Cumhuriyetin ilk opera sanatçılarından Semiha Berksoy ve hayat hikâyesiyle Türk resim sanatının en “trajik” adlarından Fikret Muallâ.
1930’ların İstanbul’unda başlayan ve âşıkları kıskandıracak yakınlıktaki dostluk, Fikret Muallâ’nın bir daha dönmemecesine gittiği Fransa’da samimiyetini ve yakınlığını hiç yitirmeden mektuplarla devam eder. Ta ki Muallâ’nın ölümüne kadar…
Semiha Berksoy’un hayattayken bir araya getirdiği malzemelerden oluşan İki Aykırının Mektupları, bu iki çizgidışı insanı mektuplarında buluşturuyor.
“Tımarhanelerde yatmaya niyetim yok… Fransa’da kuyruğumu sikmek için kâfi derecede vekil var… Fransa’da da oturmaya cesaretim kalmadı… Misalleri ve geçirdiğim ‘siyasi suikastlerin’ haddi hesabı yoktur. Ne ise, temiz süt helal fikirli olduğumuzdan mıdır, nedir? Elan, fakat büyük korkularla, namuslu namuslu geçinebiliyorum, çok çalışıyorum. Bu lâzım.”(s.72)
Tabii ki güzel bir kitap. O dönemlerde yaşamış insanların hayatlarını okumak ayrı bir zevk. Birinin anlatımından ziyade kendi sözleri ile mektuplarından kişileri tanımak da ayrı bir keyif.
Yalnız kitaba 4 yıldız vermemin sebebi Semiha Berksoy'un Türkçe'sinin neredeyse günümüz Türkçe'si olmasına rağmen malesef Fikret Mualla'nın yazıları çok eski dilde kalmış olması. Tabii ki Fikret Mualla'ya "niye böyle yazdın?" diyecek değilim, ama tabi yayınevinin dipnotlarla veya kitap sonunda bir sözlük bulundurmasını isterdim. Yani bazı mektupları anlamak sıkıyor. Bir elimde telefon internetten kelimelerin anlamını öğrenmeye çalışmak, diğer yandan kitabı okumaya çalışmak, bazen tahminlerde bulunarak anlamaya çalışmak bence çok yorucu. Ben bu dönemlerde yaşamış insanların kesinlikle gençler tarafından okunmasını istiyorum. Fakat eğer bu kitabı okumaya niyetli gençler varsa, eğer kitabın kapağında "Günümüz Türkçesi ile" yazmıyorsa okumakta zorlanabilirler. Bu eleştirim yayınevine. Eğer dilini anlayabilseydik Fikret Mualla'nın kitap 5 değil 6 yıldız da alabilirdi.
Şimdi tüm kitabı buraya yazacak değilim. sadece bir mektuptan kısa bir alıntı: ________ 11 Eylül 1957 Sevgili Semihacığım,
Son kere sahnede gördüğüm Behzat Bey'den (Behzat Butak) müştekiyim. Son kere Leblebici Opereti'nde görmüş idim. Herhalde gönderdiğin paketteki leblebiler, tuzlusu ve tazesi methaldir, paketteki leblebiler, yine ve yine onun dahli ile vuku buldu. Halbuki özüm ve özümdeki diş teşkilatı bir hayli vakit mukaddem zamandan berudur ki, namevcuttur. Bu vaziyette, ne şekilde müteşekkir olabilirim??? Küfür eyleyemem ve şükür de eyleyemem... Özüm gibi bir zat kişiyi, bile bir mevki-i müşkülde bırakmış olmak üstelik ellinci sene-i devriyeyi tesit eylemek, bilmem bir sanatkâr-ı şerife yakışır mı? Hımm... özüm gibi bir eski acemi-yi dil-gîr, eyleyem demeyeyim. Ne ise, tarafımdan gözlerinden ve güzel yanaklarından öpersin Behzat Bey'in. Ve sitemlerimi de arz eylesin münasip vakit ve yavmide.. Leblebi istemireeeeeeeem.. ________
Neyse efendim, eğer Fikret Mualla'yı biraz daha tanımak istiyorsanız Hıfzı Topuz'un ve Abidin Dino'nun da kaleminden okumanızı öneririrm.
Fikret Muallâ’nın girişte Fransa’yı anlattığı yazısı ve birkaç keyifli mektubu kitabı katlanır kılıyor. Kitaba yazdığı önsözde Ferit Edgü’nün de belirttiği gibi, bizdeki sanatçı mektuplaşmaları genel olarak günlük meselelerden oluşuyor, beklenen tadı vermiyor, maalesef. Ama kitap arşivlik, hem Muallâ’nın hem Berksoy’un resimleri renkli halleriyle kitapta yer alıyor.
Sabırla bu kitabın oluşmasına vesile olan mektupların gelmesini bekledim ama büyük bir hayal kırıkliğıydı. Sanki biri, insanlar hem Semiha Berksoy'dan hem de Fikret Mualla' dan soğusun diye yayımlamış bu mektupları.