Ölümün Zihinsel Coğrafyasında Bir Yolculuk: Bir Ada İcat Etmek Üzerine Notlar
Tarık Tuncay
20 Kasım 2024
Son dönemde İş Bankası Kültür Yayınları'nın Çağdaş Dünya Edebiyatı dizisinden birkaç kitap aldım ve bu dizinin titizlikle seçilmiş eserlerden oluştuğunu fark ettim. İş Bankası Kültür Yayınları, özellikle Hasan Ali Yücel Klasikleri serisiyle Türkiye'de vasatlaşmaya yüz tutmuş okuma kültürüne nefes aldıran, kaliteli çevirileriyle geniş bir okur kitlesini dünya edebiyatının başyapıtlarıyla buluşturan bir yayınevi. Bu, sadece bir yayıncılık başarısı değil, aynı zamanda bir kültürel direniş biçimi. İşte bu seçkin dizinin bir parçası olan Alain Gillot’un Bir Ada İcat Etmek adlı romanını elime aldığımda, beni nelerin beklediğini tahmin edemesem de derin bir yolculuğa çıkacağımı hissetmiştim. Roman, hayat ve ölüm arasındaki o ince, neredeyse görünmez bağları sorgulayan bir anlatı sunuyor.
Yazar ve Hikaye Hakkında
Alain Gillot, Fransız edebiyatının özellikle derin psikolojik çözümlemelere yönelen bir damarında yazmayı tercih eden bir yazar. Daha önce The Squad gibi eserleriyle tanınan Gillot, spor, insan ilişkileri ve bireyin kendiyle yüzleşme süreçlerini ele alan sade ama çarpıcı bir üslupla yazıyor. Bir Ada İcat Etmek, yazarın bu minimal ve etkileyici tarzının doruk noktalarından biri.
Roman, akut yas sürecindeki bir babanın hikayesini anlatıyor. Kahramanımız, 7 yaşındaki oğlunun ani ölümüyle sarsılan ve Fransa’daki evine dönen bir baba. Oğlunu bir şantiyede çalıştığı Çin’deyken kaybetmiş. Fiziksel mesafelerle ruhsal derinlikler arasındaki bağlantıyı inceleyen bu roman, modern bireyin kayıpla yüzleşmesini hem evrensel hem de oldukça özgün bir düzlemde ele alıyor.
Kübler-Ross ve Yasın İnkarı
Romanın en dikkat çekici yanlarından biri, yasın evrelerini Kübler-Ross’un modelini andıran bir şekilde ele alışı. Özellikle “inkar” aşaması, karakterin yaşadığı disosiyatif (bölünme) tepkilerle birlikte çarpıcı bir şekilde yansıtılmış. Baba, oğlunun ölümünü bir film izler gibi, hiçbir duygu taşmasına izin vermeden gözlemliyor. Gillot, bu tepkiselliği anlatırken duygulara boğulmayan bir tarafsızlık içinde kalmayı başarıyor. Bu durum, yasın duygusal yoğunluğunu bir süre askıya alarak, okuyucuya olayları sanki bir sis perdesi arkasından görme hissi veriyor. Bu ince mesafe, hem acıyı hem de karakterin çıkmazını daha belirgin hale getiriyor.
Ölümün Fizikselliği ve Zihinselliği
Roman boyunca dikkat çeken en etkileyici tema, ölümün fiziksel bir gerçeklik olarak şok edici ve yakıcı olmasına rağmen, asıl etkilerinin zihinsel bir alanda yer bulması. Toplumun “geride bırakma” kültürüne dair eleştiriler bu bağlamda derinleşiyor. Yazar, yas tutmanın toplumsal pratiklerle belirlenmiş biçimlerini sorgularken, süregiden bağlar yaklaşımını bir alternatif olarak öne sürüyor. Ölenle olan ilişkinin, fiziksel yokluğa rağmen zihinsel bir düzlemde sağlıklı bir şekilde devam edebileceğini anlatıyor.
Burada Gillot’nun hayali bir ada yaratması, bu düşünceleri görünür kılan bir metafor işlevi görüyor. Baba, oğlunun odasını boşaltmak, anılarını silmek ve “geride bırakmak” yerine, oğluyla zihinsel bir bağ kurmayı seçiyor. Bu bağlamda roman, klasik yas anlatılarından ayrılarak, modern psikolojinin önerdiği “bağları koparmak” yerine “bağları yeniden kurmak” anlayışını benimsiyor.
Anlatımın Gücü: Naiflik ve Derinlik Arasında
Gillot’nun anlatımı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarındaki naiflikle örtüşen bir taraf taşıyor. Özellikle ölüm ve yaşam arasındaki boşluk hissini ele alışında, bireyin iç dünyasını ironiden kaçınmadan ama derin bir saygıyla yansıtıyor. Ancak Gillot’nun üslubu Atay’dan farklı olarak daha sade ve doğrudan. Bu üslup, hikayenin akışını hızlandırırken, okuyucuyu bir yandan da durup düşünmeye davet eden bir etkileyicilik yaratıyor.
Romanın dili, okurun zihninde bir dizi metafor ve imgeyi canlandırırken, gereksiz duygusal yüklerden arınmış. Bu, kaybın evrenselliğini ve bireyselliğini aynı anda deneyimleme imkanı sunuyor. Aynı zamanda Gillot, detaylarla dolu tasvirlerden kaçınarak okuyucunun kendi yorumunu yapmasına izin veriyor.
Toplumsal Eleştiriler ve Yas Pratikleri
Gillot’nun romanında alt metin olarak toplumsal eleştiriler yer alıyor. Ölümle başa çıkma biçimimiz, bireysel olduğu kadar toplumsal bir süreçtir. Ölen birinin eşyalarının verilmesi, odasının boşaltılması ve geçmişin izlerinin silinmesi gibi “kabul görmüş” uygulamalar, bu romanda sorgulanıyor. Yazar, bu uygulamaların yas sürecini gerçekten kolaylaştırıp kolaylaştırmadığını tartışıyor ve bireyin kendisi için yeni yollar bulması gerektiğini ima ediyor.
Bu bağlamda, Bir Ada İcat Etmek, okuyucuya ölümle ilişkisini sorgulama fırsatı sunuyor. “Geride bırakma” yerine “yanında taşıma” fikri, yasın bireysel ve toplumsal yönlerine dair yenilikçi bir bakış açısı kazandırıyor.
Yazarın Mesajı
Alain Gillot’nun bu romanla verdiği mesaj, sadece bir yas sürecini anlatmakla sınırlı değil. Roman, hayatın ve ölümün, modern bireyin ruhunda nasıl bir çatışma alanı yarattığını da gözler önüne seriyor. Ölüm, sadece bir son değil; aynı zamanda yeni bir başlangıç, farklı bir ilişkinin kapısı. Bu kapıdan geçmek için bireyin kendine yeni bir ada yaratması gerekiyor.
Sonuç: Ruhumuzda Naif Bir İz
Çağdaş Dünya Edebiyatı dizisinin bir parçası olarak Alain Gillot’nun Bir Ada İcat Etmek adlı romanı, hayat ve ölüm arasındaki ilişkileri sorgulayan etkileyici bir eser. Hem bireysel hem de toplumsal düzlemde yas sürecini irdeleyen bu roman, okuyucuya derin bir düşünme alanı sunuyor. Yazarın sade ve etkileyici üslubu, okuyucuyu içine çeken bir atmosfer yaratıyor. Eğer kayıplar, yas ve insanın kendiyle yüzleşme süreci üzerine düşündüren bir eser arıyorsanız, bu roman tam da size göre.
Bu noktada, aklımda, bundan yaklaşık 15 yıl önceki bir anı beliriyor. Çok genç oğullarını travmatik bir hastalık sürecinin ardından kaybeden bir anne ve babayı evlerinde ziyaret etmiştim. Öncesinde oğulları ile defaten psikososyal danışmanlık ilişkisi içinde çalışmıştım. Evlerinde odasına adım attığımda bir garip boşluk hissiyle karşılaştım; odanın neredeyse ondan geriye hiçbir iz kalmayacak kadar boşaltıldığını fark ettim. Duvarda sadece bir fotoğraf kalmıştı. Dayanamadım, anneye dönüp, “Lütfen onu oradan kaldırmayın, çok yakışıyor!” dedim, içimde özlemle karışık bir istekle. Ardından ekledim: “O nasılsa zihnimizde tebessümüyle yaşamaya devam ediyor. Böylece o fotoğrafa her baktığımızda acımız yok olmayacak, ama eskisi kadar da canımızı acıtmayacak.” O gün orada, acının yalnızca bir yara olmadığını, aynı zamanda bir bağ olduğunu hissettim.
Evet, ölüm acı bir ayrılık; ama zihnimiz onu kabul etmez ve hatıralarımız bizimle yaşamaya devam eder. Gillot’nun romanı da tam olarak bu duyguyu yansıtıyor: Ölümün yakıcı gerçekliği, yaşamın zihinsel ve duygusal coğrafyasından silinmiyor. Aksine, onunla kurulan ilişki, devam eden bir bağa dönüşüyor. Bu yüzden Bir Ada İcat Etmek, sadece bir yas anlatısı değil; aynı zamanda hatıraların ve süregelen bağların bir övgüsü. Bu kitap, modern bireyin içsel karmaşasına bir ayna tutarken, ona unutmak yerine hatırlamanın gücünü gösteriyor.