Dünyanın en şanslı kadını; hayatında, tıpkı hayran olduğu babasına benzeyen bir adam olan kadındır. Ve dünyanın en şanslı bir diğer kadını; olmayan babasının yerine koyabileceği kadar güvendiği ve sevildiği bir adama sahip olan kadındır.
Ben ikinci şanslı gruptandım.
Ve bir gün evlenirsem; kızının saçlarını okşarken ona kendi uydurduğu masalları anlatabileceğine emin olduğum bir adamla evlenmeye kararlıydım.
Bir kitabı okumaya karar vermenizin pek çok sebebi olabilir. Benim sebeplerimin en başında merak gelir çoğu zaman. Ya Da Biz Masal olsak da o kadar yorum alan, o kadar paylaşılan bir kitaptı ki, aldığı övgülerden sonra merak etmemek neredeyse imkansız. Tabi bunda yazarının tanınan bir bookstagram olmasının da etkisi büyük. Neyse efendim, girizgah kısmını kısa kesmek gerekirse; kitap dün gece bitti. Son elli sayfasında kurguyla ilgili beni şaşırtmayı başararak bitti üstelik. Kitaba başladığınız andan itibaren Nehir'le bağ kurduğunuzu hissettiğiniz pek çok an oluyor. Bunda kitabın karakter bakış açısıyla yazılmasının etkisi büyük elbette. Sayfaları Nehir'in 'acı'sına sebep olan şeyi öğrenme merakıyla çeviriyorsunuz. Ve tabii bir de Hakan var ki... Ne olacak bu çocukların sonu demeden edemiyorsunuz. Kitabın son 50 sayfasında da sizi şaşırtan bir sürprizle olayların akışı bir parça değişiyor ve kitap bitiveriyor. Spoiler vermeden ancak bu kadar bahsedilebilir :)
Gelelim benim kitap hakkındaki fikrime. Genel itibariyle beğendim kitabı, ama ne yalan söyleyeyim okuduğum bookstagram yorumlarından sonra beklentim yükselmişti ve hal böyle olunca kitap tam olarak tatmin etmedi beni. Bir de kitap içinde italik yazılmış cümleler vardı ki, nedense battılar bana. Evet, çok hoş cümlelerdi ama keşke bıraksalardı da okur kendisi satır altı çizecek cümleleri ayırsaydı. Tabii bu benim düşüncem, siz bu durumdan hoşlanabilirsiniz :)
Okuyarak bir gününüzü alacak; ama benzer bir acıyı yaşamış herkes için birkaç gün düşüncelerinizi istila etme potansiyeline sahip bir kitap. Yazarın üslubu, gerçekten akıcı ve elinize aldığınızda kesintisiz okuyabiliyorsunuz. Gerçek bir hikâye olmasına rağmen, son zamanlarda çıkan kitaplarda eksikliğini fark ettiğim serim-düğüm-çözüm dinamiğini görebiliyorsunuz. Vermek istediği bir mesaj var, bu da kitapta benim için artı bir noktaydı. Kitaptaki olay gerçek hayattan alınmış olabilir; zaten hayat farkına varıldığında her birey için eşsiz bir senaryodur. Ancak protagonistimizi sadece izlemişim gibiydi; düşüncelerinde daha fazla durmak, hislerini biraz daha yakıcı duyumsamak isterdim. Yani karakter, aşırı boş bir karakter değildi ve olaylar, psikolojik analizleri ve ruhsal çöküntüleri açıklamaya çok yatkındı, sonlara doğru karakterin bu manadaki gelişimini vurgulansaydı bu puanları kırmazdım. Bazı sahneleri mantığa oturtamasam da hikâyedeki merak unsuru sayfaları çevirmeye devam etmemi sağladı. Özetle, temeli olan bir kurguydu; ama altı daha da doldurulabilirdi gibi geldi bana. Yazara bu yolda başarılar dilerim, piyasayı işgal eden nice başarısız ilk kitaplardan sonra farkını ortayı koymayı başarabilmiş.
"Herkes her şeyi zamana bırakıyorsa, benim için de yapılabilecek bir şeyi vardır mutlaka bu zamanın diye düşündüm. Bekle dedim her seferinde, zamanla düzelir. Acele etme dedim, doğru zaman değildir. Sabret dedim, zamanla olur. Yanılmışım..."
Sevdim mi sevmedim mi karar veremediğim kitaplardan biri daha. İlk sayfalarda ana karakterle empati kurup onu anlayabildim ama birkaç bölümden sonra davranışlarındaki tutarsızlıktan rahatsız oldum.
Nehir, aşık olduğunda az biraz aklını da kaçıran (yani gerçekten) tiplerden biri. Aşık olduğu en yakın arkadaşını yeni sevgilisiyle görmeye tahammül edemiyor, sonra o arkadaşını bir trafik kazasında kaybediyor ve hayatı allak bulak oluyor. Tam bu yas döneminde karşısına Hakan çıkıyor. Ona da sırılsıklam aşık oluyor. -da diyorum çünkü karakter aşık olmaya aşık ve aşk acısını anlata anlata bitiremiyor ve bu ruh halini de seviyor bana kalırsa.
Hakan'la internet ortamında başlayan ilişkisi gerçek dünyaya taşınıyor ve ciddi bir ilişkinin ortasındayken Nehir'in ilişkilerinin ilk aşamasında söylediği bir yalanın ortaya çıkmasıyla tam bir kaos oluşuyor. Nehir ne anlatıyor, ne kadarı doğru, doğruysa ne oldu gibi bir ton soru oluşuyor insanın kafasında. Yazar bunların bir kısmını cevaplıyor ama yetersiz kalıyor. Ve sonra doğru bence yazar da ne yapacağına karar veremeyip biraz ortalığı karıştırıyor. Bunu yaparken de, ne ilginçtir ki, şaşırtmayı başarıyor. Bir süre kitabı kapatıp, nasıl yani? neydi bu şimdi? diye düşünmeme neden oldu.
Ya Da Biz Masal Olsak'da kaderci yaklaşımla harmanlanmış bir romantik dram söz konusu ama ben bu hikayenin romantik kısmını sevemedim. Böyle dramatik aşk hikayelerinden (çok başarılı bir kurgu olmadığı sürece) hoşlanmıyorum. "Çünkü sen şöyleydin sevgilim", "sen böyle bakmıştın sevgilim" tarzındaki cümleler sarf eden karakterlerden hele irkiliyorum.
Sonuç olarak; yazarın yazım tarzını sevsem de rayına oturmayan ve sevmediğim şeyler kişisel puanımı etkiledi.
Kitap kesinlikle değişik duygular içerisinde okuduğum tek kitap oldu. Bunun en büyük sebebi kitaptaki konunun gerçek olması. Bunu öğrendiğiniz anda öykü sizi otomatik olarak içine hapis ediyor. Olaylara Nehir'in gözünden bakıyoruz ve onun iç dünyasının enkazları arasında geziyoruz. İşte bu noktada içinizi kaplayan hüzün direkt olarak gözlerinize vuruyor ve istemsizce kendinizi ağlarken buluyorsunuz. Ezgi'nin köşe yazarlığı yaptığı dönemden itibaren zaten kalemine hayrandım ama bu kadar mükemmel bir işcilik çıkarabileceğini tahmin edemedim. Şeçilen her kelime sizden bir parça taşıyor ve bu parçalarla karşılaştıkça sizi çok farklı yerlere götürecek bir serüvene çıkmış oluyorsunuz. Kitap gerçeklik payı taşıdığı için karakterlerin betimlemeside bir o kadar çarpıcı. Nehir'in dünyasında sarsılırken, Hakan'ın aşkı ile gülümsorsunuz. Dediğim gibi o kadar çok duyguyu bir arada yaşadım ki kitabın sonunda sanki o sonu kendim yaşamış gibiydim. Ya da biz masal olsak uzun bir süre etkisinden çıkamayacağım ve düzenli aralıklarla okuduğum baş ucu kitaplarımda zirveyi kimseye kaptırmayacak kadar mükemmel bir eser.
“İnsan birini çok sevince, onun adındaki marketi, fırını, hatta eczaneyi bile daha çok seviyor. İnsan birini unutmak istemeyince, her yerde onun adını görüyor; tabelalarda, plakalarda, kitaplarda...Onun adının olduğu ne varsa güzelleşiyor sanki, sevilmesi gereken bir hal alıyor. Sonra her şey ona benzemeye başlıyor. Baktığı herkes, gördüğü her yüz...Duyduğu her sesi onun sesi sanıyor. Ama yok, öyle değil.”
bu kadar şahane bir kitap beklemiyordum cidden. beni öyle bir içine çekti ki, resmen kurtulmak istemedim bu dünyadan, nehirden, candan, hakandan. hepsi apayrı hepsi mükemmeldi benim için. inanılmaz anlatılmış, inanılmaz kurgulanmış bir kitaptı. her şeyiyle mükemmeldi
Kitaba büyük umutlarla başladım ama beni biraz hüsrana uğrattı diyebilirim. Hikaye yaşanmış olaylarla ilintili olmasına rağmen içine tam olarak giremedim. Kitabı yarılamama rağmen pek bağ kuramadım :( Umarım kitabı bitirdikten sonra haksız çıkarım...