Ne müfessirim ne de kutsal kitapların sırlarını ifşa etmek haddim. Lakin belki de sürgünümüz budur, kim bilir? Şimdi lütfen beni, numarasını açık etmek için pürdikkat izlediğiniz bir gözbağcıymışım gibi izleyiniz. Sonuçta yine hayret edecek olsanız da...
Büyük Alim, İçdeniz'in kıyısında tuhaflıklarla örülü tarihî üniversite binasında anlatılan bir efsane... Genç bir asistan, Büyük Alim'in esrarengiz yazmasının peşine düşer ve geri dönüşsüz bir arayışın içinde kaybolur.
Eyüp Aygün Tayşir'in ikinci kitabı ustalık döneminin başladığını müjdeliyor. Tuhaflıklar Fabrikası, metinlerin gizemli dünyasının romanı. Kedili karanlık bir orman, büyülü bir alegori... Bir kitap, diğerine açılan kapı olabilir mi?
1979 yılında Kadıköy, İstanbul’da doğdu. 4 Hane 1 Teslim isimli ilk romanı 2016 yılında yayımlandı. 2017 yılında Hürriyet Kitap Sanat tarafından “Geleceğin 10 Yazarı” listesinde anıldı. İkinci romanı Tuhaflıklar Fabrikası 2018 yılında, pozitivist bilim paradigması doğrultusunda bilimsel düşünce üretme ve ampirik araştırma tasarlama konularında bir kılavuz niteliği taşıyan, Bu Tez Nasıl Bitecek? Lisansüstü Öğrencileri İçin Araştırma Kılavuzu isimli eseri 2019 yılında, Sabitâlem Mahallesi isimli öykü kitabı 2020 yılında yayımlandı. Sabitâlem Mahallesi, 2021 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Yiten Bir Aşkın Şarkısı adlı üçüncü romanı 2023 yılında, Üç adlı ikinci öykü kitabı ise 2025 yılında yayımlandı. Burada anılan tüm kitapları İletişim Yayınları etiketiyle çıkmıştır. Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve pozitivist bilimin katı gerçekçiliği ile edebiyatın kurgusal ve büyülü gerçekçilikleri arasında salınarak yaşamaktadır.
Aceleye getirmeseymiş, biraz daha demlenseymiş Uykuda Çocuk Ölümleri gibi bir efsane olabilirmiş. Yine de çok iyi. Yeni neslin parlayan yıldızı benim için Eyüp Aygün. 4/5
Normalde okuduğum kitaplardan sonra onlar hakkında pek yazmam. Genelde konuşurum çünkü yazmak zor iş. Ama bu kitaba sadece 5 yıldız verip geçmeye gönlüm razı olmadı:)
Olayların, karakterlerin gerçekçiliğini bu kadar maharetli bir büyülü gerçeklikle anlatması ve anlatıcının kim olduğu (güvenilmez anlatıcı) belirsizliğiyle okuyucuyu sürekli tetikte bekleterek okutması ve bunu yaparken de aralarda okuyucuya göz kırparak kendini beli etmesi inanılmaz keyifliydi. Ben okurken bol bol kahkaha attım. Ama bu kahkahalarım biraz ağlanacak halimize gülmemdi.
Başlarda yakaladığı inandırıcılığı ilerleyen sayfalarda kaybetti maalesef ki o kadar kalın bir kitap değil. Çok karmaşık. Tuhaf olması için çorba yapmış güzelim kitabı. Gereksiz karekterler sırf Tuhaflığı pekiştirmek için eklenmiş ama olmamış. Sonunu da yazmaktan bıkmış da öyle bitirmiş gibi. Bir anda, saçma bir son olmuş. Keşke bir kaç kitaba bölseydi fikirlerini, o zaman daha iyi olabilirdi.
Kitabı ilk oylamış olmam hasebiyle, kitabın hakettiği övgüyü söylemek de ilk bana düşüyor :)
İlk kitabı 4 Hane 1 Teslim’le tanıdığımız “efsunlu bir dilin maharetli yazarı” Eyüp Aygün Tayşir’in ikinci kitabı Tuhaflıklar Fabrikası “ustalık döneminin başladığını müjdeliyor” gerçekten de.
Bundan sonra kitapla ilgili yazacaklarım SPOLİER içerebilir okuyanları uyarmak benim görevim, “sonuçta yine hayret edecek olsalar da.”
Kitap üç farklı “anlatıcının” önsözü ile başlıyor; bunlardan ikisi profesör diğeri ise “hayatını para karşılığında idame ettiren bir yazar”. Anlatıcılar güvenilir mi, yoksa değiller mi? Eğer güvenilir ise hangisine güveneceğiz, değilse hangisi güvenilmez? Okuyanın izanına kalmış bir şey...
Bir asistan, Tuhaflıklar Fabrikası olarak anılan akademi yuvasında Büyük Âlim’in yazması peşine düşer, bu yazmanın peşine düşerken de, Tuhaflıklar Fabrikası’nda bulunan Kıdemli Profesör’leri, Kadro Bekleyen’i, Yeşil Papağan’ı büyülü bir şekilde anlatırken görüyoruz. Zaman zaman kendisini ve kendi gibi olanları da eleştirirken yakalıyoruz anlatıcıyı: “Açıkçası bizim açımızdan kimin geldiği de önemli değildi, yeter ki gerekli olduğunda birileri gelsin ya da gelmesi gerekli kılınsın, yani meşruiyetimize zeval görmesin(56)”
Anlatıcı bütün bu olayları-profesörleri, öğrencileri, tuhaflıklar fabrikasını- kısacası hatıratlarını, kitapta yer verdiği olayı bu hikayesinin sonu için yazdığını söylüyor ”Hatta öyle kitaplar vardır ki, dile getirilemeyen bir tek isim için yazılırlar da her harf, her kelime ve her cümleleri, esrarları çözülebilirse, o tek ismi verirler. Eğer bunu bir an için doğru kabul edersek, benim de tüm bu hatıratı aslında burada anlatacaklarım ve bir de hikayemin sonu için yazdığım söylenebilir. Lakin doğrudan söze girmek pek çok kültürde olduğu gibi bizde de hoş karşılanmaz ve kaldı ki bence de bu hiç hoş değildir. Tam da bu nedenden ötürü, öncelikle size o gün Değerli Hocamızın kendi adına verdiği davetin nasıl bir atmosferde gerçekleştiğini anlatmak isterim( 84)”
Kibar Hoca, Kedi Hoca, Hatip Hoca, Avcı Hoca, Neşeli Hoca ve diğer bütün hocaların özellikleri o kadar nev-i şahsına münhasır ki, hepsinin gerçekten hayattan alınıp kitaba işlenmiş bir motif olabileceğini düşündüm bir an!
Ve kitabın sonunda Hayal Sahaf’ın peşine düşmesi acaba gerçekten ismi gibi hayal mi? Buluyor mu, nasıl buluyor, ya da arıyor mu? Aramak mı istemiyor, arayışı aslında bir kaçış mı? Bütün bu soruları ben kitabı okuduğum süre içerisinde sordum, hâlâ da soruyorum. Umarım sizlerin de okuyup, üstüne düşündüğünüz ve kendinizden bir şeyler bulacağınız bir kitap olur. Öyle demiştim; bir önceki kitapta bulamadıysanız bunda muhakkak bulursunuz...
Son söz: İsmiyle hitap edilenler(şakacı hoca, vs..) acaba sadece akademide olanlar mı?
tuhaflıklar fabrikası iyi bir fikirle yola çıkılmış ama sanki iyi kotarılmamış bir roman. ne zaman geçtiği belirsiz, iç denizin -ki muhtemelen boğaz- kuruyup bataklığa döndüğü, sonrasında bataklıklar üzerine beton denizinin yükseldiği bir zaman... ve hep var olan tuhaflıklar fabrikası adıyla bilinen bir akademi. tayşir’in romana başlarken yazdığı 3 ayrı önsözde (farklı kişiler tarafından yazılmış) okur daha bütün bir metinle karşılaşacağını sanıyor. oysa ikinci ve üçüncü önsözde belirtilen karışıklıklar da içinde kendini kaybedeceğin gizemler ve anılar da yok. gerçekliği bilinmeyen bir kitabın peşinden koşan anlatıcının hikayesi yarım kalsa da prof. hatta dekan olmasından tezini yazabilmiş olduğunu anlıyoruz. tamamlamak bize kalıyor. tayşir’in ustalıkla betimlediği şey ise hiç değişmeyen akademi dünyası. o hocaların -ki hepsinin takma adı var- yayın hırsızlığı, para içim yaptıkları, alt üst, müstahdem hoca ilişkisi, kompleksler o kadar ama o kadar iyi aktarılmış ki... yazar da içinde olduğundan besbelli... bazen gerçeküstü, bazen masalsı, oysa dibine kadar gerçek bir akademi çizmiş bize. ve beni asıl gülümsetenler çok iyi bir biçimde selam çaktığı dolmabahçe camii’nin haksız yere sürülen unutamadığımız imamıyla orhan pamuk’un kafamda bir tuhaflık romanı oldu :)
Bayılarak okuduğum ilk kitabı "4 Hane 1 Teslim" den bu yana yeni kitabının çıkmasını sabırsızlıkla beklediğim Eyüp Aygün Tayşir'in ikinci kitabı da birinciyi aratmayacak güzellikte. Bir masal gibi anlattığı üniversite camiasının her bir bireyinin gerçek yaşamda kanlı canlı-hem de bir tane değil-yeri olduğuna eminim. İlk romanından çok farklı bir tarzda kaleme aldığı bu kitap beni yazarın gelecekte daha ne gibi sürprizler sunacağı konusunda meraklandırdı. Yine sabırsızlıkla beklemedeyim...
Bu kadar merak kediyi oldurur :) dili, anlatimi, hikayeyi cok sevdim. Kitabin ismi cok iyi secilmis. Yazarin diger kitabina yeniyilda sicrarim bence :)
Gerek kitabın arka kapağı gerekse kitaba ilişkin okur yorumları yazar için efsunlu bir dil kullanımından bahsetmiş. Lâkin yazarın okuduğum bu ilk eserinde dil ve anlatım o kadar sarkıyor ki, o bahsi geçen efsunlu dil ve mistik atmosfer bana nüfuz etmedi. Yazar sanki akademiye dair meslek hayatı boyunca not aldığı durum saptamalarını ve eleştirileri aktarmak için bu romanı yazmış gibi. Elbette romanlar bir amaç doğrultusunda yazılır ama romanın kendisi o amacın yanında askıdaki kıyafet gibi kalır da okura giydirilemezse metin sırıtır. İşte bu romanı okurken hissettiğim de tam olarak bu oldu. Akademiye ve düşünce dünyasına dair oldukça yerinde saptamaların altında kalan, kaynaşmayan bir metin var ortada. Ne yazık ki bundan ötesini alamadım kitaptan. Kurgudaki sorunlar da cabası. Hem başta vadedilen ile metnin gidişatının ayrışması hem de anlatının içinde akademiye dair eleştirilerle hikâye arasındaki keskin geçişler büyük sorun bana göre. Yazarın öykü kitabı ile devam ediyorum ve başlangıç itibarıyla bu romanda gördüğüm sorunlar, hissettiğim sarkma yok öykülerinde örneğin.
Bir tuhaf anlatı gerçekten. Bittiğinde şöyle düşünmeden edemedim: böylesi bir konu ve üslup tutturmuşken bunu biraz daha efsunlu hale getirip daha geniş ve derin anlatsa nasıl olurdu acaba? Neyse, takip edilecek yazarlar listeme yeni bir isim daha eklenmiş oldu, orası kesin.
Çocukluğunda masal anlatılıp uykuya dalmış birisi değilim. Genelde hep kendi masallarımızı kovalardık. İyi hissettiren, umutlandıran zamanlardı. Elbette yaşlar ilerledikçe masal tadında bir şeylere de rastlamaz oldum. Bu durum belki de hepimizin ortak derdi. Sıkılıyoruz, gerçeküstülükten tamamen uzaklaşıyoruz. Hayatımız o kadar somut, acımasız ve gerçek ki, hiçbir şey önümüze örülen duvarı yıkamıyor, ardını görmemize izin vermiyor. Oysa ki ne çok sevdik bu tarzı, büyük yazarlar ve eserleriyle. Dolayısıyla alışılmış, gerileten rutinler içinde sıkan ve geren tatsızlıkları ağzımızda sürekli olarak gevelediğimiz bu ahir zamanlarda Eyüp Aygün Tayşir’in eseri ile biraz olsun nefes aldım ve umutlandım. Düzeni eleştiren ama bunu olabildiğince kibar ve nahifçe yapan yazar, hepimizin bildiği yaşanmışlıkları masal tadında anlatmış romanında. Eminim okurken herkes, içinde yaşadığı, çalıştığı tuhaflık fabrikaları üzerinden hissedecek yazılanları, yaşananları. Ben hissettim... Teşekkür ediyorum.
"Çünkü her ne kadar bir yabancının hikayesini anlatmak istesek de eninde sonunda hep kendi hikayemizi anlatırız (Alejandro Zambra)"
"..titrek bir kedi yavrusu gibi kucağına sokulup memesinde uyuyakalan bedenin, nasıl olup da bir kıdemli profesör olduğuna aklı ermiyor. Ben kendi ayaklarım üzerinde durdukça o benim için daha fazla endişeleniyor. Profesörlüğe yükseltildiğimde -Keşke doçent kalsaydın, bu dünyada her şeyin ortasında olacaksın; sıranın ortası, binanın orta katı..."
"Okuyacaklarınız, hiçbir işinize yaramasa da, sizi mutlaka neşelendirecek ve hüzünlendirecektir. Kanaatimce insana da bu iki histen başkası ne yakışır ne de gerekir."
"İnsan böyledir, kendisinin yapamadığı bir şeyi bir nebze olsun becerebilen birini gördü mü ona mutlaka ederinden fazla değer biçer."
"Lakin biz böyleyiz; gündelik hayatta yanına yaklaşmadığımız, elimizden gelmeyen, tecrübe etmediğimiz konular üzerine sözler söylemek bizim mesleğimizdir. Üç kez boşanmış ama evlilik kurtarmaya kalkanlarız biz, mutluluğun sırlarını anlatan mutsuzlarız..."
"İnsan çaresizken hep mucize bekler. İlginç olan şuydu ki, ben bir çaba sarf ediyor olsam da, aradığıma, onu hiç aramayan birinden daha fazla yaklaşabilmiş değildim."
"İnsan hafızasından bir muharip gazi gibi, -unutmakla malul- diye bahsedilmesi boşa değildir çünkü yaşam bir harptir."
"Tanrım! Neden hep böyle olur? Bir eğlence başlarken neden önce moderniteyi temsil eden müzikler duyar da kadehler yuvarlandıkça tekrar aslımıza rücu ederiz? Sanki içki, bizi modernitedeki misafirliğimizden kendi evimize taşıyan trenin yakıtıymışçasına..."
"Varlığı bilmenin çeşitli yolları vardır!"
"İnsanın bazı yeteneklerinin farkına varması ya da onları geliştirmesi için yaşlanması elzemdir."
"MAMAFİH BEN, YENİDEN SEVMEK İHTİMALİNİN ÇAĞRISINA KULAK ASMAYAN TÜM KORKAKLAR GİBİ, İLK MAKUL İLİŞKİMDE EVLİLİĞİ TERCİH ETTİM."
"...tüm sorunlarımızın ve tuhaflıklarımızın nedeni, adına pratiklik dediğimiz kestirmeciliğimiz, plansızlığımız ve tembelliğimizdi."
"Böylece anladım, yeni barışmışların dayanışmasındaki taşkınlığın, ilk kez darılmışların öfke ve nefretinin taşkınlığına rahmet okutabileceğini."
"Şimdi düşününce, bilinmesi doğası gereği imkansız olanlar değil midir bizlere hikaye anlatma imkanını sunan?"
Yazarın bir önceki romanı "4 Hane 1 Teslim" Türk edebiyatının seçkin eserleri arasında yer alacak olgunluğu her açıdan taşıyordu. Zira, gerçeğin yularını elinden bırakmadan, meselenin kalbine doğru ilerleyen bir romandı. Tuhaflıklar Fabrikası ise acı gerçekleri mizahla ve ironiyle daha da acı hale getirerek önümüze koyan bir roman. Ülkedeki kültürel ve ahlaki çöküşü akademi üzerinden anlatan Eyüp Aygün Tayşir harika bir başlangıçla bizi birazdan yeni bir "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" okuyacağımıza inandırıyor. Fakat, romanın ilk anlatıcısının, birazdan okuyacağımız "asıl eser" hakkında verdiği şahane malumat sebebiyle gözümüzü buram buram edebiyat bürüyor. Yani beklenti zirve yapıyor. İşte bu romanın en büyük sorunu, başlangıçta sezgisel olarak koyduğu bu hedeflerin uzağında bir yere ilerlemesi. İlerlediği yer kötü değil, fakat uzaklaştığı yere bakarak bir okur olarak hayıflanıyorsunuz. Yazar, arkadaşım olsaydı "Hayır Eyüp, kendine gel, uzaklaşma oradan" der, gerekirse kafasını kırarak onu ilk anlatıcının yarattığı dünyada kalmaya zorlardım. Gene de toplamda bakıldığında mutlaka okumanız gereken bir roman.
Kitaptan çok sunuluşunu sevmedim diyebilirim. İkinci kitabıyla ustalık dönemine geçmek aşırı iddialı bir söz. Kaldı ki okuduktan sonra ustalık için henüz yolu var diye düşündüm. Türkiye akademyasının hali pür melali had safhada metafor kullanılarak anlatılıyor. İşte papağan olan rektör, yerli-milli ama ne yazdığı belirsiz ünlü bilim adamları, okumayan akademisyenler, iç denizi kurutulup müteahhitlerin işbaşı yapması vs. Allahaşkına masalsı ve büyülü mü bu şimdi?
Harikulade, yaratıcı ve son derece akıcı... Günümüz dünyasının karikatürize edilişine aşinayız ya fantastiğe dönüşmesine? Tayşir'in romanında akademinin fantastik sınırlarında dolaşırken, doğru tespitleri ve yerinde değerlendirmeleriyle sayfalar arasında akar gibi yol alıyorsunuz. Karakterler, tasvirler, anlatım olağanüstü başarılı...
İyi bir büyülü gerçekçilik denemesi. Başkan Babamızın Sonbaharı'na benzettim. Türk romanında da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün ardına konabilir gibi görünüyor. Türkiye'deki bir fakülteyi anlattığı için benimsediği tarz çok uygun düşmüş. Kitabın ismi de fevkalade. Ama aynı tarzda başka konuları okumak ister miyim emin değilim. En çok beğendiğim tarz bu değil çünkü. Öte yandan tarzın hayranlarını da tatmin etmeyebilir. Olumsuz şeyler yazdım gibi oldu ama aslında roman son yıllarda okuduğum en iyi roman. Türk üniversitelerinin karanlık ve kasvetli evrenini keşfetmek isteyenler kaçırmasın.
Eyüp Aygün, insan karakterlerini ve insanın "tuhaflıklar"ını çok iyi analiz edip, garip bir romanın içine ustaca yerleştirmiş. Çok fazla altını çizdiğim yer oldu, yazarın gerçeği birden yüzümüze vurmasıyla dayanamayıp halimize güldüğüm de oldu. Akademiye, yöneticilere ve topluma karşı çook ince bir eleştiriydi.
Tuhaflıklar Fabrikası'yla ilgili ne düşüneceğimi bilmiyorum, daha doğrusu nasıl objektif olabileceğimden emin değilim. Bir asistan, tam da bu kitapta anlatılanlara her gün şahit olan biri olarak kitaba ilişkin bir fikrim var ama olmasaydım da akademiyle tek bağım öğrencilik olsaydı kitapla ilgili ne düşünürdüm kestiremiyorum. Sanıyorum hiç sevmezdim. Yine de bir tarafım belki de daha çok sevebileceğimi fısıldıyor. Şüphedeyim. Dolayısıyla yorumumu fazla ciddiye almayın.
Kitabın anlattıklarını yazar ile hemhal olduğum için haliyle çok sevdim. Anlatım biçiminden ise hiç hoşlanmadım. Bu kitabın sorunu değil, benim zevkimle ilgili bir mesele. İspanyol yazarların sürrealist tarzı ile yazılmış, bense Lorca'yı, Delibes'i falan okurken sıkıntıdan fenalık geçiren bir insanım. Dolayısıyla bu kitabı okurken de itiraf etmem gerekir ki durum farklı olmadı.
Şunu da belirtmem gerekir: Kitap belki de olması gerekenden fazla şifreli. Yazar eminim bize -olayların arka planını bildiği için- anladığımızdan daha fazlasını anlattığını sanıyor ama kitabın çeşitli yerlerine serpiştirilen küçük olaylar aslında çoğunlukla pek de anlaşılır değil.
Kitabın bir kurgusu, olay örgüsü yok demiş miydim? Bir asistan tez konusunu alıyor ve kitap burada bitiyor. Gerisi sonsuza kadar uzayan tasvirler, düşünceler ve şimdiki zamandan kopuk anlatımlar. Elbette yazarın yapmak istediği tam da bu, dolayısıyla bunun bir eksiklik olduğunu söylemiyorum ama henüz kitabın muhtevasından habersiz okuyucuyu da bu hususta uyarmam gerektiğini hissediyorum. Roman gibi değil, doğa yasalarına tabi olmayan bir alemi tanımak için seyahat rehberi gibi okuyacaksınız bu kitabı. Benden söylemesi.
Kitapla ilgili söyleyeceğim en iyi şey ise yazarın Türkçeyi harika kullanıyor olması olacaktır. Kelime dağarcığı, cümle yapıları, anlatım lezzeti, her şeyiyle dört dörtlük. Ne de olsa akademisyen diyerek Tayşir'i gülümsetebilirim belki zira kendisi de çok iyi biliyor ki akademisyenlerin çoğu Türkçeden bihaberdir. Nitekim kendisi de kitabına okur-yazarlığı olmayan bir akademisyen koymuş.
Yukarıda yazdıklarıma örnek kabilinden belirtmiş olayım: Okuma yazma bilmeyen akademisyen karakteri benim anlamadığım, bana fazlaca şifreli gelen hikayelerden biriydi. Okuma yazma bilmeyen akademisyen karakteri gerçekte kim? Hakikaten okuma yazma bilmiyor olabilir mi? Yazar burada aslında ne anlatıyor? Benim aklıma gelen en iyi tahmin bu kişinin başka bir dil ve edebiyata ilişkin bir bölümde akademisyen olduğu halde o dili bilmiyor olmasıydı.
Umarım benden sonra okuyanlar benden fazlasını anlayabilirler. İyi okumalar.
Eyüp Aygün Tayşir ile (ya hemen paranteze dalmak istemezdim ama 2 ismi olanlar default olarak yazar mı oluyorlar, yazar olsun diye çocuğumuza iki isim mi koyalım yahut yazar olup yüzde bilmem kaç telife muhtaç olmasınlar diye iki isim koymaktan imtina mı edelim bilemedim.) tanıştığım ilk roman tuhaflıklar fabrikası. Lakin örümcek hislerim sanki ilk tanışmam gereken kitap bu değil de 4 hane 1 teslim olmalıymış diyor.
İsmi de tırtmış kesin tırt bir roman okuyorum diye düşünsem de müktesebatı hatırlı dostlar müspet müspet yazılar yazınca ben de bu romanı okuyayım dedim. Ben roman okumayı çok severdim, sonra Ahmet Ümit ve Zülfü Livaneli romanları ile tanıştım. Şimdi yavaş yavaş tedavi oluyorum.
Belli ki dolu bir yazar ile karşı karşıyayız. Dili güzel, akıcı, düşünceleri, tespitleri son derece dimağa hoş geliyor. Orhan pamuk göndermeni de aldık sayın yazar biz de boş adamlar değiliz meh meh meh… Gerçi kelimesinin çok kullanımı kulağımı tırmaladı biraz. (aylak okuyucu kelime tartar fehvasınca baktım 28 kere kullanılmış ama demek ki kulağım gerçi kelimesine hassasmış gerçi.)
Nasıl selman bayer’in (çok severim) kendi içine düşenler ansiklopedisi'nde memur hayatının ironileri ile karşı karşıya geldi isek sevgili yazarın bu kitabında da akademisyen hayatını tatmış oluyoruz. Tabi ki bu bir roman tabi ki mübalağa payını da hesaba katıyoruz. (hesaplarıma göre %53 mübalağa kullanılmış)
Yalnız bu romana ustalık döneminin başlangıcı demek ile kendi kendimizi mi gazlıyoruz acaba? Zira sonu bana pek sönük, biraz aceleye gelmiş geldi. Romanın amacının bir son okutmak değil de akademisyen panoraması izletmek bu esnada dilin, gözlemin, tespitlerin ve aforizmaların tadına varmamız olduğunu mu düşündü acaba yazar? Keşfedemediğim bir alegori de mi vardı? (künhüne vakıf olamadığım desem daha mı havalı olurdu?)
Sonuç olarak parayla değil ya, beş yıldız verdim. Başarılı bir ilk roman. (şu cümleyi kullanmayı çok istiyordum ama ilk roman değilmiş gerçi, arkadaşlar kurguda keserler burayı)
Bu okuduğum eser yazarın ikinci eseriydi. Dili okuduğum ilk eserine göre(Yitip giden bir aşkın öyküsü) biraz zahmetliydi. Lakin eser, Türkiye Akademisinin iç yüzünü görmem ve zamanında içine müdahil olmak için uğraştığım yapının aslında gayet bayağı olduğunu anlamam açısından faydalı oldu. Beri yandan, kendi öğrencilik yıllarımda koridorlarını ve anfilerini arşınladığım Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü'ndeki yıllarımı da hatırlmadım eseri okudukça... Zira eserde hikaye edilen kampüste betimlenen tuhaflıklar silsilesinin bazısına kendi kampüsümde de şahit olmuştum. O açıdan anlatılanlar zihnimde hoş bir sada ve nostaljik bir burukluk da bıraktı. Yazarın kendisi de akademisyen olduğu için akademik hayatında yapmış olduğu gözlemleri ve yaşanmışlıklarını esere yansıttıpı aşikar. Lakin eserin konusu pek ilgimi çekmedi. Beklentim biraz daha yüksekti bu esere başlamadan önce. Mamafih, akademik dünyanın iç yüzünü görmek ve kafamızda büyüttüğümüz anlı şanlı hocaların aslında bizim gibi birer fani canlılar olduğunu idrak etmek için bile şans verilmesi gereken bir eser olduğunu düşünüyorum...
Tuhaflıklar Fabrikası yazarının,Eyüp Aygün Tayşir'in, ikinci romanı. İlkini aratmayacak güzellikte bir dil ve güçlü bir kalem, başka ne denilebilir ki! Şu an bahsedeceklerim size eserle ilgili detayda kalmış ve kitabın ana konusuna göre kıyıda köşede şeyler olsa da, sizi meraka düşüreceğinden şüphem yok, ki amacımda bu. Amacım, başka okurlara da ulaştırabilmek bu güzel eseri. Eserde yazarın betimlediği bir âlem var ve her ne kadar kısa da olsa,syf(133-136), ben en çok onun âleminde dolaştığım sayfaları sevdim. Aslında her âlemi bu kadar çekici kılan zaman engeli, yani o âlemlere yaptığımız bu kısa süreli doyumsuz seyahatlerimiz değil mi?Farklı âlemlere seyahati mümkün kılan kitaplar ve yazıyor olmamızın bir diğer nedeni de insanları kendi alemimize çekmek istememiz değil mi? Ki eğer öyleyse, ben Eyüp Aygün Tayşir'in âleminde , kısa zaman dilimlerinde de olsa, hayatımın sonuna kadar yan yana gelmeyi istiyorum. O her daim yazsın ve bizi alıp götürsün kendi âlemlerimizden kısa bir anlığına da olsa kendi âlemine...
Tuhaflıklar Fabrikası bir üniversite alegorisi. Okuma sebebim de buydu. Üniversiteyi ve öğretim üyesi stereotiplerini ilginç karakterler vasıtasıyla başarıyla anlatmış. Bunun yanında postmodern kurgu unsurlarını da başarıyla kullanan, büyülü gerçekçilik örneği bir roman. Postmodernizmle de büyülü gerçekçilikle de aram pek iyi olmasa da kitabı zevkle okudum.
Tayşir'in okuduğum ilk kitabı ama onun Türk edebiyatının Tanpınar'ı olduğunu düşünmem için hiç de erken değil. Tuhaflıklar Fabrikası en başta eşsiz diliyle beni fethetti. Bu anlamda adını İhsan Oktay Anar'la, Ahmet Hamdi Tanpınar'la ve Refik Halid Karay'la rahatlıkla anabiliriz. Gelecekteki eserleri sabırsızlıkla bekleyeceğim.
Türkiye akademik ortamı ve bu ortamda karşılaşabileceğiniz yaşantıdan kesitler üzerine örülmüş bir hikaye. Hikaye biraz yavan ve doğrusunu söylemek gerekirse kurgu da özenli değil, hele kitabın sonu aceleye gelmiş gibi bir izlenim oluşturuyor , bu nedenle Ali Teoman yapıtları ile karşılaştırmazdım bir okur olarak, bununla birlikte akademik hayattan kesitler hayli gerçekçi ve o alaycı biçem insanı içine çekiyor, dil çok ama çok iyi. Kurgu ve hikaye daha özenli olsaydı diye geçiriyor insan içinden.
Bu kitapta beni içine en çok çeken şey ele alınan "akademik karakterler" oldu. Ucundan da olsa akademik bir camianın içindeyim ve karşılaştığım ya da tanışıklığımın olduğu insanları kitaptaki akademik karakterlerle ister istemez eşleştirdim. Karakterler o kadar doğru tespitlerle oluşturulmuştu ki hayran olmamak elde değil. Kitabı okurken sanki kendi üniversitemin koridorlarında dolaştım, kendi hocalarımla karşılaştım, konuştum.