Arkadaşlarıyla birlikte, medeniyetten uzak ıssız bir adada tatil yapmayı planlayan orta yaşı çoktan geride bırakmış bir çift, yola çıkmadan hemen önce Sarah’nın kapılarında belirmesiyle şaşkına döner. Anne babasını uzun yıllardır tanıdıkları bu genç kız, adada anlatıcı ve kocasına eşlik eder. Sarah, bu sakin ama gergin günlerin birinde, beklenmedik bir biçimde, günlüğünü anlatıcıya gösterdiğinde trajik geçmişi ortaya çıkar. Bu geçmişle hesaplaşması gereken sadece o değildir artık... Eserleri çeşitli dillere çevrilen, Avusturyalı ödüllü yazar Margit Schreiner’den, keder, zaman ve varoluşun sorumluluğu üzerine akıllardan çıkmayacak bir anlatı.
Ertesi sabah zaman devrilmeye başladı. Az önce sonsuz gibi görünen zaman artık sınırlıydı. Adada sadece üç günümüz kalmıştı! Artık hayal kurmaya, uzun uzun düşünmeye, karar alacağımız birtakım konuşmalar yapmaya, yazmaya başlamaya zaman yoktu, nihayet bir kez olsun eski koyun ağılında gecelemeye ya da adanın güney ucundaki marinaya yürüyerek gitmeye yine zaman yoktu. Adaçayı toplayıp kurutmaya, evde salamura yapmak için tepedeki zeytinlikten zeytin toplamaya ya da denizden çıkan kütüğü boyamaya bile zaman yoktu. Zaman darlığından felce uğramış gibiydim. Sarah’nın günlüğü komodinimin üzerinde duruyordu.
türkçede 140 sayfa kitap, türü üzerinde “roman” olarak belirtilmiş ve fakat bu sayfa sayılarındaki kitapların neredeyse tümü gibi aslında roman değil. olumlu bir özellik olarak belirtmek istiyorum bunu: çoğunlukla ticari hedef gözeten kısaltılmış-kısıtlanmış roman yerine genişletilmiş bir öykü ya da anlatı zeminini bu tür kitaplar için daha “uygun” buluyorum ben. doğru çerçeve çok önemli. “insan dengesi” nasıl anlatılabilir: hikayesinde olabildiğince yalın, düşüncesinde iddiasız, sadece düşünce üretilebilecek bir alan, daha doğrusu bir hava, bir atmosfer oluşturarak.
içindekiler bölümünde otuz günlük bir tatil öyküsü-günlüğü okuyacağımızı öğrendikten sonra ilk sayfalardan itibaren bu tatilin gerilimli geçeceğini anlıyoruz. görünürdeki tatil dışında, aslolan başka bir şey vardır: anlatıcıdan başka bir anlatıcı ve anlatıcının günlüğünden başka bir günlük. günler sıradan tatil günleri gibi ilerlerken bir şey olacak gibidir. ya bu tatil amacından anlamından sapacak ya da asıl öyküyü ve asıl anlatıcıyı değiştirip dönüştürecektir. bu atmosferin başarıyla verildiği, gerilime eşlik eden ikili yapının üzerinde düşünce üretilebilecek alan dediğim alanı-imkanı yarattığı söylenebilir. biri hafif bir tatil, diğer ağır bir vaka günlüğü, biri yaşlı diğeri genç iki anlatıcı ve değişime dönüşüme açılan ya da ancak öyle kapatılacak bir çerçeve. bu güzel ve önemli. bunun ötesinde, daha büyük şeyler ise, bence zaten, beklememek gerekir.
“Herhalde insan,yapısı gereği doğaya uygun değil.Karşısında el değmemiş bir doğa bulursa o doğadaki yaşam ona çok yorucu gelir,dolayısıyla daha iyi duruma getirmek amacıyla o doğayı bozar.Onu iyileştirince,yani bozunca,bozulmamış bir doğaya özlem duyar.Aynı şey duygularımız için de geçerlidir.Onları nasıl kullanacağımızı bilemeyiz.Hiçbir şey olmazsa canımız sıkılır,bir şey olursa da hemen bize fazla yüklenildiğini düşünürüz.” . Margit Schreiner,altı yıldır her eylülde arkadaşlarıyla birlikte Hırvatistan’ın ıssız bir adasında bir ay geçiren orta yaşın üzerindeki bir çifti anlatıyor.Ama beklenmedik bir durum var,2013 eylülü farklı geçecek.Eski dostlarının kızı Sarah,köpeği Habibi ile birlikte eşlik edecek onlara. . İki ana karakterimiz var,Sarah ve Bruno’nun eşi.Sarah geçmişiyle ve yaşadığı travmalarıyla yüzleşmeye çalışırken; Bruno’nun eşi ise yazma sancıları çekiyor.İki kadın da birbirini anlamıyor ama anlamak bir zorunluluk değil.Sarah yazdığı günlük ile ulaşıyor ailesinin eski dostuna,o ise kucak açtığı şefkatli kollarıyla Sarah’a.. . Bir ay boyunca yaşanılanlar,ada hayatı,konuşulan konuların aslında ne kadar derin olabileceğini görüyorsunuz.Hızlı okunmasıyla birlikte kolay sindirilebilen bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Özellikle Sarah’ı yaşadıklarına odaklandığımızda..
Birlikte uzun zamandır aynı ıssız adada tatil yapan iki aile yola çıkmak üzereyken aralarına eski bir arkadaşın kızı ve köpeği katılır. Annesi ve babası üvey abisi tarafından öldürülen kız uzun bir psikolojik tedavi sürecinden geçmiştir. Adaya birlikte gidilir ve 30 gün kalınan adada gün gün neler olduğunu okuruz. Hem ada tasvirleri, hem kızın yaşadıklarının anlatımı açısından benim bu aralar okuduğum en iyi kitaplardan biriydi...
İlk kez Avusturyalı yazar Margit Schreiner'ın bir eserini okudum. 'İnsan Dengesi' yazarın Ayrılık Üçlemesi kitaplarının ilki. Kalbin ağırlığını okurun eline veren bir metin 'İnsan Dengesi'. Çok olağanüstü bir meseleden bahsetmiyor Schreiner, hatta okurun 'bunu ben de yazarım' demesine sebep olabilecek kadar sıradan bir konuyu; aynı sıradanlıkla kaleme alıyor. Bu sebepten okur görüşleri, Schreiner'ın eserlerini beğenme konusunda iki ayrı uçta kutuplaşmış durumda. Ben eserleri nicel bir şekilde nitelemekten yana olmadığımdan, Schreiner'ı okurken son derece beklentisiz bir şekilde metne verdim kendimi. Bu haliyle de Avrupa Sinemasından bir film izliyormuş gibi aktı gitti kitap.
Gelenekselleşmiş ada tatillerini yapmak üzere hazırlanırken eski bir arkadaşlarının kızı olan Sarah'ın kapılarını çalmasıyla şaşıran çiftimizin(anlatıcı ve kocası), Sarah'ı tatillerine dahil etmelerini ve hep beraber adada geçirdikleri bir ayı konu ediniyor roman. Sarah'ın travma dolu geçmişiyle adadaki grubun yüzleşmesi; bilhassa anlatıcının Sarah'ın tarihine saplantılı hale gelmesi üzerine su gibi akan bir roman sonrası. Romanlardan görmeye alışık olduğumuz tüm iddialardan bağımsızlaşmış bir metin 'İnsan Dengesi'. Dilde sade, içerikte sıradan, bitirişte alışılmış bir anlatı sunuyor bize. Roman süresince ve anlatının içerisinde değil, okunduktan sonra okurun zihninde bir alan açmayı amaçlıyor belli ki. Tahminim Schreiner'ın edebi olayı da tam olarak bu. "Hatırlayabilmek için unutmak gerekir." diyor romanın bir yerinde, Sarah üzerinden anlatıyı şekillendiren yazarımızın da tüm ikilemleri bu noktadan sonra ortaya dökülüyor. Mesleği yazarlık olan anlatıcı, bir noktadan sonra yazma eyleminin hayatın gerçekliği karşısındaki değersizliğini Sarah üzerinden belirtip, tüm reflekslerinin trajik çatışmaların kaynağı olan Sarah'a yönelmesine izin veriyor. Anlatıcı tarafından kurmacanın pragmatik anlamsızlığı gün gibi kabul edilirken, gerçeklikte etrafımızdaki her birey için daha geniş bakabilme, düşünebilme refleksi oluşturuluyor okur adına.
Bu tarz metinler okurun zamanını sömürecek denli uzun yazılmadıysa genelde okuduğum için mutlu ediyor beni. Aktı gitti ve geride bir Sarah bıraktı. Travmayı kabullenme üzerine bildik bir hikaye okudum ve aklımda trajik hikayesine inat varolma çabasını gördüğüm bir kadın kaldı. Ne başyapıt, ne rezil bir anlatı. Hayatın penceresinden yanı başımızdaki herhangi bir insana bakmak isteyenlerin okumasını tavsiye edeceğim bir roman.
"Ama sık sık beklenmedik bir şey en güzel hayallerimizi darmadağın eder."
Yas, ayrılık, yaşlılık gibi sancılı süreçlerin muhasebesi üzerine dokunaklı bir hikaye… Orta yaşları geride bırakan bir çift yaz tatiline çıkmak üzereyken eski bir dostlarının kızı kapılarını çalar. Bu beklenmedik misafir ıssız bir adada geçecek tatile dahil olur. Adada geçen gerilimli zaman hepsini geçmişe ve hatıralarla hesaplaşmaya sürükler… Margit Schreiner'in anlatımını beğendim. Tutkunu olduğum ada atmosferinin ve üzerinde çok kafa yorduğum hatıraların hikayenin içinde oynadıkları rol benim için çok ilgi çekiciydi…
Yayınevinin İstiklal’deki çalışanının önerisiyle aldığım bir kitap. Aslında 3 mü 4 mü çok emin olamadım okurken. Hala emin değilim :) Keşke yarım yıldız seçenekleri de gelse siteye. Neyse. İçinde çok güzel anlatıların yer aldığı paragraflar var ama konusunun ilgi çekiciliğine rağmen okurken bir olmamışlık seziyorsunuz. Kitabın dünyasının içine girmek kimi yerlerde zor geldi bana.
I can't give more than two stars for this book. It is a quite interesting story, but neither is the language exciting nor is the dramatic structure well thought out.
Two couples of intellectuals in their early sixties for a few years have spent September on an island in Croatia. This year the children of one of the families won't attend, but surprisingly Sarah, a young Jewish woman, daughter of friends who went to Israel a decade ago, turns up and is taken with them. We learn that her parents have died a few years ago due to an unspecified attack. One of her half-brothers died as well, and now, a few months ago, her brother has commited suicide. The book is kind of a diary of the days on the island, intermixed with some discovery of Sarah's story.
And here's the problem. While the idea sounds interesting, the execution is not. The story is told from the point of view of the author's alter ego, an author trying to use the time on the island for wrinting a new book, but failing, because in reality everything revolves around Sarah. There are attempts at a humorous tone in between, there are attempts at a poetic depiction of nature, but it's all inconsistent and drowns in bland description of everyday events.
Dramatically the book builds up the expectation of a total unraveling of the past, which also does not happen. There is nothing wrong with that per se, but if the conclusion is what it is, the dramatic structure of the book is a bad fit.
This is a book about balance, but it is deeply unbalanced itself. It feels like a book that the author had tried to write for a few times, failed and re-worked, and in this process the original idea must habe changed. It feels like the wrong structure for what finally became the story.
And it goes deeper. I think the monstrosity of what is Sarah's fate is unnecessary for conveying the final message. Toning it down, choosing a less dramatic cause for Sarah's problems would have brought the book more in line with the its general tone. Holocaust, murder, psychiatry: If all of that is thrown into a book, I would expect to feel more subtle horror shine through, but it doesn't. If that is, because it was never intended, why not let the poor girl have lost her parents in a car accident?
Inconsistent as this book is, it is still an easy read and it has its moments. There is for example a fairy tale that Sarah tells and that perfectly fits the book's conclusion. It has no moral or purpose and Sarah, questioned on that, seems surprised that it should. Things just happen, and all explanations are only fabrications of the human mind, intended to make sense of the inexplicable.
Kitap, insanın ikircikli yapısını anlatarak başlıyor. Öyle net durumlara değinmiş ki Margit Schreiner, gözlemleri nokta atışı resmen. Hayatı kavramış ve hatta demlemiş bakış açısıyla beni kendine hayran bıraktı. Anlatıcının iç sesinin kendine karşı epey dürüst oluşu, ee burdan da beni yakaladı. Kitabın bir adada geçmesi ise en önemli okuma sebebim. Denize yakın yaşayan insanların öyküleri benim için oldukça cezbedici. Doğrusunu söylemek gerekirse kötü metin isterse denize yakın olsun, okumaktan soğurum. Ama Margit Schreiner deniz betimlemelerinin hakkını vermiş. Çok iyi. Çok sahi. Bu kadar iyi metin beklemiyordum. Anlatılan adada yaşadım sanki. İnsan dengesini fazla sevdim. Adada kendini onaran genç bir kızı anlatıyor. Öyle yalın, öyle yoğun ki.
Margit Schreiner’ı Goodreads vasıtası ile duyup merak ettim. Yazar ile ilgili nette pek fazla bilgi yok Wikipedia sadece Almanca yazmış o yüzden tanıtım yazısındaki ‘ödüllü yazar’ tanımı neye dayanıyor öğrenemedim. Kitabın temelini anlatıcının (Bruno’nun karısı orta yaşlı yazar) ve onlara son dakikada katılan travmalı genç Sarah’nın günlükleri oluşturuyor. Yazar neden Sarah’yı yahudi olarak kurgulamış onu pek anlayamadım zira yaşadığı travmada bu durumun pek etkisi yok. Avusturya’da artan ırkçılık söylemlerine karşı biraz planlı yapılmış gibi geldi. Bir de sanatla ilgili bölümleri biraz didaktik buldum. Beklentisiz okunursa iyi olur.
“Hakikat, hayallerden oluşur dedi…. Noah’ın sorunu hayal kurması değildi, onun sorunu annemizle babamızın ölümünden sonra artık hayallerine inanmamasıydı.”
“ Dalgın bir yüz ifadesiyle kaskatı oturup kalmış. O zaman Sarah dünyanın güvenilir bir yer, babasının da çok güçlü olmadığını ve insanların ölümlü old anlamış.”
“İçimde dayanılmaz bir baskı var. Bir düdüklü tencerenin içinde olduğu gibi. Hiç kimse kapağını zorlayarak açmamalı, hele ben hiç. Ne yapmalıyım?”
- "Danieli bağışlaya bilərsən? dedim Saraya. Başı ilə etirazını bildirdi. Bağışlaya bilmərəm, ancaq sevə bilərəm, sonra dedi." Bu diaoloq parçası ilə başlamaq istədim, çünki roman bir tərəfə, bu diaoloq bir tərəfə... mənim üçün bu üç cümlə bütün romana bərabər oldu? - Düzü nə qədər bunun mümkün olduğunu bilmirəm... İnsan hislərinin tarazlıq idealı ancaq bu qədər qısa və lakonik göstərilə bilərdi... Sevgi və nifrət bir insanda cəmlənərsə, insan hər iki hissi həmin şəxsə qarşı duya bilərmi. Nə nifrətindən bir şey azaldaraq, nə də sevgisindən bir zərrə itirərək... Bu əslində, mənə elə gəlir, insanın varlıq amacından biridir... Hisləri, həmçinin düşüncələri tarazlamaq... Ən çətini də hislərdir... - İnsan hisləri qyri-iradi üzə çıxır... Duyğular isə hislərin buludlaşıb yağış yağması kimidir... Demək istədiyim insan duyğularını iradəsi ilə tənzimləməyə qadir... Bu bizə verilib və mənə elə gəlir insan bütün həyatı boyu bununla məşğuldur... Şüurlu və ya qeyri-şüurlu şəkildə... Əlbəttə bu proses şüurlu şəkildə gedərsə, istənilən nəticənin alınması ehtimal daxilindədir... - Romanı ucuz kitablar səbətinə atıb almışdım... Yazardan bir xəbərim yox idi... Cəmi iki kitabı türk dilinə tərcümə edilib. Rurslar hələ yazıçını kəşf eləməyiblər... Özü avstriya yazıçısıdır... Romanın içində də məhz real personaj kimi yazıçı özünü götürüb... - Orta yaşı haqlamış, övladlarını yerbəyer etmiş bir cütlük hər il olduğu kimi texnoloji imkanlardan uzaq bir adaya dostlarla birlikdə getməyə hazırlaşırlar.... Bu vaxt qapı döyülür və Sara iti Habibi ilə birlikdə içəri daxil olur... Cütlük onu da tətilə aparmağa məcbur qalırlar... - Sara bu məqamda etiraz ediləsi son şəxsdir, çünki qızın ögey qardaşı Daniel anası və atasını öldürüb özünü də polislər vurublar... Ardınca qardaşı Nuh intihar edib, özü də xəstəxanada uzun müddət müalicə almalı olub... Lakin romanın sonunda belə Saranın niyə gəldiyini, sonra da niyə xəbərsiz getdiyini öyrənə bilmirik... - Hdisələr, 30 günlük ada tətilində keçir... Düzü burda əlamətdar bir hadisə gözə çarpmır... Daha çox sönük gündəlik məşğuliyyətlər, söhbətlər, gəzintilər, təbiət təsvirləri və Saranın xəstəxanada ikən tutduğu gündəlik... Gündəlikdə bir əlamatdar hadisəyə rast gəlmirik... Orada da eyni rutin xəstə həyatı... müəyyən məqamları bu rutin həyatdan çəkib çıxarır... personajların həyatları haqqında müəyyən məlumatlar əldə edirsiniz... Yəni real həyatdakı kimi... - Kitabı sakit beyinlə... hətta təkrar oxumaq da olar... Çünki müəllifin düşüncələrini tutmaq üçün bir balaca təfəkkür etmək yerinə düşərdi... Məni yoran bir başqa məsələ isə, "YKY" yayaınlarının tərtibatıdır... Sanki oxucu mümkün qədər oxuyanda əziyyət çəksin deyə belə bir tərtibat seçiblər... Bu yayınların hər kitabında əsəbləşirəm... Yəqin oxucu məmnun etmə dərdi yoxdur... Olur belə şeylər...
İnsan Dengesi, Margit Schreiner’dan okuduğum ilk kitaptı. Anlatının gündelik hayatın basit detaylarıyla varoluşun karmaşık çözümlemeleri arasında salınması bana çokça Rachel Cusk’ı hatırlattı. Ne yazık ki barındırdığı gerilimli zıtlıklara rağmen (yaşlı anlatıcı - genç kadın gibi) Cusk’ın romanlarındaki derinlik ve fikirsel yoğunluktan uzak bir roman bu. Yine de adanın ve doğanın tasvirleri, mekanın kişiler üzerindeki etkisini anlatması bakımından dört yıldız vermezsem haksızlık olacağını düşünüyorum.
Göründüğünden daha büyük bir kitap. Tatil tasviri çocukluğumda yaşadığım elektriksiz susuz yazları bana anımsattığı için çok anlamlı, çok derindi. Diğer günlük - ve yaşananlar - ağır bir şekilde değil, olduğu gibi olması gerektiği kadar verilmiş. bizlerin travmaya acıya bakmayı bilemediğimiz gibi... Severek okudum
Arkadaşlarıyla her sene gittikleri bir ada tatiline çıkmak üzere hazırlanan çiftin kapısını, uzun yıllardır görmedikleri aile dostlarının kızları çalar. Köpeğiyle beraber bir süre onlarla kalmak ister. Görüşmedikleri süre boyunca olanlar, kızın anlattıkları ve o günlere dair tuttuğu günlükte yazanlar ile bir bir ortaya çıkar. Çok güzel bir anlatımı , sade bir dili var. Çok beğendim.
Kelimelerden tasarrufla bırakacağım buraya bu kitabı, bugün biraz böyle. Travmalarla baş etme konusunda aradığımız dengeyle ilgili bir roman bu ve beni çok etkileyen çok yeri oldu. Bütün olarak da sevdim ama garanti bir roman olduğunu da söyleyemem, hem kurgu hem de dil açısından ritmi bazen bozuluyor sanki, akışkanlık, akıcılık arayanlara aynı hazza vermeyebilir. Margit Schreiner seversen sen de benim gibi, okursun. Biz kısa zamanda kuvvetlice yakınlaştık.
Margit Schreiner ile tanışma kitabımdı İnsan Dengesi. Yazarın anlatım şeklini ve yalın dilini epey sevdim. Bir yaz tatili hikayesinin sorguladığı ve dokunduğu şeylerin derinliği bende karşılık bulduğundan belki de çok keyif alarak okudum. Hatıralarımızı nasıl anımsadığımız, nasıl yeniden düzenlediğimiz üzerine düşündüm çokça. Ve hatırlama biçimimizin kurduğumuz bağlarla nasıl ilişkilendiğini ❤️🩹
Yazarın diğer kitaplarını da listeme ekliyorum, keyifli okumalar 🌱