Zaten benim evim var mıydı, gerçekte hiç oldu mu ondan da emin değilim. Tek bildiğim, herhalde tam da bu yüzden, kendi içimde bir ev kurduyum.
Evet evim var, içimde, benimle her yere gelen bir ev.
Türk edebiyatının en özgün seslerinden biri olan Kürşat Başar,
Aklımda Hep Sen’de yine en iyi yaptığı şeyi yapıyor:
insanın hayat boyu içinde kalmak isteyeceği o anı, gerçek aşkın hikâyesini anlatıyor, kendine has üslubuyla aşka, ilişkilere dair yeni sorular soruyor.
Aklımda Hep Sen günün birinde, seyahate çıkıyorum diyerek birdenbire evini, ailesini, küçük kızını terk edip kendisine bambaşka bir hayat kuran kayıp bir babanın bıraktığı büyük boşluğu nasıl doldurabileceğini bilemeyen Ebru’nun, bilinmeyen bir yere doğru çıktığı tren yolculuğunda anımsadıklarıyla, çocukluktan genç kızlığa evrilme, büyüme, yalan söylemeyi öğrenme, kendini arama, geçmişle hesaplaşma ve hayatının
İstanbul, Ankara, Lefkoşa ve Ağrı - Doğubeyazıt'ta tamamladığı ilk ve orta öğreniminin ardından İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Çeşitli basın kuruluşlarında çalıştı.
1989 yılında yayımladığı Kış İkindisinin Evinde adlı ilk kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandı.
1990 yılında Konuştuğumuz Gibi Uzaklara, 1992'de Sen olsaydın yapmazdın, biliyorum, 1996'da Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları adlı romanları yayımlandı. Yazı ve denemelerinin bir bölümünü İğreti Yaşamlar adlı kitabında topladı. 2003 yılında Başucumda Müzik adlı romanı yayımlamıştır.
Halen televizyon programları yapmaya ve köşe yazıları yazmaya devam etmektedir.Bu siralar ntv de yayinlanmakta olan "Siyaset hakkinda hersey" adlı televizyon programını Ciğdem Anat ile birlikte sunmaktadır.
Nevit'i, Elfe'yi yaratmış bir kalemin, bir neslin altını çize çize defalarca okuduğu, defterlerine yazdığı, ezberlediği o satırları yazan kalemin artık Ebru ve Ferhat gibi dümdüz tiplemeleri, bu sıradan plaj kitaplarını yazmayı tercih etmesi...
Kürşat Başar'ın "Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum" ve "Konuştuğumuz Gibi Uzaklara" romanlarıyla gönlümde, zihnimde ve hafızamda edindiği yer öyle kolay kolay sarsılmaz. Bu mevki bu kadar yüksekte olduğundandır ki her yeni kitap hem büyük bir umut hem de potansiyel bir hayal kırıklığıdır. Yazık ki "Aklımda Hep Sen" büyük bir hayal kırıklığı. Sanki Kürşat Başar değil de İpek Ongun'du okuduğum: öyle didaktik bir anlatım, öyle yapay bir mükemmellik anlatısı ve öyle bir elitizm. Bütün inceliği ve kırılganlığına rağmen kalbini gösteremeyen ve gösteremediklerini ikna edici olmaktan çok uzak bir dille anlatmaya çalışan, kendi korunaklı dünyasından hiç çıkmamış, başına gelen tüm o romantik komedi klişesi tesadüfleri ve acıları etrafına (ve okura) dev aynasında sunan, dünyadaki onca acının, şanssızlığın ortasında ne kadar şanslı bir yaşam sürdüğünü fark edemeyecek kadar ben merkezli, boyutsuz bir yarı-karakter; hatta pseudo-karakter. Üzgünüm.
Kürşat Başar'ın bende yeri çok başka. Yazarın her kitabını okuduğumda bunu tekrar tekrar yazıyorum; ancak bir kere daha yazmak istedim. Başucumda Müzik, lise birde okuduğum ve okuma hayatımda büyük önemi olan kitaplardan. Bana kitapların büyülü dünyasını gösteren kitaplardan. Bana okuma sevgisini aşılayan kitaplardan. Galiba bu sebeple de Kürşat Başar ile ilgili tam manasıyla objektif bir yorum yapmam mümkün değil.
Aklımda Hep Sen'i, daha doğrusu yeni bir Kürşat Başar romanını, çok uzun bir zamandan beri bekliyorum. Son romanı Yaz'ı da çok etkilenerek okumuştum. İtiraf etmek gerekirse Aklımda Hep Sen beni onun kadar etkilemedi. Başar yine o kendine has üslubuyla yazmış elbette romanı; ama okuyup bitirdiğimde bir eksiklik duygusuyla doldu içim. Ayrıca bazı yerlerde "ay daha neler" dediğim de oldu. Özellikle sonunun daha farklı bitmesini bekliyorum. O sebeple, üzülerek, umduğum tadı bulamadım demek zorundayım.
Kitap yer yer mantık hatalarıyla dolu, hiç bir derinliği olmayan tanımlamalarla, ortaokul çocuğu seviyesinde aşk betimlemeleriyle doluydu. Hatta dönüp dönüp yazarını kontrol ettim, gerçekten Kürşat Başar mı yazdı bunu diye.. Maalesef tavsiye etmiyorum
Koskoca bir hayal kırıklığı.... Hangi amaca hizmet ettikleri bilinmeyen yüzeysel, sığ yan karakterler ve ancak eski Türk filmlerinde görülen olağanüstü tesadüflerle dolu bir roman.
Kursat Basar, en iyi yaptigi seyi, aski yazmayi denemis yine bu kitabinda. Ama bence karakterler tam oturmamis ve sanki romanin sonu biraz aceleye gelmis. Ornegin, kitabin basindan beri ana karakterlerden olan Tolga'nin hayatina ne olduguna dair hic bilgi yok. Bir kere Londradan geliyor ve giriyor kitaba tekrra ama sonra ne oldu bilmiyoruz. Seda deseniz, kitabin basinda onemli bir karakter olacakmis gibi duruyor (Ebru ile tezatliklari ama yakinliklari vs. acisindan) ama o da derinlesmeden gecistirilen bir karakter oluyor. Ebru'nun annesinin hikayesini de hic bir zaman ogrenemiyoruz. Anneanne'nin bir takim teorileri var ama anne hic bir zaman kendi duygularini, yasadiklarini anlatmiyor. Ya da bir baskasi onun adina bize bilgi vermiyor. Neden en cok satanalr arasinda yer aldigini anlamadigim bu kitabi Kursat Basar'in hatirina bitirdim. Daha iyisini yapabilecegini bildigim bir ayzarin bu kadari ile yetinmesine de uzuldum.
Genelde buraya çok yorum yazmıyorum, eskiden sevdiğim yazarların da hep bir kredisi oluyor, ihtimam gösteriyorum galiba. Birkaç yıl önce Yaz'ı okuduğumda da benzer bir hayal kırıklığı yaşamıştım ama bu nedir! Sanki o ilk kitapları başkası yazmış bu kitabı yeni nesil sosyal medya şişirmesi tipler:( Altını çize çize okuduğum, neredeyse bütün cümlelerini ezbere aldığım kitaplar,kahramanlar nerede bu kitap nerede! Sen olsaydın bunu yazmazdın biliyorum Kürşat Başar
Yazarın daha önce Başucumdaki Müzik kitabını okumuştum ve çok beğenmiştim. Oldukça derin ve etkileyici bir kitaptı fakat bu kitabı için aynı yorumu yapamayacağım. Okuduğuma pişman değilim lakin maalesef Suna Hanım haricindeki karakterler (ana karakter Ebru dahil) dümdüz yazılmış,hiç derinliği olmayan,sadece abartı duygu betimlemeleriyle süslenmiş karakterler izlenimi verdi…
Sadık bir Kürşat Başar okuyucusu olduğum için çıktığını görür görmez aldığım ve okuduğum bu kitabın ilk dikkatimi çeken kısmı sayfa düzeni oldu. Muhtemelen 250 sayfaya sığabilecek bir kitabı o kadar satır boşluklu olarak dizilmiş olması yüzünden 385 sayfa olmasının nedeninin sadece okunmasının kolaylaştırılmış olma motivasyonu olmadığını düşündüm nedense.
Kitabın başlangıcını çok sevdim, ana karakterin eş seçim(ler)inin nedeninin anlaşılması için baba ile ilgili ilişkinin temel olarak verilmesi çok yerine olmuş.
Ayrıca Kürşat Başar'ın ana karakter aracılığıyla satır aralarında Tezer Özlü'ye selam yollaması da çok hoşuma gitti.
Kitabın sonu çok Türk filmi kıvamında olmuş. Ve sanki alelacele bir son yazılmış hissettim. Fazla edebi beklentiler olmadan, yaz modunda okunursa keyif alınabilecek bir kitap. Ancak kesinlikle Kürşat Başar'ın en etkileyici romanı değil.
"İnsan başkalarından korkar. Hepimiz en yakınlarımıza karşı bile zırha bürünürüz. Bizi yoran bir zırh. Büyümek belki de budur. ...... , sonra sokakta hep birilerinden korunmaya başlamak."
Kötü eleştiriler yüzünden korkmuştum, ama ben tarafliyim Kürşat Başar'a karşı herhalde. Benim hoşuma gitti. Gözümün önüne sahneleri getirip, güzel bir aşk filmi seyreder gibi okudum.
Bir çok eleştriye rağmen benim beğendiğim bir kitap oldu. Evet, bazı yerler havada kaldı ve çok hızlı bir şekilde sonuçlandı. Ancak yazarın dili çok akıcı, hikaye de bir o kadar sürükleyiciydi.
Başucumda Müzik’ten sonra, başka bir kitabını beğenmedim Kürşat Başar’ın. Bu kitap, bir uçak yolculuğunda bitti. Aslında hikaye merak ettiriyor. Ama mantık boşlukları ve kopukluklar dikkatli okurları tatmin edemiyor. Tasvir edilen aşk hikayesi ile, gerçekçilikten uzak. Bir seyahat okuması olmuş.