Sen de kendine bir dünya kurmalıydın Süreyya. Yurdunu bulamayacağın en başından belliydi.
Nil Sakman, uzun bir yaşamı geride bırakmış sıradışı bir kadının hakikat savaşına çağırıyor bizi Süreyya’da: Çocukluğundan beri yakasını bırakmayan uyumsuzluğun, yurtsuzluğun ve utanç duygusunun arkasına bakmaya çalışıyor Süreyya Hanım; en derine, iç’in de içine... Bu tüketen kavganın külleri arasında yolları yollara, sebepleri sonuçlara eklerken, “kendine kavuşamayacak olmanın” sızısıyla yorgun düşen nice huzursuza da göz kırpıyor. Çocuk dediğin tatlı, sevimli bir hayvan Süreyya. Eğitilmesi, insan gibi yaşamayı öğrenmesi için önce sevilmesi, sonra da utanması gerek. Sevgiyi devamlı kılması, hak etmesi. Medeniyet utanç üzerine kurulu Süreyya. Derin, sarsıcı bir utanç.
Nil Sakman Ankara’da doğdu. Edebiyat, Dramaturji, Cinsiyet Çalışmaları ve Siyaset Bilimi dallarında lisans ve lisansüstü çalışmalarını tamamladı. On dört yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra İstanbul’a taşındı. Tavanarasındaki Deli Kadın, Giacomo Joyce gibi kuramsal ve edebi yapıtları Türkçeye kazandırdı. Edebiyat ve sanat dergilerinde kuramsal metinleri, öyküleri ve performans metinleri yayımlandı. Halen İstanbul’da eşi ve kedileriyle yaşıyor.
dunyayla derdi olan, insanla derdi olan, tanriyla derdi olan, yasamla derdi olan ve bizzat kendisiyle derdi olan sureyya. arayisi bitmeyen, cilesi dolmayan, acisi dinmeyen sureyya. kayip yurdunu bulamayacaksin belki. belki ruhun hep aci cekecek. utanamadiklarimiz icin utanacak, uzulemediklerimiz icin uzulecek, hissedemediklerimiz icin hislenecek, goremediklerimizi gorecek, reddettiklerimizi kabul edecek, dunyayi yuklenecek ve bedenin bunca agirligin altinda kuculdukce kuculecek ve sonra sen yine tum bunlari reddedeceksin belki sureyya. kapiyi cekip cikacaksin, issiz bir kir yolunda yuruyup sirlarinla sir olacaksin. sahi kac sureyya var senin icinde? senden kac tane var? hepsinin ellerine ne tur mutsuzluklar tutusturdun? ah sureyya! yurudugun issiz kir yolunda yagli boya bir tabloda belli belirsiz renklerin arasina karismis bir siluete donustun benim icin simdi sen.
muthis depresif, sorgulayan, sorgulatan, herkese ve her ana gore olmayan bu incecik ama harika kitabi cok sevdim.
Kitap okuduğunuz anki ruh halinize bağlı olarak beğenip beğenmeyeceğiniz bir kitap bence. Yani çok içinize ve kendinize döndüğünüz, kendi yaşamınız,hayatınız, tercihleriniz ve duruşunuzu sorguluyorsanız fevkalade beğeneceğinizi garanti ederim! Çok altı çizilesi çok tokat etkisi yaratan cümleler de mevcut!
Ufacık tefecik kısacık oluşuna bakmaksızın çok etkileyici. Belki birkaç saatte bitiyor ama etkisi kalıyor.
süreyya bir varoluşun kaydını tutmuş. kendi ifadesiyle ve eğer bir cümleyle anlat deseydiler ben de bunu söylerdim. süheyla ile kuramadığı kardeşlik köprüsüyle, öfkesini yönlendiremediği anne/baba detaylarıyla, hep bir veda şeklinde yaşadığı aşkıyla içine akıp duran denizlerden en sonunda, çocuk hayaleti çıkarmış bir kadın süreyya. eline sıkıştırılmış bir yaşamla, hiçbir yere varmayan ilişkilerle ve geçilmeyen eşiklerle dolu bir ömürle, kendi mahkemesini kurup kendini yargılamış. cezası da süreyya olmak kendi adına. arkadaşı handan'la bir sohbet sahnesi geçiyordu, beynimden vurulmuşa döndüm. -Handan, belki anılarını yazmalısın, dedi bir anda. Oturmuş çene çalıyorduk. oyalanırsın en azından. .. Seviyor beni, biliyorum. Yine de sevdiğin biri sana oyalanırsın, demişse; hele bir de cümlesinin sonuna en azından diye eklemişse işin bitmiş demektir. Bu, kendinle ne yapacağını bilemediğim anlamına gelir.- ete kemiğe bürünmüş bir süreyya izledim ben. gözlerimi doldurdu. bir tek dokunamadım sana süreyya, bir tek dokunamadım. içinde dönüp duran, seni konuşmaktan vazgeçirmiş her şeye ben de kendi hayatımda sırtımı dönmüşüm meğer, bunun farkına vardım. beni kendi gerçeğimle karşı karşıya getirdiğin için mutlu olmalı mıyım, bilmiyorum. her nerede isen ben de burada seninleyim süreyya, hoşçakal -bir başka yarın.
Dünyaya yabancılaşmış, içe dönük, uyumsuz bir kadını okuyoruz Süreyya'da. Böyle birçok karakter okuduk yıllarca ama bu kitabın farkı karakterin kadın olması bence. Son zamanlarda özellikle Türk edebiyatında okuduğum tüm kadın karakterler sadece "farkındalık" yazınlarında karşıma çıkıyordu, bu kez eğrisiyle doğrusuyla bir kadını okumak, onun zihninde, düşüncelerinde gezinmek çok hoşuma gitti.
Nil Sakman'ın dilini de sevdim; bilinç akışını yormadan, kasmadan, çok doğal bir akış içerisinde vermiş. Kitabın anlatıcısı olan üçüncü tekil kişi zaman zaman ana karakterimiz Süreyya'ya seslenerek zaman zaman da biz okuyucuları hedef alarak anlatıyor hikâyeyi, bu da karakteri düşününce çok anlamlı geldi bana. Bizi de Süreyya'nın içindeki seslerden birine dönüştürüyor bu teknik çünkü Süreyya içindeki binlerce sesle yaşayan, zihni hiç susmayan bir kadın.
Çok beğendim, hem hikâyeyi, hem üslûbu hem de Süreyya'yı çok sevdim. Yazarla tanışma kitabım oldu, artık takipçisiyim.
Not: İthaki Yayınları, keşke bu kadar yazım yanlışını gözden kaçırmasaydınız...
Ahhh Süreyya .... ne çok altını çizdiğim bir kitap oldu... Canım Süreyya hiç bir zaman kendini bulamamış Süreyya... 50’li yaşlarımda seni tekrardan okuyacağım ...
Ah Süreyya, canım Süreyya... Bu kitabı ilk Ebru Aykaç'ın elinde görmüştüm, "ilk cümlesinden itibaren sizi sarsan bir kitap" gibi bir şey demişti, hakikaten öyle oldu. Minik bir alıntı bırakayım o ilk sayfadan: "Bir varoluşun kaydını tutuyorum. Hepsi bu. Kendi varoluşumun kaydını. Ne söyleyebilirim? Hazırlıksız yakalandığım çaresiz bir hastalığı üstümden atmaya çalışır gibi bir hayat sürdüm."
İçinde kendimizi bulduğumuz çok kitap okuyoruz ama ben böylesini görmedim. Okurken bana o kadar çok anımı hatırlattı, beni geçmişe o kadar çabuk ve akışkan bi şekilde sürükledi ki... Hatırlamak normalde de bu kadar kolay olsaydı böyle şaşırmazdım. Ben yaşadığımı unuttuğum yaşanmışlıklarımı bu kitap sayesinde tekrar hatırladım. Başlarda kendi kaderimi (olaylar değil; hisler, düşünceler, dünyayı algılayış şekli bakımından) paylaşan bir kadının iç döküşlerini okuduğumu düşünürken, sayfalar ilerledikçe aslında tüm kadınların ortak yazgısına şahit olduğumu anladım. Okuyan herkes bu kitabın feminist yönünü görür ve anlatır zaten. Süreyya inatla "ruhun cinsiyeti var mıdır?" diye soruyor, tekrar tekrar soruyor. Yargılıyor, kınıyor, aşağılıyor, inat ediyor, lanet ediyor, bazen seviyor, bazen nefret ediyor, anlıyor, anlamıyor, değer veriyor, görmezden geliyor, uyum sağlayamıyor, rol yapıyor. Kısacası kendi üslubuyla ve trick'leriyle biz tüm kadınlar gibi yaşamaya, varolmaya çalışıyor. Bu kitap bir novella ve ben tek cümleyle özetleyecek olsam "Kadının yazgısına bir ağıt" derdim sanırım. Çok ama çok sevdim.
Ah Süreyya, ah... Neler yaptın sen bana... Bu kadar dürüst olmasaydın keşke. Ne güzel yaşayıp gidiyorduk işte kendi bilinmezliğimizin o zifiri karanlık dehlizlerinde. Kazaen kafamızı sağa, sola vurduğumuzda bir an durup kulak veriyorduk kendi benliğimizin çoğul seslerine ve hemen ardından annemizden, dişi atalarımızdan miras kalan bir baskıcılıkla "amaaan boş ver" deyip geçiyorduk ne güzel. Küçüklüğümüzde maruz kaldığımız telkinlerin etkisi bu. Sorgulama anı gelip çattığında beyninde yer etmiş, ruhuna işlemiş o baskıcı anne sesi girer devreye. "Boş ver" der ilkin. "Düşünme şimdi böyle şeyleri. Yoksa kafayı yersin." Tanıdık geldi sana da değil mi Süreyya? Evet, tam orada kurabildim seninle bağımı. Ancak o zaman anlayabildim seni. Daha önce değil. Üzgünüm. Yıllar boyunca her baş kaldırdığımda üzerime salınan baskıcı telkinlerin etkisindeydim, affet beni...
Süreyya bir kadının iç hesaplaşması...iç konuşma şeklinde sürüyor kitap. Yazar dili çok güzel kullanmış ama kitap beni açmadı. Bu tarzı sevenlerin hoşuna gidebilir. Depresif, yaşamı sevemeyen, içindeki boşluğu dolduramayan kadının iç dünyası beni daralttı açıkcası zor bitirdim.
"Hazırlıksız yakalandığım çaresiz bir hastalığı üstümden atmaya çalışır gibi bir ömür geçirdim. Tuhaftır bunu da daha en başından bildim." "Ölene kadar, ölümlülüğü kimse bilmez Süreyya." "Sana söylenmemiş bir şeyim kalmamış meğer."
İnce olmasına rağmen çok ağır ilerleyen bir kitaptı. Bir kadının kendiyle hesaplaşmasını anlatan, yer yer boğan bir kitap olmasına rağmen, özellikle ilk ve son bölümüyle kendini sevdirdi diyebilirim.
Fazla ağır ve depresif bulduğum kitabı okumayı, incecik olmasına rağmen uzun sürede tamamlayabildim. Buna rağmen bazı cümlelerin derinliği beni sarstı. Mutlu günler geçiriyorsanız okumaktan keyif alacağınız bir kitap olduğunu düşünmüyorum.
Öyle aa incecikmiş alayım yolda, tatilde, sporda, stepte okurum kafasına girmeyin sakın. Bir kere aslında küçük puntolu basıldığı için göründüğünden daha uzun, bir de içerik olarak öyle eğlencelik bir kitap değil. Yaşamının sonuna yaklaşan Süreyya'nın bir nevi içsel yolculuğu. Beğendim mi? Evet. Nil Sakman'ın diğer kitabını da okuma listeme ekletecek kadar👍🏻
Nil Sakman'ın okuduğum ilk kitabı. Müthiş bir karakter anlatısı olduğunu düşünüyorum. Kitabın benlik ve kimlik kurgusu, en güçlü olan tarafı. İç konuşmalar, hafıza ve kişisel bellek metnin kurucu unsurları.