Altı bölümden oluşan kitabı yalnızca ilk bölümünü okumak için almaya razı iseniz alın, o kadarı için tavsiye ederim. Aslında, verdiğim o tek yıldız da bu ilk bölümde yazarın Bizas üzerine verdiği kapsamlı bilgiler oldu.
Kitabın başlığı çok çekici ve sanırım satışa yararı olmuştur. Ne var ki başlığa dört sayısını kazandıran, benim daha önce hiç duymadığım ve sanırım çoğumuzun da duymadığı, o dördüncü İstanbul meğerse “Augusta Antonina” adı imiş. Kentin gelişimine büyük katkıları olan Bizans İmparatoru Septimius Severus (MS 193-211) yaptıklarının keyfine kapılıp onun Bizantium olan adını MS 198 yılında çok sevdiği büyük oğlu Caracalla Antonius’un adından türettiği Augusta Antonina’ya dönüştürür. Gelgelelim, kısmet bu ya, MS 217 yılında bu yeni ad bir suikasta kurban giden mahdum ile birlikte son buluverir. Kitapta beş satırda anlatılan on dokuz yıllık bu garip süreçten yola çıkıp da kitaba “Dört İstanbul” başlığının verilmiş olmasına bakmayın siz, kitap aslında üç İstanbul üzerine.
Kitap boyunca en aklımın ermediği, olayların ve özellikle yer adlarının nedense hep İngilizce verilip bazen parantez içinde Türkçe karşılığının yazılması --canon, Bishop of Rome, digest, Holy Sepulcher gibi. Bu uygulama, o dönemde Bizans’ta kullanılan dilin İngilizce olduğu anlamına mı gelmektedir acaba? Söz adlardan açılmışken, Constantin’in adı, Konstantin olarak Türkçeleştirildiğine göre Theodora ve Chlorus’un da aynı uyarlama uyarınca Teodora ve Klorus olması beklenirken onlar için İngilizceleri uygun görülmüş nedense. En garibi de kent adı olarak Constantinople ya da Konstantinapol veya Konstantinopolis yerine ne Türkçe ne İngilizce olan Konstantinople gibi bir yakıştırmanın kitap boyunca kullanılmış olması. Bunu olduğu gibi ve sesli okuyun bakın. Hiç böyle bir bir şey duymuş muydunuz?
Çoğu kez kimilerinden duyduğumu bu satırları yazarken de duyar gibiyim: “Bunlar işin teferruatı (veya diyenine göre detayları, ayrıntıları), bunlar üzerinde böylesine durmaya ne gerek var? Aslında var, var olmasına (bkz. “Anlamlı Ayrıntılara Ödünsüz Özen Göstermek” adlı kitabıma) ama şimdilik bunu bir yana koyup ayrıntı olmayan başka konulara geçelim: dil kullanımı ve bilgilendirme.
Dil kullanımı aynı paragraf içinde kip değiştirmekten, sıfat veya edatça tanımlanan sözcüğün bunların ardında olmak yerine cümle içinde başka bir yerlere kaçmış oluşuna; öznesi olmayan cümle yapısından, sürenin yerine süreç denişine; birbirini izlerken aynı zamanda da doğrulayan iki cümle arasına sıkça ve her nedense “ama” ya da “fakat” sıkıştırılmasından, İslam yerine İslamlık denmesine dek çok sayıda yanlış içermektedir. Bu arada, nasılsa 19 değil 20 değil “19,5 haftada tamamlanan” Rumeli Hisarı’na (tane ile sayıldığı anlaşılan) üç “tane” büyük top endüstriyel bir süreçten söz edercesine “monte edilmiş” bulunmaktadırlar, “yerleştirilmişlerdir” demek varken. Amcazade Köprülü Hüseyin Paşa’nın, “… o sıralar çok moda olan ve halen mevcut olan ve 1698 yılında inşa edilen Anadolu yakasındaki yalısında ziyafetler verilirdi” denilmekle inşa edilenin yaka mı yalı mı, moda olanın da ziyafet mi yalı mimarisi mi olduğu okuyucunun düş gücüne terkedilmektedir. Topkapı Saray mimarisinin, yapı süslemelerinin ve kimlerin hangi mekanlarda yaşadığını keyifli ayrıntılarla anlatıldığı satırlar arasına birdenbire, “Sultanlar haremağalarına çok itimat ederlerdi,” denmektedir. Bir paragraf “kütüphaneyi de yanında taşır” diye ama özne kullanılmadan başlamakta, okuyucu özne için bir önceki paragrafa başvurmak zorunda bırakılmaktadır. İstanbul bir dönemde “en az batıdan gelen 100 bin göçmenin istilasına uğrar,” denilmekle “Batıdan gelen en az 100 bin göçmen” mi kastedilmektedir yoksa göçün en azının Batıdan olduğu mu? “Batıda ise tekrar İstanbul’un ele geçirilmesi ve İmparatorluğun paylaşılması planları tekrar ısıtılarak sofraya konur” denildiğinde tekrar edilen İstanbul’un ele geçirilmesi ve İmparatorluğun paylaşılması mı yoksa planlar mıdır, okuyucunun takdirine bırakılmaktadır.
Ayrıntı diyemeyeceğim öteki konu da yanlış abartılmış, tutarsız bilgiler ve mantık dizesine aykırı yorumlardır. Konstantin’in “elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret edişi tecrübeli ve yetenekli bir komutan” oluşuna bağlanarak bu iki nitelikten yoksun olanların gayretli de olamayacağı gibi bir neden-sonuç ilişkisi öngörülmektedir. İlginç bir başka neden-sonuç bağlantısı bir semtle ilgilidir: “Yeniçeri barakaları Süleymaniye ile Haliç arasına yayılırdı. Burası Etmeydanı’dır. Çünkü bu bölgede saray, Babıali, camiler, Patrikliğe ait binalar vardı” denmekle yeniçeriler ile Babıali aynı dönemde buluşturulmaktan öte, sayılan bu yapılar mezbaha yerine konulmaktadır. Metin içinde adı Augustus Forumu diye geçen meydanın adı ilişik haritada Theodosius Forumu olarak belirtilmektedir. Kutsal Haç’ın Kudüs’te bulunuşu, abartılarak “dünyanın en büyük arkeolojik keşfi” olarak sunulmaktadır. Çeliğin henüz olmadığı bir çağda “çelik bir kutu içine yerleştirilen” haçın boydan bir sayfada 100 santim kaybettiği belirtirken bu durum birkaç sayfa sonra 80 santime düşebilmektedir. Prusya Kralı III. Frederik birkaç yüzyıllık erken doğumla 1450’lere getirilmiştir. II. Mahmut ile birlikte sarayda yaşam şeklinin de değiştiği anlatılırken buna örnek olarak, “İngiliz Elçisi… padişahı ziyarete Batılı kıyafetle gelir,” denilerek elçinin daha önceleri sarık ve şalvarla geldiği izlenimi verilmektedir. “Kırım savaşı 28 Mart 1854 yılında başlatılır ve Rusya’nın iki yıl süren savaşı kaybetmesi üzerine Paris’te başlayan barış görüşmeleri 8 Şubat 1856 yılında kutlama balosu ile başlar ve anlaşma Mayıs 1858 yılında imzalanır,” denilmektedir. Ya balo ya da görüşmelerin çok uzun sürmüş olması gerek. XVII. Ve XVIII. Yüzyıl sıkça karıştırılmaktadır. Osmanlı nüfus dağılımında Boşnaklar Müslüman nüfus dışında belirtilmektedir.
Yakındığım bir huyum var, başladığım bir kitabı beğenmesem de bitirmek. “Dört (sanki Üç) İstanbul” kitabını da bitirdim.