlar için ‘keşke burada olsaydı’ diyoruz zaten. Benim pek travmatik olmayan askerlik deneyimimden son derece travmatik olan romandaki deneyime geçersek eğer, romanın son derece gerçekçi olduğunu söyleyebilirim. Yazar herhalde kendi tecrübelerinden yararlanmıştır diye bu yüzden düşünüyorum, zira son derece güçlü ve ayrıntılı; kurgulanmış gibilikten ziyade yaşanmış gibi duran parçalarla ilerliyor hikaye. Karakterimizin nizamiyeye adım atışıyla başlayan roman, içi boşalmış gibi duran ruhsuz kahramanımızın tüm elinden alınmışlıkla bir rutin tutturmaya çalışmasını izliyoruz. Nizamiyeye gelmeden önce de eksik hisseden bir adam var aslında karşımızda. Askerlik onun muhteşem dünyasını kesintiye uğratmıyor. Zaten belirsizlikler ve başarısızlıklar taşıyor karnesinde. Askerlik tuzu biberi oluyor; nizama gelmesine yardımcı ya da toptan düşman olacak şartları sağlayan bir sistem görevi görüyor sadece. Tabii içinden çıkılamaz ruh hali gibi, girdin mi içinden çıkılamayan kışla kapıları tam olarak mecazi ve gerçek bütünleşmesini sağlıyor. Hem askerlik hem de eksiklik hissi kapan gibi bizi de kıskacına alıyor. Öyle alıştığımız anlı şanlı kahramanlardan biri de olmuyor karakterimiz. Nasıl bir katarsis yaşıyor, bir kırılma noktası var mı, hikayenin dönüm noktaları oluyor mu… tam olarak bilemiyoruz, emin olamıyoruz. Zaten yazar da çok ketum. Bize karakterin zihnine öyle enikonu konuk etmiyor. Bir yere kadar dinliyoruz aklından geçenleri. Daha çok yaşadığı anla ilgili saptamalarından veriyoruz kararımızı. Yoksa bizi köklere kadar indirmiyor. Farkındalığı yüksek her bireyin askerlikte nasıl kolunun kanadının kırıldığını yine farkındalığı yüksek insanlara gösteriyor. Buz dağının görünen kısmı anlayacağınız. Altta kalan daha sert ve soğuk kısmı anlayın artık diyor. Karakter gibi yazarın dili de içine dönük, sakin. Diğer yandan bazı şeyler bağırmadan, sakince söylenince daha güçlü tesir ediyor.
...“İnsan burada kendisini öldürüyordu. Öldürmüyorsa bir şekilde başkaları tarafından öldürülüyordu ve bu durumlarla ilgili sürekli konuşan, nasıl oluyorsa milliyetçilik damarları kabaran birileri oluyordu. Ölüm dillerden düşmüyordu; fikri, türü, şekli sürekli kafalarda dolanıyordu. Ağızda sakız, kafada kancaydı. Sürekli oradaydı, sürekli.”...
Bir şans vermenizi tavsiye edeceğim bir roman ‘Keşke Burada Olsaydı’. Keşke birileri burada olsaydı, keşke bu cümleyi bu minvalde duymak zorunda olmasaydık. Bir ülkenin insanlarına en çok kesik attığı meselelerinden birisi hakkında yazılmış, şarkı tadında bir roman.
Mercanların arasında küçük balıklar vardı En güzelleri el boyunda kavuniçi olanlardı Bir gün bir rüya gördüm o kavuniçi balık benmişim Büyümem beklenmeden afiyetle yenmişim
Başkahramanıyla birlikte 15 ay kadar askerlik yaptığım bir ilk romandı Keşke Burada Olsaydı. Gücünü de buradan alıyor sanırım; Bir kadını o mecrada gezdirirken bağ kurmasını sağlayabilmekten. Akın Çetin'i öykücü olarak tanımıştım dergilerden ama ilk kitabının roman olarak çıktı. Okuyunca da şunu fark ettim, öykücü olmanın avantajlarını gayet iyi kullandığı bir roman yazmış. Özellikle bazı bölümler başlı başına öykü sayılabilir.
Kitabın adı da çok çarpıcı bir anda beliriyor kitapta. "Keşke burada olsaydı" cümlesini okuduğumda epey etkilendim.
Bir fare bölümü var ki, bence kitabın ve anlattığı şeyin en yükseldiği anlardandı. Ve öykü yerine geçebilecek bölümlerden biriydi.
"Parmak ucumu çıkıntılarında gezdirdim. Şarjörü çıkarttım. Dizili mermileri görebiliyordum. Soğuk demir. Parlak. Şarjörü geri taktım. Keyif verici bir çıkırt sesi. Tahir aklımdaydı ister istemez. Nasıl cesaret edebildiğini düşündüm. Elimdeki gibi ufak bir silah da değildi ondaki. Koskoca tüfekti. Eğitimini almıştı. Merminin döne döne geldiğini ve temas ettiği yerde peşinden neleri de sürüklediğini çok iyi biliyordu."
“Çitler daha da dikkatimi çeker oldu. Hem içe hem de dışa doğru bükülmüş teller ve telleri çevreleyen jiletler. Kuleler, kulelerde bekleyen askerler. Binalar, binalarda bekleyen nöbetçiler. İnsanlar, insanların basında bekleyen insanlar. İnsanların basında bekleyen insanları bekleyen insanlar. İnsanların basında bekleyen insanları bekleyen insanları bekleyen insanlar. Kendi içine doğru kıvrılan bir labirentin tam ortasında olduğumu hissettim.”
Romanın sade dili ve anlattığı şey bakımından -kimimiz asker kimimiz asker yakını olarak, hiçbiri değilse de beklemenin ne demek olduğunu çok iyi bildiğimizden- çok fazla kişiye ulaşabileceğini hissediyorum. Dilerim öyle de olur.
İlk kitaplar beni hep tedirgin eder. Bilen bilir en sevdiğim yazarlardan biri olan O. Pamuk'un ilk kitabını bile en son okumuştum aynı tedirginlikten. Yine aynı hislerle okumaya başladım bu kitabı; hem de hiç fikrim olmayan bir konu, askerlik!
Askerlikten hep bahsedilir, psikolojisinin kötülüğü anlatılır ancak yaşamadığımızdan çok bilemeyiz. Ama yazar o kadar net vermiş ki anlayabildim hislerini, korkularını... Karakterin 15 aydaki değişimini de farkediyoruz ayrıca. Özlem'i çok sevdim, mektuplar çok tatlıydı... Not defterine yazılmış gibi, çok yalındı.
"O kadar yalnız hissediyorum ki "Hiç arkadaşı yoktu, yalnızlıktan öldü" yazılı kağıtlar hazırlayıp kütüphanedeki kitapların, kantindeki gazetelerin, yazıhanelerdeki evrakların arasına koymak istedim."
💚 A. Raca, 2019
"Bir sırrım var saklarım ama görünce anlarsınız Yalnız dikkat acımayın acınmak canımı en çok acıtandır." ;)
sade bir dille ve ne yaptığını bilerek yazan, daha önce pek intikal edilmemiş arazileri seçen yazarların eserlerine denk gelince seviniyorum, edebiyatımızın geleceğine dair umudumu canlı tutabiliyorum.
Keşke Burada Olsaydı için omuzların üstünde parlayan üç tam bir yarım yıldız.
Benim gibi askerlikte çok ciddi sorunlar yaşayan, hayatı, geleceği etkilenen biri için gerçekten Akın'ın saf dilini, samimi kurgusunu, aktardığı olayları okumak tuhaf bir deneyimdi; hepsinin altına imzamı atarım. Ne yazık ki ülkemizde askeriyeye girenlerin yaşadığı (özellikle panikatak, uykusuzluk vb.) durumlar, normal olmayan ama nizamiyeyi geçince normal sayılan vukuatlar aynen bu şekilde cereyan ediyor. Bunlar bir yana, bunlara rağmen Akın Çetin'in anlatısı, değinmek istediği mevzuları soğukkanlılıkla (ki zaten askeriyede olan her şey buz gibidir, yaz gününde üşütür, kangren eder) dile getirmesi çok güzel. Her sayfasını oturup yazarıyla kouşmak istiyorum.
Hiç askerlik yapmamış bundan sonra da yapacağını zannetmeyen biri olarak kesinlkle o atmosferin içinde kitap boyunca yaşadığımı söyleyebilirim. Zaman mefhumunu kaybederek okudum kitabı bu anlamda kahramanla özdeşleştiğimi bile iddia edebilirim. Çok iyi bildiği bir şeyi anlatmanın avantajı da vardır belki ama bana askerliği daha önce böyle anlatan biri olsaydı en hevesli dinleyicisi olabilirdim. Sınır çerçeve ve mekan ne kadar askeriye olsa da ve anlatıcı bundan kurtulamamanın sıkıntısını yaşasa da aslında insanlık denen trajikomediye dair çok şey bulunduruyor kitap. Iyi ki okudum dediğim kitaplardan oldu, keşke diyeceğim daha çok yazsa.
Soruyordum ama aslında kendim anlatmak istiyordum. "Benim için bir şeylerin deforme olmasıyla alakalı bir şeydi," dedim. "Çıkardığım sonuç bu. Önce zaman kaydı yörüngeden, sonra da ben. Tam tersi de olabilir." (Sf: 159)
Askerlik anılarını anlatan insanlara tahammülü olmayan şahsıma kendini aynı gün bitirtmiş kitaptır bu. Şafağın saymakla gelmeyeceğine ikna olmuş bir uzun dönemin başından geçenleri, mektuplarını, düşüncelerini ve hislerini anlattığı bir metin Keşke Burada Olsaydı. Savaş sanatına hiç dokunmadan sadece bireylerin kendisine odaklanan, çitlerin arkasındaki Ruhileri anlatan bir kitap.
Çok değişik yerlere gittim sayfalar arasında; güldüm, sinirlendim, gerildim, üzüldüm... Üç farklı kışlanın çarşı iznine çıktığı küçük bir kasabada büyümüş bir kadın olarak arada inatla tuttuğum mesafeyi gösterdi bana Akın Çetin. Yayımlanan ilk eseriyle beni böylesine etkileyen yazara bu vesileyle içten bir "Hoş geldiniz!" demek isterim.
Doğum sonrası uzun süre okuma düzenimi tutturamadım. O dönemde elime aldığım bir kitaptı, bir solukta okumayı hak etse de, yeni bitti. Akın Çetin'in kalemini çok sevdim, yer yer Teoman'dan şarkılar konmuştu metinin içine, aynı kuşaktan olduğumuzu düşündürdü bana, o burukluk ve nostalji hissi iyi hissettirdi. Keşke Burada Olsaydı okuma listenize girmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Daha önce hakkında birşey okumadan aldığım bir kitap, kapağından konunun askerlikle ilgili olduğu anlaşılıyor ama nedense öykü kitabı olduğunu düşünmüştüm, kısa ama güzel bir roman çıktı. Kitabın başlarken, bir dram, sonu gelmez acılarla örülü bir hikaye okuyacağımı sanmıştım, ancak yazar süreci iyisiyle kötüsüyle, ajitasyona girmeden, oldukça gerçekçi anlatmış. Kesinlikle askerlik yapmış olmalı, eğer bu kitabı askerlik yapmadan yazdıysa bir parka ufak bir heykelini dikmek lazım. Bir uzun dönem erin gözünden; askerlik nasıl geçer, fiziksel sınırları nerede başlar, psikolojik sınırları nerede biter merak eden ya da kendi askerlik anılarını tazelemek isteyenlere tavsiyedir. Son not: Kapaktaki kırmızılı kadın kitaba hiç uğramıyor.
Harika bir ilk roman olmuş. Okumaya başlarken bir askerlik hikayesi okuyacağımı sanıyordum ama çok daha ötesine geçebilmiş yazar, tebrik ederim. Herkese tavsiye ederim.
Sayılı günlerin “şafak” niyetiyle sayıldığı, zamanın görünürde herkese yirmi dört saat olduğu ama herkesin kendi içinde tutarsız bir zaman aralığında yaşadığı yer olan askerliği anlatan nitelikli bir ilk roman.
Erkek egemenliğin zirvesidir askerlik. Nizamiyeden içeri girmenizle bu zirvenin iyi kötü bütün haletiruhiyesini solursunuz. Kimi gönüllü gider, kimi kendini zorunda bırakılmış hisseder, kimi de vatanına olan aidiyet duygusunu ilk defa burada yaşar. Nihayetinde vatanın her karışından insan aynı birlikte bir olmayı öğrenir.
Yazar anlatıcının dilinden günlük misali dökülür roman. Travmatize bir süreç yaşar askerlik boyunca. Elden kayıp giden birçok şeyi ve insan olmanın getirdiği yükleri, kazançları katlanarak artan travmatik sürecin içinde size anlatır bütün detayıyla. Askerliğini yapmış olan erkek okurlar ile diğer okurlar arasında okuma sırasında dağlar kadar fark olacağını elbette hatırlatmamız gerekir. Bir taraf tüm olan biteni okurken burada bir dakika duralım deyip etraflıca düşünecek, kendi anılarına dönecek ve anılarıyla belki de hesaplaşmak zorunda kalacak bunu da belirtmek gerekir.
Romanın başlarında yazar anlatıcının aldığı tavır ile sonunda almış olduğu tavır arasındaki farka bakarak aslında insanoğlu için hiç değişmeyen birçok meseleyi askerlik üzerinden anlatıcının ele aldığını görüyoruz.
İnsanoğlu trajedinin dibini sıyırıyor gibi göründüğü/hissettiği hayatının bazı dönemlerinde kendini trajikomik haller içinde bulabiliyor. Bunun en güzel örneğini de yazar bize bu romanında içtenlikle vermiş diyebiliriz.
Romanı keyifle okudum. Gerçekçilik özellikle etkilendiğim kısım oldu. Zaman zaman güldüm, zaman zaman kahramanın ve karakterlerin içinde olduğu çaresizlik, yaşadığı insanî haller beni çok hüzünlendirdi. Diyaloglar fazlasıyla sahiciydi, öyle ki samimiyetin bu romanda beni en çok saran şey olduğunu söyleyebilirim. Daha önce eril dilin kullanıldığı romanlar okumaya yeltenip her defasında yapmacıklık sezdiğim için bırakmıştım. Bence yazarın eril dili samimi şekilde kullanabilmesi bir ustalık. Yine mekâna bağlı olarak ölüm düşüncesinin ağırlık kazandığı romanda bu düşünceyle bağlantılı yan olayların verilişi de ilgi çekiciydi. Bir okur olarak kendi sınırlarımı aştığım bir roman olduğunu düşünüyorum.
Kitabı çok sevdiğim başka bir yazarın (Mevsim Yenice) önerisi ile almıştım. Yazdan beri başladığım kitapları bitiremiyordum. Başlamadan önce de askerlik konulu bir kitap okumak istediğimden pek emin değildim. Başlayınca ise yaratılan dünyaya hiç yabancı hissetmedim ve çok severek okudum. Çok inandırıcı, sade ve doğrudan bir anlatımı var. Okurken kendini başka bir evrende bulabildiğin kitap gibisi yok :)