Ayasofya... Tarih boyu Doğu ile Batı’yı birleştiren mabet… Mihrimah, Ayasofya’da çalışırken bir sırrın tam ortasına düşüyor. Üstelik bu sırrın ortakları da var. İpek ve Mehmet, kendilerini bu gizemi çözüp parçaları tamamlamaya adıyorlar. Çünkü, bu sırrı aydınlığa kavuşturmak Ayasofya'yı korumak demek. İtalya'da başlayan bu yolculuk, Doğu’nun mistik havasında ilk rota olan Diyarbakır surlarında da onları şaşırtıyor. Bu macerada yalnız olmadıklarını anladıklarında her şey daha beter bir çıkmaza giriyor. Ayasofya’nın savunma mekanizması ise herkesi şaşırtıyor! “Ne su koruyabilir hazineyi, Ne de kendisi saklayanın, Yıldız gözünde durduğunda. Son şövalye sözünü bozduğunda, Ve Muktedir üzümü yaktığında Kim koruyacak mabedi?”
Kendimden beklenmedik bir şekilde Rana Demiriz'e çok önyargısız yaklaşıyorum. Çünkü genç yaşına rağmen ne kadar iyi niyetli olduğunu kitaplarından ve dilinden görüyorum. Daha önce Endülüs'te Bir Hafta romanı için de oldukça tarafsız bir yorum yazmıştım (buyrun: https://www.goodreads.com/review/show...)
Akıcı mıydı akıcıydı ancak bu okuduğum ikinci romanıyla yazarın kendini hiç geliştirmediğini gördüm. Aynı Endülüs'te Bir Hafta gibi yerli karakterlerimizin bize özgü alışkanlıkları hafif bir tebessüm bırakırken ve fazla göze sokulmayan tarihi anekdotlar yerinde anlatılırken olayların kurgusu ve gidişatı bu tarz bir gizem-çözme ortamında gerçekleşemeyecek kadar olasılık dışı.
Endülüs'te Bir Hafta'da şöyleydi "Yazar okuyucunun garipseyeceği herşeyi kendi hikayesi içinde çürütmüş. Yusuf yaptığı hareketlerle 3 yaşından daha büyük bir çocuğu betimliyordu (iyi biliyorum çünkü benim oğlum da 3 yaşında). Hemen iki sayfa çeviriyorum bakıyorum Manolya "keşke 4 yaşında olsaydı" demiş. Tüm ipuçlarının kolaylıkla önlerine serildiğini ve gizemi fazla hızlı çözdüklerini düşünüyorum. Hop, Manolya "Fazla bile iyi gidiyorduk" diyor."
Bu kitapta da o kadar çok "Neyse ki", "Şimdiye kadar şansımız yaver gitti", "şansımıza" var ki artık bir yerde herhalde 1.500 yıllık gizli hazine karanlıkta yürürken ayağımıza çarptı. Şansımıza aramamıza bile gerek kalmadı diyecek sandım.
Ayasofya'da Bir Gece'de de 1.500 yıldır saklı duran hazineler inanılmaz bir kolaylıkta yeni mezun iki sanat tarihi öğrencisi tarafından bulunuyor. Dört farklı şehirde geçen macera oralara olan özlemimizi dindirse de sadece birkaç günlük çabayla binlerce yıllık gizemler çözülüyor, binlerce yıllık yeminler bozuluyor. Bu gerçekten belki bir ergen için maceraperest bir yaklaşım olabilir ama gerçekçi bir yetişkin için olması gerekenden çok daha basit.
Kaldı ki Endülüs'te Bir Hafta tamamen time travel üzerineyken bu kitaba paranormal aktivite koymaya hiç mi hiç gerek yoktu. Kimi yazar teori ve detaya takılırken akıcılıktan ödün verir. Rana Demiriz çok tatlı, naif ve keyifli yazıyor. Onun da artık yazdığı şeyin temelini sağlam atması, içini doldurması lazım. Eğer bunu yaparsa çok iyi bir yazar olur. Bunu es geçip basit kitaplar yazarsa da hedef kitlesini ergenden yukarı doğrultamaz.
Saray'da Bir Yıl'ı da aldım ama bu kitaptan sonra ne bulacağımı iyi biliyorum.
Bir çocuk kitabında Ayasofya'nın konu edilmesi fikrini çok sevdim. Çocukların ilgisini kültürel hazinelerimize çekmek, bunu gizem ve maceralarla süsleyerek vermek çok güzel. Ancak yer yer farklı olabilir miydi dediğim bazı konular oldu. Yazar ve yayınevi nef, narteks, apsis gibi yetişkin insanların dahi yabancı olabilecekleri yapısal kısımların isimlerini söz arasında geçirmeyi yeterli bulmuşlar. Hazır Ayasofya üzerine yazılmış bir kitap, gizemli ve akıcı bir kurgu varken belki birkaç görsel ve birkaç cümle açıklama ile yapı ve elemanlarının ne olduğuna yer verilebilirdi diye düşünüyorum. Hem okuyucular için bir takım yabancı kavramlar olarak kalmaz, anlamak ve gözünde canlandırmak kolaylaşırdı hem yeni bilgi olan bu kavramlar okurken geçip gitmenin ötesinde daha pekiştirilerek öğrenilebilirdi. Kurguyu bir sanat tarihi eğitim kitabına dönüştürmeden, küçük düzenlemeler ile yapılacak eklemelerin zenginliğini artıracağını düşünüyorum. Ayrıca, sevgili Gli'nin kurguda yer almasına çok sevindim. Kendisi aramızdan ayrılalı iki yılı geçti ancak anısı daima kalbimizde, Ayasofya'da olduğu gibi bu kitabın satırlarında da olacak. Belki onun gerçekliğine ve anısına değinecek bir küçük not, özellikle aramızdan ayrılmışken, eklenebilirdi. Kurgusal anlamda zaman zaman bazı şeylerin hızlı yaşanması ya da sonu nedeniyle eleştirildiğini görüyorum ancak hitap ettiği yaş grubu ve kitabın hacmi göz önüne alındığında bence kabul edilebilirdi tüm bunlar.
Mihrimah da kesin kaygı bozukluğu var, o kadar çok 'şansımız yaver gitti' vardı ki sanki kumar oynuyor gibime geldi. Sonu çok garip ve uçuktu... akıcı olması 3 yerine 4 yıldız vermeme sebep oldu.
(NOT: Mehmet ve Mihrimah kesin sevgili olurlar)
This entire review has been hidden because of spoilers.
Sonu çok aceleyle yazılmuş gibi geldi. Biraz daha bir şeyler beklerdim ama çok güzel bir kitaptı. Yazarın diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.