‘‘Ankara’ya yıllardır gitmemiştim. Elimizde doğup büyüdüğü için bu sefer alıcı gözü ile bir dolaşayım dedim.
Düşünüyorum da bir zamanlar demiryolu köprüsünden Çankaya’ya kadar bir tek çatı, geceleri bir tek ışık yoktu. Atlı arabamız yabani bağ kütüklerini çiğneyerek köşke giderdik.
Ama şimdilerde bu yolun üstündeki yürür merdivenli mağazayı gezerken, ülkeyi ilk kurduğumuz yıllarda bütün çarşıda birbirine eş iki fincan bulamadığımız günler geliyor aklıma. Tren İstanbul’dan yirmi dört saatte geldiği için balık yüzü göremediğimiz yıllar…
Biz gençliğimize güvenerek yataksız vagonlarda, tahtakurularına katlanarak, öğle yemeğini Polatlı’da akşam yemeğini Eskişehir’de yiyerek, İstanbul’a gidip denize, adeta medeniyete kavuşurduk. Atatürk tek başına Çankaya’yı beklerdi’’
Atatürk üzerine çalışmalarıyla tanınmış gazeteci, yazar Falih Rıfkı Atay 1894'te İstanbul'da doğmuştur. Öğrenimini İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde yaptı. 1908 devriminden sonra "Tanin" gazetesinde gazeteciliğe başladı. Bir yandan gazetelere, dergilere yazılar yazıyor, bir yandan da Babiâli Mektubi Kalemi'ne devam ediyordu (1913). Bir süre sonra, oradan Dahiliye Hususi Kalemi'ne kâtip olarak geçti. Falih Rıfkı Atay Birinci Dünya Savaşı'na yedek subay olarak katıldı. Bir süre sonra 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa'nın emir subayı olarak, Kudüs'te ve Suriye'de bulundu. Bu arada, resmi görevle birtakım Avrupa yolculuklarına da katıldı. Savaş sona erince, Bahriye Hususi Kalem Müdür muavinliğine atandı. O sıralarda iki arkadaşıyla birlikte "Akşam" gazetesini kurdu (1918). Devrim aleyhinde bulunanlarla çetin bir savaşa girişen Atay, 1922 yılında Bolu'dan milletvekili seçildi, 1950'ye kadar milletvekili kaldı. Bu arada, "Hakimiyet-i Milliye", "Milliyet", "Ulus" gazetelerinin de başyazarlığını yaptı. 1950'de siyasi hayattan çekilerek kendini tamamen gazeteciliğe adadı. Kısa bir süre "Cumhuriyet" gazetesine haftalık sohbetler yazdıktan sonra, bir arkadaşıyla birlikte "Dünya" gazetesini kurdu.
“Libya’da yedinci Arap asker diktatörlüğü kurulmuştur. Cezayir, Libya, Mısır, Suriye, Irak, Yemen ve Sudan! Bu ordular yalnız iki milyon Yahudi ile boy ölçüşmeyi bilmez: Tek fethettikleri şey iktidardır” (s.14)
“C.H.P’nin baştakilerden bir sık sık Atatürk adının geçmesine sinirlenerek: -Türkiye’yi ölüler mi idare edecek, demiş. 2490 yıldan beri Budistleri bir ölünün idare ettiğini bilmiyor demek. Eğer Müslümansa vicdanına duyduğu seslerin 1380 küsur yıl öteden geldiğini bilmiyor demek. Dünyada milyarı aşan komunistlerin 1883’te ölen Marx’ın fikirleri ile yönetildiğini bilmiyor demek. Ortanın solunun dün doğma sloganları yanında prensipleri daha nice kuşaklar Türkiye’nin ilerisinde kalacak. Türkiye Atatürk’e varmak için kim bilir ne kadar bekleyecek” (s.39)
“Sakary Savaşı bittikten sonra Ankara’ya dönen Atatürk: -Not defterime üç yeni düşüncemi yazdım, demişti. Bu üç düşünceden biri şu idi: “Her zafer bir fikrin gerçekleştirilmesine yaramalıdır. Bir fikrin gerçekleştirilmesine yaramayan zaferler boşa gider” (s.43)
“İkinci Dünya Savaşı ki tarihin en öldürücü olanıdır. 50.000.000 cana mal olduğu halde, bittiği vakit dünya nüfusu başladığı zamandan daha fazla idi” (s.58)
“Beyaz ırk ülkelerinde adam başına günde 3070 kalori. Renkli ırk ülkelerinde 2140 kalori. Az gelişmiş denen yerlerde yüzde yirmi kişi kendilerini yaşatabilecek beslenmeden yoksun. Dört zenciden üçü her akşam aç olarak uyur. 1939’da dünya nüfusunun yüzde 39’una 2200 kaloriden daha az düşüyordu. Şimdiki nispet yüzde 60’tır. Kaliforniyalı biolojist Paul Ehrlich’e göre 1970 ile 1983 arasında yüz milyonlarca insan açlık kurbanı olacaktır. Aç milletler daha çok çocuk vermektedir. Son asır boyunca 100 milyon Çinli açlıktan ölmüştür. 1870 ile 1900 arasında Hindistan’da 20 milyon insan açlığa kurban gitmiştir” (s.58)
“Hindistan’da 60.000.000 inek “avare” dolaşmakta. Günde ancak yarım litre süt vererek! Fransa’da ortalama 10 litre. Bu 60.000.000 inek üstelik bir buçuk milyarlık ürünün ziyan eidlmesine sebep olmaktadır” İkinci Dünya savaşı’ndan sonra Japonya doğumu yarı yarıya indirmeyi başarmıştır. 1947’de 1000’de 34.4’ten 1956’da binde 17.2’ye! Tarihte misli görülmeyen bir azalış” (s.59)
“Şimdi bu incelemeyi özetleyişimizin en can alıcı sebebine geliyoruz: Çünkü Japonya yüzde yüz c sivil eğitimden geçmiştir ancak eğitim gören ülkelerde uygulanabilmektedir. Türk kadınlarının%70 biri okumamıştır. Okuyanların çoğu da hafız okullarından çıkma. Bir apartman kapısının 3 kadından üçer çocuğu var. Hangi sosyal adalet tedbiri bu çocukları besleyebilir, yetiştirebilir? İmam hatip okulları, doğur doğur, diye bağırır. Medeni kanunla yasak edilen evlenme fıkıh derslerinde şeriat iznine bağlanmaktadır. İncelemenin sahibi 2. Ya eğitim ya felaket! Diyor. Türkiye'de felaket yolunda bulunanlar arasındadır. (s.59)
Rusya'da bir tek kalıptan dökülme kafalar ülkesidir. (s.60) “Bizimkilerin bilgisi ise kütüphane vitrinlerdeki kızıl yayınlardan ibarettir! Geçmişi bırakınız, işareti Atatürk'ten bile haberleri yok! (S.62)
“Ülkemizde belli başlı 2 akım var solculuk, sağcılık! Ikisi de birer fikir akımı olabilir. Ikisi de akla, mantığa uygun bir ideolojiye dayanabilir fakat düşünen kafalar için! “Biz de sağcılık da solculuk da ya okuma yazma bilmeyen veya şöyle böyle bilen büyük bir yığını avlamak, yığını sağa veya sola yatırmak için politikacılar tarafından sokak demokrasisine boğulmuştur” (s.63)
“Sol demogoji yanındakinin kazancını, komşusunun arabasını evini varlıkların varını kıskananlara hoş gelir. Oh bu düzen bir yıkılsa der. Yeni düzende ise üstündekileri kıskanmaya bile yeltenemezler. Ah bir pasaport alabilsem de kıyısından geçerken Yunanistan'da hürriyet'i geçebilirsem… kaygısına düşerler ve tanınmış kızıl Çinli gibi bizi Mmemlekete yaşayabilmek için alçak olmak lazımdır derler.” (s.64)
“Yarısı cahil bir halk ne demokrasi olur, ne de özel teşebbüs! Veya demokrasi ve özel teşebbüs halkın okuyan yarısına münhasır kalır. Fakat cahil halka sosyalizm de olmaz. Eğer cehalet giderilmeden sosyalizm kabul edilecek olursa, sadece yobaz hocaların yerlerine fanatik komiserler geçmekle kalır, köylünün durumu zerre kadar iyileşmiş olmaz, biri herkes üstelik de adamın tarlasını elinden alırlar mesele rejim meselesi değildir ne rejim gelirse gelsin dayanağı aynı cahil kütle olan oldukça memleket kalkamaz” (s.65)
“Sağcılar ve solcular, bir gün Atatürk’ün dediği üzere “Cumhuriyetin piçleridir” (s.73)
Allah’ı mı, halkı aldatıyoruz? Bir defa da rahmetli Adnan Menderes bizlerden birkaç gazeteciyi Divan Oteli’inde içkili yemeğe davet etmişti. Nadir Nadi’yi bulamamışlar. Davet bu yüzden geri kaldı. Ertesi gün gazetelerde ne görsem beğenirsiniz: Adnan Menderes Eyüp’te iftara gitmiş” (s.76)
“Bir defa şurası bilinmelidir ki her silahlı vurur da, vurulur da!” (s.85)
“Ecevit’in yeni bir kültürsüzlük ve züppelik marifeti: Tek parti devrine sırt çevirmek! Babasını anasını inkar etmek gibi bir şey.” (s.97)
“Loh: “Hikayemi olduğu gibi anlatmalıyım ki okuyucu beni küçük görsün. Çünkü Komunist Çin’de şerefini, haysiyetini, dürüstlüğünü feda etmeyen bir kimse sağ kalamaz. Eğer okuyucu Çin’de yalnız hainlerin ve sahtekarların yaşayabileceğini öğrenirse ancak o zaman Çin komunizmini anlayabilir” (s.101)
“Yeni Fransız Devlet Başkanı Pompidou ilk basın toplantısında: -Fransızlar zengin olunuz. Sosyal adaleti başka türlü sağlayamayız, diyordu” (s.102)
“Uzay başarısını gölgelemek için bir dedikodu: Solculara göre Amerika bu ağır masrafı yoksul insanlık için harcasa daha yerinde olmaz mı imiş. Batı solu değil, Afrika ve Asya ve Türkiye solunun dedikodusu bu. Batı solu ise, mesela Fransız Komünist Parti’sinin gazetesi Humenite, uzay zaferini yeni bir çağın başlangıcı olarak selamlamıştır. Şimdiki uzay bütçesi 4 milyar dolar, Amerika kadınlarının esvapları için harcadığı para bununon misli. Amerikan milli gelirinin yüzde ikisi kadar bir şey.” (s.105)
“Bir otomobil yarışı haber aldım. Fenerbahçe’de bir yerden kalkıp Caddebostan’da bir yere ilk önce varana birkaç yüz lira. Yol trafiğin, en yoğun olduğu caddeler. Son model, her biri yüz binden yukarı para ile alınmış arabalarda genç çocuklar. Araba babalarının.... ....Bağdat Caddesi ve Moda, gezinti yolu caka sürüşlerinin en yürek oynatıcı merkezleri haline geldi. Arabalarını çocuklarına veren babalara ne demeli?” (s.107)
“Bedii Faik, Rusya yolculuğunda Bakü’ye de uğramıştı. Halk sıkıntı içinde idi. Sofrada yanına düşen Rus kılavuza: -Bütün benzininizi bu cumhuriyetten alıyorsunuz. Ne diye karşılığını vermiyorsunuz? Diye sorması üzerinde şu cevabı almıştır: -Ya uzay işini nasıl başacaracağız?” (s.108)
“Napolyon’un iki yüzüncü yıl dönümü kutlandığı şu sırada L’Express’in okurlarından biri, bir kişinin sonuçsuz şerefi uğruna katlanılan fedakarlıklar üzerine Thiers’in yaptığı bilançoyu hatırlatmıştı: “Napolyon 1804 ile 1815 arasında 1.700.000 Fransız öldürmüştür. Buna müttefik veya düşman olarak ölen 2.000.000 insanı da eklemek lazım. Cumhuriyetin kazandığı on beş departmanı da onun yüzünden kaybettik. Napolyon’dan askerlerin, idarecilerin, politikacıların öğrenecekleri çok şey var. Vatandaşlar da bir tek şey öğrenmelidirler: Vatanı asla bir tek adama bırakmamak!” (s.113)
“Peru ihtilalini yapan General Montagne şöyle diyor, “ Ne kadar politikacı varsa, iktidarda veya muhalefette, en başta kendi şahsi menfaatlerini düşünüyorlardı. Ondan sonra da partilerinin menfaatini! En son eğer hatırlarına gelirse memleketin menfaatini! Fakat kendilerinin ve partilerinin menfaatleri vakitlerini o kadar alıyordu ki memleket işlerine sıra gelmiyordu” (s.113)
“Birden bire Fransa’ya gelen turistlerin sayısı artmışç Bu yaz 500.000 Amerikalı turist bekleniyormuş. Geçen yıla göre 190.000 fazla. Sebebini New York’ta çıkan Sunday News gazetesi şöyle açıklamış: “De Gaulle gidince Fransızların yaşama neşesi ve sevimlilikleri yerine geldi” (s.114)
“Geçen hafta Akşehir’de Nasrettin Hoca törenine ayrılmıştı. Bu fırsatla Çankaya hikayelerinden birini tekrarlamak istedim. Rahmetli Nuri Conker sık sık nekreliği tutan zarif bir adamdı. Bir akşam Atatürk’ün sofrasında bir sırası gelerek şu fıkrayı anlattı idi: Hoca Galata köprüsünden geçiyormuş. Üsküdar vapuru yolcularının bağrıştıklarını duymuş: Nedir derdiniz?” diye sormuş. “Vapurun kalkma zamanı geldi. Kaptan meydanda yok” cevabını vermişler. Ben kaptanlık bilirim, demiş. Geçmiş kaptan yerine. Tornistan tornevit gemiyi yürütmüş. Tekne gitmiş. Üsküdar kıyılarında karaya oturmuş. Yolcuların: “Hani sen kaptanlık bilirdin” diye yeniden haykırışmaları üzerine de: -Ben gene bilirim ama deniz bitti,demiş. Hep gülüştük. Bir müddet sonra sofradakilerden biri parmağını kaldırarak söz istedi. Atatürk: -Buyurunuz, dedi. -Efendim Nasreddin Hoca zamanında vapur yoktu, demesin mi? Üstelik bu zat Milli Eğitim Bakanı idi.” (s117)
“Dil durmadan değişir. Siz de farkında olmadan onunla beraber değişirsiniz” (s.154)
“Moskova’da Türkçe yayın yapan radyo da sık sık ona veriştirirdi. Bir akşam İstanbul’a gelirken Cahit’le lokanta vagonunda buluştuk. Bir gece önce kendini dehşete düşüren bir olayı anlattı. Moskova Radyosu spikeri: -H.C. Yalçın’ın başını kesmlei. Sonra yerine koyup bir daha kesmeli, demiş. Gülerek: -İkincisine pek aldırış etme, demiştim” (s.169)
“Solcular, ki devletleştirmeci sosyalistler de içlerindedir, kendilerine 'devrimci', sağcılar ki şeriatçılar da içlerindedir, kendilerine 'Milliyetçi' adını vermişler. İkisi arasındaki on binlerce genç neci? Atatürk çocuklarıdır onlar… Sağcılar ve solcular, bir gün Atatürk'ün dediği üzere, 'Cumhuriyetin piçleridirler.'"
This entire review has been hidden because of spoilers.
Kitabın başlığı sizi yanıltmasın. Kitap Ankara ile ilgili olmaktan ziyade, Atatürk ve cumhuriyetin ilanından 1970’lere kadar siyasal anlamda neler olduğunu dile getirdiği köşe yazılarından ibaret. Herbir başlığın hangi yıl yayımlanmış olduğunu altına yazsalar daha iyi olurdu.