Balıkçı'nın deneme türündeki iki eserini daha (Anadolu Tanrıları ve Anadolu'nun Sesi), önceleri okumuş bir okuru olarak söyleyeceklerim diğer iki eser için de aynen geçerlidir. Yalnız, diğerlerinden farklı olarak bu eseri, Balıkçı'nın vefatından sonra manevi oğlu Şadan Gökovalı tarafından diğer eserlerine geçmemiş yazılarından derlenmiştir.
Balıkçı'nın dili öyle kendine has, öyle tatlı ki okudukça okuyası geliyor insanın. Kimi zaman oldukça akademik bir dile başvurur kimi zaman da ''bizden'' bir dil kullanır. İşte onun cezbedici yanı da burada yatar zannımca. Aynı duyguyu ve düşünceyi paylaşıp da sizin bir türlü nasıl ifade edeceğinizi bilmediğiniz zamanlarda o, içten dilini ustaca kullanır ve tam bir Anadolulu gibi dile döker içeriği ve sizi rahatlatır. Yüzünüze de bir tebessüm kondurur habersizce...
Küçük Asya'nın (tarihi veya güncel) değerlerini, söylencelerini, mitolojik kişiliklerini ve kökenlerini, coğrafi yerlerini ve adlarını, en önemlisi bugün dahi kullandığımız -kimisi başkalaşmış- sözcüklerin kökenlerini ve kullanımlarını -gereği varsa- örneklendirip aktarması ve öğretmesi ise kendisinin engin bilgi deryasından ileri gelmektedir. Araştırmacı, maceracı, meraklıdır. Açtır. Öğrenmeye açtır. Bu açlığı kendisini eşsiz bir ''öğrenen'' yaparken aynı zamanda eşsiz de bir ''öğreten'' yaratmıştır.
Hisli ve düşünceli aydın izleniminin birebir tanımı olduğuna şüphe yok. Balıkçı, Halikarnas Balıkçısı veya bir diğer deyişle Cevat Şakir Kabaağaçlı, çok yönlü ve çok dilli bir düşün adamıydı bütün bunlardan ve sayılacak onca şeyden önce. Ruhu şad olsun, gök mavi ile dolsun.