Basit bir önkabulden yola çıkıyorum: Bir şehri görebilmek için başka bir şehre ihtiyaç var. İnsan bir şehre yaşamak üzere gittiyse, o şehrin gündelik hayat pratiğini öğrenmek zorunda. Şehre dikkatle, merakla, ısrarla bakmak demek bu. Ve insan yabancı bir şehre dikkatle bakarken, karşısında bir diğer şehrin silueti belirir daima. Kişinin kendi şehridir bu. Bazen içinde doğduğu, büyüdüğü, bazen bir süre yaşadığı, güçlü duygular beslediği, bir imge olarak zihninde yer etmiş, bir çeşit aidiyet hissiyle bağlı olduğu şehir. İnsan “kendi” şehrini sanki ilk kez şimdi gerçekten anlamaya başlıyormuş hissine kapılır. Aşina ve yakın olan, mesafe alındığında ve farklı olanın merceğinden bakınca yeni bir anlam kazanır.
Bu kitap, Hong Kong ile İstanbul’un geçtiğimiz otuz yıldaki küresel süreçlere eklemlenme çabalarını yan yana koyma denemesi belki. Ağırlık Hong Kong’a veriliyor; bir anlamda okurun İstanbul’a son otuz yılda benzer küreselleşme süreçlerinden geçmiş Asya’nın diğer ucundaki bir liman kentinin, Hong Kong’un merceğinden bakması mümkün kılınmaya çalışılıyor. İki kent arasındaki benzerlikler kadar farklılıkların da İstanbul’u değerlendirirken yeni bir perspektif sunabileceğini ümit ediyorum.
Şehri Şahsileştirmek o kadar fazla şeyden bahseden ve sınırları o kadar bulanık bir kitaptı ki Hong Kong ve İstanbul kaosu arasında düşüneceklerimi de kaybettim sanırım. Okurken sürekli olarak başka zaman ve mekanlara sürüklenip gittim.
Öncelikle kitabın büyük çoğunluğunu oluşturan Hong Kong ile ilgili bölümü bir bütün halinde beğendim. Tarihi, kültürü, siyaseti başta olmak üzere en ince ayrıntısına dek birçok şeyden bahsediyor Asuman Suner. Ancak bir gezi rehberi mi, inceleme mi yoksa anı kitabı mı okuyorum anlayamadım. Türler arasındaki o sınırları aşan kitaplar okumayı sevsem de bu noktada biraz daha kompakt bir metne dönüştürülseydi daha iyi bir okuma deneyimi olurdu diye düşündüm.
Ek olarak İstanbul ile ilgili sondaki bölüm, ilk baştaki ton ve konuyla paralel değildi. Sanki bambaşka bir konuda ayrı bir dergi yazısını alıp sonuna eklemişler gibi hissettim. Bunları hariç tutarsak kitabın kalanını beğendim. Özellikle Hong Kong sineması ile ilgili bölümler ilgi çekiciydi.
Belki başlığa bakarak daha farklı bir beklenti içinde okumaya başladığımdandır ama tam umduğumu bulamadım Asuman Suner'in kitabında. Sadece Hong Kong vaadiyle sunulsa belki daha farklı bir hissiyatla bitirecektim kitabı ama İstanbul'un kitabın son bölümünde neredeyse iki sergi ve iki kitapla (bir kitap, bir yazı hatta) sınırlı tartışmasından dolayı biraz hayal kırıklığına uğradım. Uzun uzun ve keyifli, çok şey öğrendiğim bir Hong Kong kısmı var, eyvallah. Kentin sömürge dönemi, sonrası, şimdisi hem betimleme hem de tartışma olarak şahane. Bir de tam Hong Kong'da gösterilerin arttığı bir dönemde okumak ayrı bir şans oldu ama şehri şahsileştirmek kısmı, özellikle İstanbul ayağı biraz aceleye gelmiş gibi. Ackbar Abbas'tan "gündelik hayat içinde göçmenlik" yaklaşımıyla tanıştırmış olması benim için en büyük kazanç...