"Annem sığıntıydı. Belki bu yüzden hep gülümsüyordu. Babam onunla birlikte kendi annesini, babasını, kendi işini, oteli de terk etmişti. Geride bıraktıkları, yani bizler, yani annem, teyzem, babaannem, dedem ve ben hep kapıya bakıyorduk. Bir gün çıkıp gelmesini bekliyorduk.
Ben bu bekleme odasında doğdum işte! Büyükler hep susuyordu. Ama insan susarak da bir şey söyleyebilir.
İşte ben o sözlerin içine doğdum... Sonra onlarla birlikte, babamın geri dönüşünün hayallerini kurdum.
Daha çocukken beklemenin profesörü oldum."
Hüsnü Arkan, Kuzey Ege'nin bir kasabasına götürüyor okuru ve o küçük dünyada kıstırılmış insanlara, durgun görünümlü fırtınalı hayatlara bir pencere açıyor. Müşterisi olmayan bir otel ve üç kuşak terzisiyle birlikte küçük bir terzi dükkânının garip atmosferinde gelişen roman, doksanlı yıllarda Doğu'daki bir çatışmada sakatlanıp tekerlekli sandalyeye mahkûm olan, gençliğinde terzi çıraklığı yapan, şimdiyse teyzesi, sevgilisi ve ustasıyla sınırlı dünyasında yaşayan, işsiz Ayhan Demir'in hikâyesi üzerinden bir dönemin Türkiye'sine ayna tutarken, küçük insanların aşklarını, umutlarını, hayallerini anlatıyor, karmaşık iç dünyaları ve zaafları üzerinde düşünmeye zorluyor.
Konusu insan olan Gülhisarlı Terziler, Hüsnü Arkan'ın romancılığında yepyeni bir adım.
Hüsnü Arkan 1958 yılında İzmir’in Kınık ilçesinde doğdu. 1975 yılında, Bergama Lisesi’ni bitirdi. Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Yüksek Okulu’nda üç yıl mimarlık okuduktan sonra, 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
1985’te, kesinleşen cezası nedeniyle yurt dışına çıktı. Bir yıl Atina’da, beş yıl Hollanda’da, iki yıl Köln’de yaşadı. 1987 yılında, Amsterdam’da, arkadaşlarıyla Hezarfen adlı müzik grubunu kurup, Avrupa’nın birçok kentinde kendi şarkılarını seslendirdi. 1990’da, Şanar Yurdatapan’ın düzenlemeleriyle ilk solo albümü Bir Yalnızlık Ezgisi’ni çıkardı. Kendi şarkılarından oluşan bu albümde, şarkı sözlerinin yanı sıra, Nazım Hikmet, Can Yücel, Ülkü Tamer, Muzaffer Erdost ve Louis Aragon’un dizelerine de yer verdi.
1993’te Türkiye’ye döndü ve Ezginin Günlüğü’ne katıldı. Grubun on bir albümüne şarkılarıyla ve sesiyle katkıda bulundu. 2005 yılında Destur adlı projeyle Deli Bu Dünya albümünü çıkardı. 2010 yılına kadar yüze yakın şarkısı yayımlandı. Aynı yıl Ezginin Günlüğü’nden ayrıldı.
*
Hüsnü Arkan, Türkiye’ye döndükten sonra, bir yandan da edebiyat çalışmalarını sürdürdü. İlk romanı Ölü Kelebeklerin Dansı, 1998 yılında Metis Yayınları’ndan çıktı. Romanda, küresel adaletsizlik ve mültecilik konularını işledi.
İkinci romanı Menekşeler Atlar Oburlar’da, 12 Eylül faşizmi koşullarını, iktidar sahipliğini, bireyin iktidarla ve kaderiyle ilişkisini işledi. Bu kitap, 2001 yılında, Om Yayınları’ndan çıktı.
Üçüncü romanı Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer, 2005’te Yapı Kredi Yayınlarından çıktı. 1914 Şark Savaşı’nı konu alan romanda, İstanbul’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada, yüz yıla yakın bir tarihî alanda, savaşın insan kaderiyle ilişkisini inceledi.
Aynı yıl, edebiyatçı Yiğit Bener ve Levent Mete’yle birlikte, ayda bir yenilenen iktidarsiz.com adlı internet sitesini yayınlamaya başladı. Bu sitede yetmişe yakın makalesi yayınlandı.
Yine aynı yıl, Seyhan Kitap’tan, Hiçe Doğru adlı şiir kitabı yayınlandı.
2008 yılında, Uyku adlı romanı İthaki Yayınları’ndan çıktı. İlk kitabındaki gibi fantastik öğelere yer verdiği bu romanda, karşı-ütopya kavramını ve siyasi alanla birey arasındaki ilişkileri eleştirdi.
Romanlarında ve şiirlerinde, genel olarak, adalet, ahlak ve bireyin kaderiyle ilişkisi temalarını ele aldı.
Hüsnü Arkan, müzik ve edebiyat çalışmalarını halen İstanbul’da sürdürmektedir.
Bitmesin istediğim bir kitaptı. Hüsnü Arkan'ın bütün romanlarını okumuş biri olarak diyebilirim ki bunun yeri şimdiden çok ayrı. Tek sorun Ayhan Demir ve Nedim ustayı biraz daha tanımak onlarla biraz daha vakit geçirmek isterdim. Bir de Perihan'ı daha yakından tanımak. "Zannımca asıl mesele yaşadığımız devirle ilgilidir. Devirler bize türlü hayaller gösterir. O hayaller kifayete, boyun eğmeye kılıç çekerler, bayrak açarlar. İnsana nasıl bi adam olması gerektiğini anlatırlar. Fakat bu asıl meselenin içinde de bi asıl mesele vardır. Kim için kılıç çekiyorsun? Kimin ve neyin bayrağını açıyorsun? "
Şarkılarında hissedilen o naiflik ve yüreğe dokunurluk en uç noktasına kadar bu kitapta hissediliyor. Karakterlerin derinine çokta inmeden anlatmak istediğini öz bir şekilde vermiş ve aslında şu kısmıyla; ‘Öyle ya, önce kaçmayı, kaderini yaratmayı öğrensin. Sonra dönmeyi nasılsa öğretirler.’ ✨ diyerek en özet halini kendi eserinin içine sıkıştırmış. Ana karakteri ve her ana karakter olmasa bile çoğunun bir akıl hocası- da denilebilecek biri olur Nedim Ustayı baya baya sevdim. Çayından mı-rakısından mı- kitabından mı bilmem? * Çoğu eserinde olduğu gibi politik eleştiriler ve geçmişe temas yerli yerinde- ama bana göre felsefi ve edebi yönü çok çok daha fazla. Beni tek bunaltan sürekli bir kitap-yazar ismini kullanmak istemesi oldu. Kürk mantolu Madonna,Anna Karenina,Dönüşüm, Don Kişot,Jack London, Hesse.. Birkaç isimden sonra bunu da okudum ve biliyorum hissi yarattı ve bir tık kitaptan uzaklaştırdı. Buna rağmen güzeldi. Hüsnü Arkan okumadıysanız bu kitaptan başlayabilirsiniz. Gerisi gelir elbet. ✨ * … ‘ Bu nahiyede hepimiz harap oluyoruz; ne yapıyoruz ne de düşünüyoruz. Ot gibi öküzün içinden geçiyoruz.’… (✨✨✨) * … ‘Sonra kollarını açıp raflardaki kitapları gösterdi. Bunlarda benim dert ağaçlarım. Başka bir deyişle tahammül ağaçlarım. İnsan, dünyaya, hakikatlere tahammül edebilmek için değişik yollar buluyor. Benimki de bu; okumak! Kimi işine sarılır, kimi paraya sarılır, kimi sevgiye, kimi nefrete. Ben bunlara sarıldım. Bazılarına da bu da kifayet etmiyor; okuduğumuz kitapları yazıyorlar. Âdemoğlunun dertlerine ortak olmak için, o dertlere tahammül edebilmek için yazıyorlar… Okudukça derdim azalıyor mu, yoksa çoğalıyor mu; bunu bile bilmiyorum.’… ❣ * … ‘İnsan o kadar çile çektikten sonra mutlu olabilir miydi?’… Bakacağız üstat diyelim. * İyi okumalar! 📚 🌏
Sevdim, o uyuşuk Ayhan'ı bile sevdim. Çocukluğumun yaz tatillerine mekan olan, babamın ailesinin yaşadığı, kahramanları gibi uyuşuk küçük Anadolu ilçelerini anımsattı bana. O uyuşukluk hem can sıkıntımı arttırır, hem de huzur verirdi. Bence Hüsnü Arkan'ın en iyi kitabıydı (Mino'nun Siyah Gülü'nün hakkını da yemeyeyim).
Hüsnü Arkan'ın dilini, kitaplarını çok sevsem de bu kitap hayalkırıklığı yarattı bende. Okuduğum her kitabına adapte olmakta zorlanmazken bu kitabın içine bir türlü giremedim. Karakterleri sevemedim, sahici gelmediler sanırım sebebi bu.
Arkan'ın romanı bundan önceki bütün romanları gibi erkek egemen kültürün, 12 Eylül sonrası daha da artan bir biçimde hayatlarımızı kıskacına alan toplumsal yozlaşmanın, faşizmle, fırsatçılıkla, köşe dönmecilikle, para tapınısıyla iyice pekişen kültür ve insan düşmanlığının panzehiri niteliğinde. Bir yandan bir sessizliğin, bir suskunluğun romanı, bir yandan da usul usul anlatmanın, dertleşmenin, huzursuzluk kadar huzuru da paylaşmayı dert edinen bir sohbetin romanı. Osmanlı'nın son dönemlerinden Cumhuriyet'e, Hasta Adam'dan Halas'a, Taşra'dan Berlin'e, 12 Eylül'den, 1980'lerin sonunda başlayan, bireyi ve toplumu kötürümleştiren, ruhunu çürüten, insanlarda oturup iki çift lafın belini keyifle kıracak mecal, istek ve keyif bırakmayan ve hâlâ da bitmek bilmeyen iç savaşa ve ülkeyi sürekli bir taşra tutsaklığının eşiğinde tutan modernleşmeyle hesaplaşma mücadelesine ilişkin hüzünlü bir masal... Arkan, kadın-erkek sorunsallarına Türkiye'nin taşrası bağlamında değinen, insanı, insan olma durumunu, hatta, kimi zaman insan olmaya ve insan kalmaya bile çekingenlik duyma durumunu romanlaştıran nefis bir metin üretmiş. Metnin gücüne güç katan bir diğer özelliği ise terzilik mesleği üzerinden yazmak, okumak, yazarlık, okurluk, okur-yazarlık izleklerini de insan olma ve insan kalma çabalarıyla harmanlamasında yatıyor. Bir insan bütün bir ömrü boyunca kendi taşrasında romanlar okuyup, giysiler dikip, kendi hayatı ve düşünceleri üzerine defterler dolusu yazılar yazıp bunları da kuşaktan kuşağa aktarabilir mi? Yaşamayı ve ölümü bir arada, tüm bütünlüğü ve içiçe geçmişliği içinde kavrayabiliyorsa yapabilir. Hayatta tek yapabildiği bu olsa bile. Roman, bu anlamda taşranın sınırlarını, sınırsızlığını ya da asıl sınırın nerede olduğunu da hatırlatmak istiyor gibi. Bütün bunları yaparken, biz babamızı da ararız tabii. Biz büyürüz ve babamızın ne yaşadığını pek anlamayız. Babamıza ne olmuştur. Bu babalara ne olmuştur. Bırakalım taşrayı kendi kendimize sığmayız yaban ellerde, mesela Berlin'de, mesela Dortmund'da sığıntı oluruz. Kimimiz de Berlin'le yetinmeyip dağlara vurur kendini. Aramak denen şey, aranmaya değer bir şey olduğunun varlığına duyulan inanç bize hayat verdiği gibi canımızı da alabilir. Son çözümlemede ikisi de bir değil midir? Peki, bu hayat denen debelenme daha güzel nasıl yaşanabilir? Yaşanabilir mi? Bütün bu sorulardan sonra diyebilirim ki Hüsnü Arkan'ın bu son romanı onun en felsefi romanlarından biri ve bizi insan olma serüvenimizin en can alıcı noktasından vuruyor: Bizi insan yapan hangi özelliklerimizdir? Ne zaman kendimizi ve diğerlerini insan yerine koruz? Bir insanı sevdiğimizi nasıl anlarız? Bir insana sevdiğimizi nasıl anlatırız? Sevmekten, insan olmaktan ve kalmaktan korkmak, bundan korkutulmak ne demektir? Daha fazla söze gerek yok. Romandan iki tadımlık alıntıyla bitirelim. Kısık ışıkta, tek başınıza, alkolsüz okumanızı öneririm. (Bu romanı okurken, yanınızda, arada sırada sayfalarını çevirmek için Tanıl Bora'nın Cereyanlar (İletişim, 2017) adlı incelemesi de olursa iyi olur.): "İnsan yavaş yavaş yok olduğunun farkına varabilmeli, ölüme alışabilmeli. Başkalarının hayatına değer vermeyenler, kitaplardan öğrenmeyenler bunu beceremez. Ölüme hazırlıksız yakalanırlar. Birden. Araba çarpmış köpek gibi." (s. 175) "Lütfü Ustamın her sabah tazelenen umudu bende yok. Niye yok? Çünkü o mücadele etmişti. İnsan savaşmadan savaşın kötülüğünü anlayamıyor ki! Ben mücadeleden hep kaçtım. Dükkânıma kaçtım, bahçeme, evime kaçtım, kitaplara kaçtım, kendi çekirdeğime kaçtım. Bugün bile hâlâ kaçacak delik arıyorum. Daha nereye kaçacaksam! Halbuki insan böyle olmamalı. İçindekinin hürriyetine inanmalı. Bağırıp çağırabilmeli. Rıza, rıza; beni bitiren rıza... Cömertçe harcadığım bunca hissin benden soracağı bir hesap var. Cehennem bu işte! Kabir azabı bu!" (s. 205-206)
Ilk okurlarindan olmaktan mutluluk duydugum bir metin. Ayni zamanda en begendigim Husnu Arkan romani. Guzel bir hikaye, basarili karakterler ve karmasik-cok yonlu duygu dunyalari.
Kahramanların iç dünyalarını bir kibrit çakımlık sürede incelemeleye çalıştığım, beni muallakta hissettiren; ama naifliğiyle etkileyen, değişik bir roman.