“Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum.”
İlk yayımlandığında Uykuların Doğusu, dairevî yapısıyla okurların başını döndürmüştü. Yazdığı her romanıyla “roman sanatını yeniden tanımlama”nın peşinde olan Hasan Ali Toptaş, bu kez sınırları zorluyor, alanı genişletiyor.
“Yeryüzüne haykırmak istediğim sözler peşimdeydi artık, duvarlara çarptıkça yankılanıyor, yankılandıkça da bana eskisinden daha anlamlı görünüyorlardı.”
Uykuların Doğusu, roman sanatının ufkuna doğru hareket ediyor; pervane gibi, döne döne, durmadan.
“Tıpkı Binbir Gece Masalları gibi bitmeyen bir anlatıdır Uykuların Doğusu. Sonsuza kadar başa dönmeye mahkûmsunuzdur.” Ethem Baran
Hasan Ali Toptaş, a truck driver’s son, was born in Baklan, southwest Anatolia, in 1958. After completing his military service, he survived by doing odd jobs until he found a position at the Office of Inland Revenue. He worked in various small towns as a bailiff and treasurer, and finally as a tax officer. Following the publication of a few short stories in journals and anthologies, he paid for the printing of his first volume of stories Bir Gülüşün Kimliği in 1987. He submitted his second novel Gölgesizler (1995) to the Yunus Nadi Prize jury, and won. This novel was later adapted into a feature film (2007). Toptaş has received many other awards, including the Cevdet Kudret Liteary Award for his novel Bin Hüzünlü Haz (1999) and the Orhan Kemal Award for Best Novel for Uykuların Doğusu (2005). Yalnızlıklar (1990), poetic texts he constructed as a series of encyclopedia entries, has been successfully adapted to the stage. Toptaş retired in 2005, and since then has dedicated himself fulltime to his writing. His most recent book, the novel Heba (2013), will be published in English by Bloomsbury in 2015, and is to be followed by the English translation of Gölgesizler. Toptaş’s work has been published in many languages, including Dutch, French, German and Korean.
Birkaç yıl önce bir sahaftan aldığım, ama herhalde kitap ilk yayınlandığı sıralarda (2006) okuduğum "içine girilmesi zor" yönündeki yorumların etkisiyle raflarımda epey bir süre beklettiğim bir kitaptı Uykuların Doğusu. Toptaş'ı bilenler bilir, kendine has bir üslubu ve dünyası olan çok sağlam bir yazardır. Son iki romanı Heba ve özellikle de Kuşlar Yasına Gider'le daha geniş bir kabul, görünürlük kazandı, çok satmaya başladı. Bu beni mutlu etti, zira bunu - diğer bazı namlı yazarlarımızın aksine - kendi reklamını yapmadan, sadece verdiği eserlerle başardı. Sıkı bir edebiyatçının çok satmasından rahatsız olanlardan da değilim ayrıca. Tabii Gölgesizler, Kayıp Hayaller Kitabı, Bin Hüzünlü Haz gibi daha önceki ve hepsi de güçlü romanlarının çok satması pek olası değil. Aynı şey Uykuların Doğusu için de geçerli. Ama, iyi edebiyat okumak isteyenlere büyük keyifler sunuyor tüm bu kitaplar. Ayrıca, Uykuların Doğusu'nu korktuğum ölçüde "zor" da bulmadım. Binbir Gece Masalları kıvamında, hayalle gerçeğin içiçe geçtiği, yazma eylemi üzerine de kafa yorulan, çarpıcı karakterlerle dolu bir çeşit yol romanı bu. Sonlara doğru yer alan grotesk bir bölüm de biraz sarsıyor insanı. Toptaş'ın edebiyat dünyamızın önemli değerlerinden biri olduğunu kanıtlayan diğer bir eseri kısaca...
Bir şey beni derinden etkilediğinde ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemez oluyorum. Susuyorum genelde. Söz'e dilediğim kadar söz geçiremememden ya da söz'ün hissettiklerim karşısındaki yetersizliğinden belki ama susuyorum. Hasan Ali Toptaş okuduğumda da böyle oluyor. Onu okuduktan sonra kitabı göğsüme koyup öylece duruyorum. Bu, büyük bir an oluyor benim için. Kâfi geliyor. Yazdığı tek bir kelime üzerine bile saatlerce konuşmak mümkünken ben yalnızca susuyorum. Yazdıklarıyla onun hakkında söyleyebileceklerimi de aştığını düşündüğümden belki. Altını çizip kıyısından köşesinden oklar çıkararak eğricik büğrücük notlara boğduğum sayfalardan, her bir kelime tekrarını sayfa sayfa belirtip birbirine bağlayışımdan, izini sürebildiğim referanslardan, belki ancak sezinleyebildiğim anlamlardan ve hatta kendisinden de taştığından belki. Hani birisi bazen uzun uzun bir şey anlatır da karşılığında hiçbir şey diyemezsin, "Buna daha ne denir ki," çünkü, önünde ne varsa onu yudumlarsın sadece mesela, öyle bir şey belki de bu. Toptaş anlattıkça ben de sessizliğimi yudumluyorum. Varsın akademik yaklaşımım eksik olsun, içimde büyüyor, birikiyor Toptaş. Buna daha ne denir ki.
Yazar, yani Hasan Ali Toptaş , dayısını anlatan bir roman yazmak için masaya oturur. Masası pencerenin önünde, nerden başlasam diye düşünürken, roman boyunca her tıkandığında, kah sözleriyle, kah hareketleriyle kalemini sürükleyecek olan Haydar’ı görür.
Haydar bir görünüp bir kaybolur öyküde. Yazar ne zaman tıkansa, hikâyeye nasıl devam edeceğine ne zaman karar veremese Haydarın deli deli koşuşuna, bakışına tutunup devam eder. Haydarın romanın kurgusundaki rolü büyüktür. Hasan Ali Toptaş bizzat roman kahramanlarından biri olarak kendini romana koymuş gibi görünür, ama aslında romanda anlatılanlardan etkilenen, ağlayan, deliren Haydar, yazarın romandaki ikizidir.
İki dedenin yollarını kesiştiren şehirdeki büyük sel felaketiyle başlar romandaki olaylar. Cebrail Dede ve öteki dedenin hayat serüvenleri, birçok efsanevi karakter ve nesne çerçevesinde büyülü gerçekçilik ve bilinç akışı teknikleriyle anlatılır. Dayının trajik öyküsüne sıra ancak kitabın sonlarına doğru gelir. Kitabın yarım bırakılan son cümlesi, ilk cümlesine bağlanır. Böylece dairesel bir havuzun içinde bir girdaba dönüşür, sonsuz kere yeniden başlar ve biter aynı cümleler.
Birbiri ardına sıralanmış benzetmeler, metaforlar, her biri kendisinden önceki cümleye, “derken, sonrasında, bir bakıma, söz gelimi, efendime söyleyeyim, öyle ki, hatta, işte” bağlaçlarıyla iliştirilmiş cümleler ve paragraflar okumayı zorlaştırsa da metne müthiş bir ahenk ve müzik katmış. Hasan Ali Toptaş kuşkusuz yaşayan en iyi Türk yazarlarından biri. Onun yazdıklarından keyif almak zorlayıcı, çok tutkun olmak lazım edebiyata, belki biraz da şiire.
Kitap çok durgundu ben de çok durgundum. Çok zor ilerledik birlikte. Biri itmeyince bitmeyen ilişkiler gibiydi. Fena değildi ama bitmesi rahat bir nefes verdirdi.
Hasan Ali Toptaş'ın kitaplarından yola çıkacak olursam; bu kitap Kuşlar Yasına Gider' i severek okuyanların, bu da Hasan Ali Toptaş kitabıymış diyerek alıp okuyabilecekleri bi kitap değil. Eğer Bin Hüzünlü Haz ya da Sonsuzluğa Nokta yı da okuyup sevdiyseniz bu kitap sizin kitabınız olabilir. Uykuların Doğusu beni ilk sayfalardan itibaren içine alan, büyük bi çemberin içinde uzun bir yolculuğa çıktığım bir roman oldu. Hiç sıkılmadan, severek, kendimi kaptırarak, büyük bi maceranın içinde buldum kendimi. İyi ki okudum, okumasam eksik kalırdım dediğim kitaplardan. İyi ki varsın Hasan Ali Toptaş iyi ki.
kelimelere boğulmuş bir roman... her cümle sanki pekiştirilmeyi bekliyormuş gibi kararsız. sanırım bu yüzden Hasan Ali Toptaş anlatımda çokça bağlaç ve virgül kullanıyor. bana yazım tarzı tedirgin ve kararsız geldiği için ben beğenmedim. başka biri aynı roman için kelimelerle çok zengileştirilmiş diyebilir. o yüzden okunmalı diye düşünüyorum.
#okudumbitti Uykuların Doğusu-Hasan Ali Toptaş-Kitap Yorumu 229 sayfalık bu romanı okurken epeyce zorlandım, bir ara bırakmayı bile düşündüm. Kitap kulübü için seçilen bir kitap olduğundan okuyup bitirmeyi başardım. Hasan Ali Toptaş’ın son romanı Kuşlar Yasına Gider’i okurken böyle hissetmemiştim halbuki. Sanırım yazarların da yazdıkça belli bir olgunluğa eriştiği, eserlerinin daha çok haz verdiği doğru. Uykuların Doğusu 200. sayfaya kadar ne anlattığını yakalayamadığım, ancak buradan sonra belli bir hikayeye odaklandığını düşündüğüm bir kitap. Tanıtım yazılarında anlatıcının dayısı ile ilgili bir hikaye okuyacağımız söylense de, bunu ancak son 30 sayfada yapıyor yazar. Hikaye anlatıcısı ile yazarın aynı kişi olduğunu anlıyoruz; yani Toptaş’ın kendi ağzından bir aile hikayesi dinliyoruz. Ben anlatıcının dayısı olarak bahsedilen roman kişisinin yazarın babası olduğunu düşünüyorum. Anlatıcı önce ismini vermediği bir dedesi, sonra da Cebrail dedesinin hikayesini anlatarak, dayısı ile noktalandırıyor romanı. Yazarın inanılmaz hayal gücü ile birleşen yer yer fantastik ögeler bazen anlatımı sekteye uğratıyor. Bir paragrafı okurken bir önceki paragrafta yazılanları unutmuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Ve yazarın kullandığı dil bazı eleştirmenlere göre hayli etkileyici olsa da ben tam tersini düşünüyorum. En azından bu roman için dilin iyi kullanılmadığını düşünüyorum. -de, da bağlaçları çok sık kullanıldığı, ve bir cümlenin yüklemi diğer cümlede tekrar edildiği için ben Toptaş’ın bu romanını acemice ve kararsız buldum. Ayrıca “sözgelimi, efendime söyleyeyim, nasıl desem” gibi kalıplaşmış yapılar sıkça kullanılmış ve aynı sayfada bile çok sayıda benzer kelimeyle karşılaşmak bana yazarın bu romanda henüz tarzını oturtamadığını gösteriyor. Sanki roman baştan sona daha güzel yazılabilirdi. Buna rağmen Hasan Ali Toptaş takipçileri tarafından beğenilen bu roman bana pek hitap etmedi. Bir de kitabı okurken bütün cümleler Toptaş’ın ağzından, onun sesiyle çıkıyormuş gibi hissettim. Yazar hakkında çekilen bir belgeselden aklımda kaldığı kadarıyla Hasan Ali Toptaş’ın aynen bu sözcüklerle konuştuğunu söyleyebilirim. Kitabın ilk cümlesinin yarım bir cümle olduğunu göreceksiniz, telaşlanmayın, romanın son cümlesi de yarım bir cümle; romanın bittiği anda tekrar baştan başlaması yazarın Kuşlar Yasına Gider romanında da kullandığı bir yöntem. Yazar, bu şekilde hikayenin hiç bitmeyeceğini vurgulamak istiyor. Keyifli Okumalar.
uzun cumleler, masalsi bir anlatim, gun isigiyla tozlu koy yollarinin flulastirdigi yavas akan gunler, neredeyse sifir diyalogla gecen bir roman ve romanlarda diyalog olmadan okumanin verdigi bi parcacik sikinti, sonlara dogru hikayenin ekseninin kaydigi yer, tek cumlelik bi hikaye okumus hissiyle bitmesi ve ozellikle son sayfalarin su gibi akmasi.
hasan ali toptasin okudugum ilk kitabi olmasi sebebiyle yazarin tarzi olarak bir yorumum yok ama bu kitaptaki gibiyse eger sanki bi parca nuri bilge ceylan filmi izlemisim hissine kapildim.
diger kitaplarindan da okuma yapmak isterim ama uykularin dogusu'nun agirligini biraz ustumden attiktan sonra. zaten bu kitaptan sonra araya bikac tane hatta belki daha fazla kolay okunabilir cerez denebilecek kitaplar koyup onlari okudum ki azicikrahatlayayin diye.
son bir detay; bence gunduz gozuyle hemen iki sayfa acip okuyayim denecek kitaplardan degil. ben daha cok gece sessizligini tercih ettim cunku gunduz okudugumda cumlenin veya satirin basini kacirip ne anlatiyordu ya seklinde bikac kez basa donmuslugum olmustu. okurken bazi yerlerde kahir olmadi degil ama bitirdigimde verdigi his sebebiyle degerdi diye dusundum.
Hikaye sarmalı. Anlatıcı yazar, mahallenin delisi Haydar, Horoz Dede, badem bıyıklı, Cebrail Dede, ağlayınca gözlerinden taşlar dökülen kız ve daha niceleri. Kimi bir kuşun, kimi güzel bir yüzün hevesine kapılmış, kimiyse başta merhametten eline aldığı haziran sopasıyla erk peşinde. Zamanı ve uzamı imleyen elden ele dolaşan "Yanık Hüsrev Paşa-Made in China" marka bir mızıka, tüm bu karakterlerin etrafında dolaşıp durduğu eski bir kışla binası, çukurun dibinde fabrika mı ne olduğu belirsiz metruk yer ve şekerci dükkanı. Kendini kitaba veya radyoya kaptırmış takıntılı bir takım adamlar, onları hikayeleriyle birbirine bağlayan nakış gibi işlenmiş bir kurmaca. O kadar ve öyle incelikle birbirlerinin yaşamlarına karışmışlar ki romanın en başında bahsi geçen " dayı" neredeyse kitabın sonuna değin yok hükmünde. " Sana ortak aklın çayırlarından seslenen bu zevzeklere kulak asma," diye uyaran sese de hem okuma hem hikaye etme konularında kesinlikle kulak verilmesi gerekiyor bence.
Kitabın son iki bölümü oldukça ilginç; önce dayısı ile yaptığı sohbet üzerinden nasıl yazmak gerektiğini anlatıyor yazar, hem de çok can alıcı şekilde, sonra hikaye hüzünlü bir sona doğru dolu dizgin yol alıyor. Ama öncesi… biz niye bu kadar yorulduk okurken? Yaklaşık 200 sayfa masal-rüya arası bu anlatı neden?
Üzerinde biraz düşünüp tüm hikayeye yeniden bakınca şunu anımsadım; büyük bir acı yaşamış kişiler, şok anında, (aklı selimi koruma gayreti ile sanırım) alakalandıramadığımız şeyler anlatır, siz sadece kafa sallarsınız, acısına hürmeten ses etmeden, hatta kimi zaman onaylayarak… öyle bir şeydi bu kitap.
Hasan Ali Toptaş’ın bu romanını anlatmaya hangi cümleden başlayacağımı bilemiyordum. Bu kitabı okusam mı diye düşünen okur için kitabın başa dönen kurgusu en ilgi çekici özellik olsa da herhalde bu romandaki en sıradan şeyin bu olduğunu söylemek mümkün. Ancak bu incelemede diğer ilgi çekici şeylerden bahsederek başlamaktansa, kitabı okuma serüvenimi odağa almak istiyorum. Zira kitabın ilk başları, bu başlangıçtan sonra yarıya olan kısım ve yarısından sonrasındaki kısımlardaki her biri birbirinden ayrı tecrübelerim, bu roman üzerine olan tartışmaların esas noktalarını kapsıyor; aynı zamanda bu romanın nasıl okunması gerektiğine dair bazı öneriler de sunuyor. Bu tecrübelerden hareketle sonda diyeceğimi baştan da söylemiş olayım: Uykuların Doğusu zor bir eser ve eserin kendisinden ziyade okuma şekliniz bu eser hakkındaki görüşünüzü şekillendiren en temel öge.
Peki, şimdi gelelim o okuma tecrübesine. Biraz sıcak, biraz rüzgârlı bir Ağustos pazarında, inzivaya müsait bir öğleden sonra elime aldım romanı. Aklımda bu romandan önce bitirdiğim Yusuf ile Züleyha’nın (Nazan Bekiroğlu) biraz mistik, biraz tarihi, biraz da doğa dolu tasvirlerinin baharatlı, sıcak ve kimi zaman ferahlatıcı tadı kalmıştı. Bu sessiz öğleden sonrada, balkonda, rüzgâr altında kuvvetle salınan yaprakların uğultusu içinde başladım bu romana. Tahmin edebileceğiniz üzere odaklanmada pek de bir sorun yaşamayacağım bir zamanda, yazarımız bizi bu zamanı ve mekânı belirsiz dünyaya buyur etti. Bir radyoevinde çalışıp kendini göstermek için didinen ama sürekli önüne mani çıkarılan bir adamın hikâyesine kapıldık. Sonra da o büyük felakete. Bu ilk kısımlarda, yazarın önceden Gölgesizler’ini okumuş olduğum için alışıldık bir hava sezdim. Yazarımız yine basit ama büyük sorular ya da cümleleri öylece ortaya bırakıyor, tasvirler kimi zaman birbirine karışıyor ve bütün muhayyilemizi yutuyor; bunlar Hasan Ali Toptaş ile özdeşleştirdiğim şeyler. Ama yazar ile pek özdeşleştirilemeyecek ve esasında eleştiri konusu olmuş bazı hususlar da gözüme çarpıyordu. Sözgelimi, sözgelimi. Yani, şey: Yazar bazı ifadelere adeta kör bir tutkuyla, adeta yeni bir yazarmışçasına tekrar tekrar yer veriyordu; bunlardan en akılda kalanı da sözgelimi kelimesidir diyebiliriz. Bunu eserin başlarında kusur hanesine yazmak mümkün: Zaten çoğunlukla dönüp dolaşıp ilerleyemediğinizi hissettiğiniz romanda bir de kelimelerin tekrarlarla üzerinize gelmesi, kimi zaman cümlelerin gerçekten de romanı ilerletme hususunda en küçük bir katkı sunmaması bu eseri büyük bir dağınıklık olarak tanımlamanıza yol açabilir. Sıkılabilirsiniz. Eh be, diyebilirsiniz. Gideceksen git, diyebilirsiniz. İşimiz var, diyebilirsiniz. Ama işler daha da kötüleşecek.
Daha doğrusu benim için kötüleşti işler. Okuma tecrübemi üçe ayırmıştım hatırlarsanız, balkonda başlayan ve sakin yerlerde salim bir şekilde okuduğumu düşündüğüm yerlerden sonra, kitabı okuyuşumun ikinci aşamasına geçebiliriz. Bu aşama, okula gidip gelirken okuduğum ve kitabın neredeyse yarısına kadar olan kısımları içeren aşama. Okula gidip gelirken kısmı önemli: Şöyle ki, bir servis ortamı hayal edin. Ağustos’un bunaltıcı sıcakları devam ediyor. Akşamüzeri, servis havalandırılmamış ve sırtınızı yasladığınız yerlerden ter boşanıyor. Günün yorgunluğu üzerinizde, soru işaretleri sağdan soldan saldırıyor. Şoför bir pop müzik radyosunu açmış, sesi belli belirsiz geliyor dum tıs dum tıstan ibaret şarkıların, arada sunucunun konuşmaları ve eklediği kahkaha efektleri… Servise gelen bir çalışan var, çalışanın tahmini iki-üç yaşlarında bir çocuğu var; aslında bebek genel olarak uslu ama belki de Hasan Ali Toptaş’ı sevmediğinden huysuz. Ağlıyor, zırlıyor, bir de yanıma oturmuşlar o gün. Birkaç ön sırada ise sesli sesli konuşup gülüşen öğrenciler var. Ben de köşede, kulaklığımı takmışım, belki tüm bu gürültüleri bastırırım diye, çakır çukur yolda hızla giden şoförümüzün bize sunduğu üstün mide bulantılı sallantılar eşliğinde kitabı okumaya çalışıyorum. Tabii burada biraz abartılı anlatmış bulundum; hatta seyahatimin görece daha huzurlu geçen metro kısmından da bahsetmedim; ama siz bunu iletmek istediğim düşünceye binaen mazur görünüz. Uykuların Doğusu bana bu ikinci aşamada alelade bir kitap olmadığını gösterdi. Ama tabii ben o esnada böyle düşünmüyordum. Diyordum ki, al işte, hikâye saçma sapan bir yere gidiyor. Yazar sırf anlatmanın hazzıyla groteskleşti, gereksiz acayipleşti roman, bağlamsızlaştı. Hani bir müzede eserler sergi alanında belli bir kategorizasyon altında sergilenir, kendi içlerinde bir bütünlüğe sahip ayrı ayrı koleksiyonlar bulunmasından bahsediyorum; işte bu roman bu koleksiyonların arasındaki görünmez sınırda gibiydi: Size bir koleksiyonun veya öteki koleksiyonun parçalarını değil, bir sürü koleksiyonun paylaştığı hayali sınırdaki binlerce parçayı gösteriyordu. Ya da şöyle hayal edin, sürekli bak, bak, bak diye bir şeyler gösteren bir çocuk var. Çocuk keşfetmenin hazzından mustariptir esasında; ama haz duyduğu için çektiği ıstırabın idrakinde değildir. Hem çocuk bu, idrak etse ne olacak, biraz ağlar geçer. Ama siz onu bekleyen yetişkin olarak sıkılırsınız, usanırsınız, bütün bunların anlamsızlığına laf edesiniz gelir. İşte ben de romanın ikinci aşamasında böyle hissettim diyebilirim. Her bir “sözgelimi” canımı iyice sıkar oldu, hiç huyum olmasa da bırakayım kitabı hiçbir şey anlamayacağım zaten dediğim oldu, yazarın acayip diye tarif edebileceğim betimlemeleri (misal, “hayata boş vermiş adamların el kol hareketlerinden yapılmışa benzeyen, çatıları teneke kaplı, eciş bücüş evler”) batmaya başladı. Ben kitabı kabul etmedikçe, kitap da beni içine almaz olmuştu denebilir.
Gelelim üçüncü aşamaya. Üçüncü aşamaya gelebildiğime de şükretmem gerekir ya. Bu defa okuma ortamımız, üniversitenin tatil olması dolayısıyla en fazla iki üç kişinin bulunduğu koca bir kütüphane. Eylül başı, akşamüzeri. Sepesessiz. Önümde günbatımı manzarası, ama güneş parçalı bulutların ardında, göze gelmiyor. Önümde kitap. Bakıyorum kapağına. Kar yağıyor, bir sokak dönemeci, öylece yürüyen insanlar. Hatta yürüyen değil de, duran sanki. Kapaktaki resim bir fotoğraf olduğu için değil de, sanki gerçekten durmuşlar gibi. Bunun üzerine sahiden de durduklarını hayal ediyorum. Sadece insanların da değil. Yağan karın da. Soğuk rüzgârın da. Üşümenin de. Yılların yükü altında sessizce usanan evlerin de. Geçip gitmiş, gittikten sonra yolda iz bırakmış o arabanın da. Bunların durması, mesela, soğuğun, bunları hissetmeyeceğimiz anlamına gelmez. Aksine, bir şey durduğunda, onu hissetmemiz için belki de elimizde engin bir zamansızlık vardır. Elbette ben bunları kitabı okurken düşünmedim. Şimdi önümde açık kapağa bakarken yazdım bunları. Ama bu kör kuyuya inmemin sebebi bu üçüncü aşamaya yaklaşımımı anlatabilmek içindi. Tabiri caizse şöyle dedim yazara: Tamam, sözgelimi kullanımını, acayip tasvirleri, istikametsizliği kabul ediyorum. Vaktim var. Hadi bana bunların ardındaki hakikati göster. Tabii bundan sonra bir açıl susam açıl anı beklemek fazlaca romantik. Ama bir eseri anlamanın bir eseri kabul etmekten geçtiğini de gösterdi bana bu süreç. Daha doğrusu, hatırlattı. Zaten bu bir ön kabuldür. Ama eserlere karşı tahammülsüzleştikçe unuturuz. Eser okurdan fazlaca dikkat ve özen istiyor.
Esere okurdan istediği dikkati vermeye başlayınca, eseri kabul edince, işte ancak o zaman kapaktan içeri girebilmiş oldum. Aslında hikâye kuramayışın anlatıldığı bir roman olmasına karşın, Uykuların Doğusu’nda sağlam bir dünya kurulduğunu gördüm (Hatta buna dünya kurmak dememeli, aktarmak demeli belki de.). Bu dünyaya girebildiğinizde, her şey anlam kazanmaya başlıyor: Mesela o can sıkan “sözgelimi” kelimeleri bir işaret fişeğine dönüşüyor; bu “sözgelimi”nin bizim dünyamızın “sözgelimi” değil, o dünyanın “sözgelimi” olduğunu anlıyorsunuz. Bu iki dünyada da sözgelimi aynı anlama geliyor; ama o dünyada başka amaçlar da taşıyor. Kitap bir uyku hâlini-benim okuduğum hâliyle bir gaflet hâlini- içinde barındırıyor. Gerek sözgelimi olsun, gerek acayip tasvirler olsun; her biri bu uykulu hâle hizmet ediyor, istikametsizliği de sayıklama olarak değerlendirebiliriz. Siz bu eseri dinç bir şekilde, bu dünyaya yabancı bir şekilde okumaya kalktığınızda, yalnızca “sözgelimi” tekrarlarını görüyorsunuz. Eseri, eserin dünyasına dahil olup okuduğunuzdaysa, “sözgelimi” nakaratlarını görmeye başlıyorsunuz. İşte Uykuların Doğusu’nun edebî değeri de bu noktada görünürlük kazanıyor. Eserin dışından baktığınızda göremeyeceğiniz bir değer bu. Ve açıkçası eleştirilecek bir nokta varsa, esere dahil olmanın zorluğundan bahsedebiliriz. Yazar okurun dahil olma sürecini kolaylaştırmak için bir üst kurgu sunuyor; ama bu üst kurgu eserin geneline ipince yayıldığı için okurun ilgisini sürdürmesi zorlaşıyor.
Romanın dünyasına dahil olduktan sonra bir süre boyunca dünyada mest olmuş bir şekilde gezdiğimi söyleyebilirim. Anlatılan hikâyelerin bütüncüllükten yoksunluğunu umursamadan, biraz da anlatılanların hissettirdikleri ve düşündürdüklerine odaklanarak ilerledim bu kısımlarda. Mesela “berrak sudan içmeyen kuş” bahsi var. Buraya not edilmesi gereken bir kısmı hikâyenin. Neyse ki üçüncü aşamada okumuşum diyeceğim bir kısımdı. Sonra (belki de kuş bahsi bundan sonraydı, ama ne önemi var) ise yazar sanki dünyayı olduğu gibi kabullenmemi bekliyormuş gibi, önceki beklentilerimi bir bir gerçekleştirmeye başladı. Öncelikle ana kurguyu sunmaya başladı, ayrı duran hikâyeler birbirine bağlandıkça neredeyse İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’ındaki gibi sevindim diyebilirim. Bunca bağlantı kurulmuştu kurulmasına da, hâlâ ne olacağını kestiremiyordum. Derken yazarımızın dayısı dahil oldu. Bu dayı öyle bir dayı ki, aslında bu romanın onun için yazıldığını öğreniyoruz. Şen şakrak bir dayı bu dayı, arkadaşlarıyla çilingir sofrası kuran ama bu şen şakraklığın yanında bir yandan da her gün kitap okumayı ihmal etmeyen bir dayı. Bu dayı şen şakrak girer romana; ama sonra tam tersi bir adam hâline geliyor. Bu süreç içinde bir hastalık da çıkar: Serçe parmağından başlar ve kolları bacakları kesilip minnacık bir beden olarak kalıncaya kadar devam eder. Şimdi diyeceksiniz ki, bu dayının hikâyesini anlatacaktıysa bu kitap, neden sonuna kadar beklemiş ki? Bunun cevabını dayı veriyor: “… hikâyeyi bir ovaya benzetmişti dayım ve bir ovada neler bulunabilecekse hiç üşenmeden hepsini tek tek saymıştı. Ağaçları, gölgeleri, kengerleri, gelincikleri, otları, ekinleri, kuşları, böcekleri, titreşimleri ve çeşitli sesleriyle birlikte alıp bir ovayı sesinin içinde yeniden var etmişti bir bakıma. Ardından da, işte bu ova kendisini yazdırmaz Hasanım Ali, bakarsın, oradaki ağaçlardan biri bilinmeyen bir nedenle kuruyuverir de biz ağacı yazıyoruz diye tutar ovayı yazarız, demişti.”. Aslında bunun cevabını dayının veriyor olması da neden kitabın büyük bir kısmında dayıyı göremiyoruzun cevabını barındırıyor. Bu cevap aynı zamanda yazarın hikâye anlatmadan önce dünya aktarımı çabasının sebebini de gösteriyor. Anlatacağı hikâye, içinde bulunduğu dünya ile anlam kazanacak. Ki öyle de oluyor. Dayının hikâyesi, arka planı verilmiş bir dünyada daha güçlü yankı buluyor. Yeni tanıdığınız dayının hastalığına üzülmenizin, genel bir merhametten öte duygular besleyebilmenizin sebebi de, bu dünyanın içine, yazarının gördüğü gibi dahil olduğunuzda, bu “dayı”nın adeta sizin dayınızın yerine geçmesidir diye düşünüyorum. Kimi okur bunu tamamen yazarın gerçekleştirmesini bekler. Bu açıdan Uykuların Doğusu iyi bir roman değil. Ama yazarının sunduğu hâliyle, okurdan çaba beklediği bu hâliyle, dünya çok daha gerçekçi bir hâl alıyor.
Esas kıymetini sonunda kavrayabildiğim bir roman oldu Uykuların Doğusu. Kıymetini baştan göstermeyen romanlar arka planda kalabiliyor. Kendimizi ilk sayfalardan itibaren kaptırmak ve sevmek istiyoruz romanı. Bunun bir sebebini -nedeni meçhul- hiçbir şeye vakti kalmamış modern insan ile açıklayabiliriz. Ya da hız çağında yaşıyor olmamız sebebiyle tatmini hızla irtibatlandırmamızla. Uykuların Doğusu durun diyor. Adımlarınızı yavaş atın. Kameranızı kuruyan ağaca çevirmeyin hemen, önce ovayı, diğer ağaçları, onların gölgelerini, ekinleri gösterin; kuş seslerini, rüzgârı, cırcır böceklerini ve tarla farelerinin aceleci adımlarını dinletin; başaklara dokunun, ağacın yıllanmış gövdesinin sert kıvrımlarında dolandırın elinizi… Evet, gerçek hayatta başımızı derhal o kuruyan ağaca çevireceğiz belki; ama edebiyat geriye bir adım atıp hemen o ağaca bakmamak için bir fırsat değil mi? Bu fırsatı değerlendirelim ve yazara şans verelim. Zira bu kitap, yazarla frekansınızı tutturabildiğinizde sizi hipnotize eden. Anıt gibi. Uyumak üzere gibi, uykuyu ölüm sanıyor da son sözünü söylemeye hazırlanıyor gibi; son sözünü söyleyecekken, kendisine bakıp bin bir masal görmüş gibi. İnceleme yerine bu cümleleri yazmıştım siteye geçici bir süreliğine, şimdi uzun bir inceleme yazacaktım ve
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bazı yazarlar vardır bir kısım okur onu çok severken bir kısım okur ise bir kitabını okur bana yetti der. Hasan Ali Toptaş da o yazarlardan bence. Uykuların Doğusu yazarın ilk okuduğum kitabı oldu çok zorlanarak ilerledim ve bittiğinde bir hafifleme hissettim.Hikaye aslında güzel en sonunun başa bağlanması da insana sanki tekrardan okuyabilirim hissi veriyor. Ama cümlelerdeki kopuşlar konudan bir anda çıkıp başka bölümlere atlamalar çok yordu beni. Belki yanlış bir zamanda okudum dikkatimi daha çok toplayabilsem daha iyi akardı belki bilmiyorum ama bu haliyle yazım tarzını beğenmedim. Karakterlerin herbirinin hazin sonu kitabın genelindeki karanlık hava da aslında daha sıcak olabilecek bu hikayeyi benim için iyice okunması zor hale getirdi. Başta da belirttiğim gibi herkese ayrı duygular verebilecek bir yazar Hasan Ali Toptaş bu sebepten okunmasını tavsiye ederim. Okuyun ona göre kararınızı verin.
Hasanım Ali. Yine bambaşka dünyalara götürdü. Yine okumanın ne olduğunu iliklerine kadar hissettirdi. Bir çember gibiydi kitap 'sözgelimi'. Başlangıca en yakın nokta bitişti. Hem kısır bir döngü, hem sonsuz bir yol. Hasanım Alinin yazdıklarını burada birkaç kelimeyle anlatmak zor, hatta imkansız, hatta hadsizlik. Söyleyebileceğim tek şey, Hasan Ali Toptaş'ın Türkçe dilinde en iyi kitapların yazarı olduğudur. "Sözgelimi"
"bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum."
"uçsuz bucaksız bir yalnızlığın içinde tuzla buz olan adamcağızın ruhu birazcık toparlanıp kendi kendini tanır hale gelinceye, mızıkanın sesi neredeyse sessizlikle bir, eşyaların görünüşündeki tatlarla bir, ortalıkta gezinen seslerle bir oluncaya kadar sürmüş"
İçine girmesi zor, içine girdikten sonra okuması oldukça keyifli bir kitap oldu benim için. Sıra dışı, okuyucuya ve kendine meydan okuyan bir tarzla yazmayı seçip bunun da hakkını veren yazarlardan Hasan Ali Toptaş.
Lineer bir zaman ve olay akışı olmayan bir anlatım, lezzetli cümleler, betimlemeler, bir ailenin naif, yer yer trajik öyküsü, bu öykünün yazımının öyküsü. Kitap yazardan okuyucuya doğru bir aktarım olmaktan çok, yazarın okuyucuyla birlikte çıktığı döngüsel bir yolculuk gibi.
Hasan Ali Toptaş’ı okumaya başlamak için en doğru kitabı olmayabilir, ama diğer eserlerini okuyup sevenler bu kitabı es geçmemeli.
This entire review has been hidden because of spoilers.
2 defa okunduğu zaman daha fazla anlam kazanacak olan kitaptır, üstat'ın yazdığı bu kitabı bir kere okumakla sadece yüzeysel algılamış oluyoruz, kesinlikle 2.defa konusunda ısrarcıyım.
Uykuların Doğusu'nu okumak hayatımda yaptığım en büyük hatalardan sanırım. Hep sahip olmayı isteyip olamadığım o başı sonu karışık anlatım yeteneğinden ne kadar uzaklarda olduğumu benim suratıma çarpa çarpa hatırlatmasının yanı sıra; öyle bir işledi ki bu kitap ruhuma, sanırım çok çok uzun bir süre kitap okumaktan keyif alamayacağım. Hala Dayısını kaybetmiş Hasanım Ali gibi üzülüyorum bu kitabı bitirdiğim için.
Toptaş'ın romanlarını okumak büyük bir yorgunluğun üstüne uyunan ağır bir uyku sırasında görülen rüyalar gibi. İnsanlığın sınırlarını fazlasıyla zorlanıyor ama uyandığınızda rüyadan kalan güzel tadı romanı bitirince de yakalayabiliyorsunuz.
Kolay okunan bir kitap mı? Hayır. Anlatımı, kurgusu güzel mi? Evet. Peki zor da olsa keyif alıyor musun? Evet. Bitince iyi ki okumuşum diyor musun? Evet. Üç evet bir hayır'ı sildiği için üç evet ile kitaplığımıza alıyoruz.
Yazarın çok ilginç bir yazım tarzı var. Bazı cümleleri masal gibi, bazı betimlemeleri de çok farklı düşüncelere sevk ediyor insanı. Ayrıca birkaç hikayeyi içiçe anlatıyor. Kaçırmamak için dikkatinizi vermeniz gereken bir kitap. Bir paragraftan diğerine geçince konuyu habersiz değiştiriyor ve bazen birkaç satır hangi hikayeden hangisinin içine geçmiş olduğunuzu anlamakta zorlanıyorsunuz. Sanki bir film sahnesi bitmiş ve fon müziği yeni sahnede devam ediyormuş gibi. Böyle farklı ve keyifli bir yazım tarzına karşılık ne yazık ki hikaye beni çok cezbedemedi. Jose Saramago' nun Körlük kitabındaki gibi, ölü insanlar, ölü hayvanlar, hastalık konularına bazı bölümlerde çok girmesi bu güzel yazım tarzının tadını kaçırıyor bence. Çok güzel bir yemek yerken bir yerlerden gelen bir anda gelen kötü bir koku gibi. Yazım tarzından dolayı okunmasını tavsiye edeceğim, ama herkesin sevemeyebileceği bir kitap.
Bu kitabı okurken, kitabın samimiyeti beni inanılmaz etkiledi. Sanki yazar yanı başımdaymış ya da o tarif ettiği sokaklarda yürüyormuşuz da tatlı tatlı kulağıma anlatıyormuş gibi hissettim.
O “artık nasıl olmuşsa olmuş”, “nasıl oldu bilmiyorum ama”, yani “o”nun nasıl olduğunu bilse, onu da anlatacak, ancak nasıl olduğunu bilmediği için anlatmayışı bende inanılmaz bir hoşluk yarattı.
Kitabın tarzı bana Marquez’in anlatışını hatırlattı, bu sebeple de kitaba ayrı bir ısındım ve keyifle okudum.
Kitabın başlangıcı beni şüphelendirdi ve ortasında da sonu ile başının nasıl bağlanacağını az çok kestirmiştim ama haklı olduğumu görmek ve hikayenin de sonsuz bir döngüde tamamlandığını ve aynı zamanda sonsuza kadar sürdüğünü görmek inanılmazdı.
Fazlasıyla karmaşık bir kitap. Bir türlü içine giremedim öykünün. Çok uğraştım ve ancak son çeyreğinde keyifle okumaya başladım. Çok fazla detaylı anlatım kullanıldığı için hayalgücümü sınırlandığını hissettim. Kitap bitti evet ama aklımda sadece son çeyrek var. Belki de “Kuşlar Yasına Gider” den sonra beklentim farklıydı ve bu kitap o bağlamda yanlış bir seçimdi. Yine de Hasan Ali Toptaş’tan vazgeçmeden diğer kitaplarından devam etmeli. Dili başka yazarlara kesinlikle benzemiyor. Seçtiği sözcükler Anadolu’dan, bizden, hepimizden.
Hasanım Ali ♥️ Yemek kitabı yazsa okurum, o nasıl bir cümle mühendisliği öyle, nasıl bir anlatım, nasıl bir kelimeler bazı anlamlara gelebiliyor aslında... her kitabında dimağıma bu düşünceler oluşur. Kitabın bitişi ile başlangıcı arasındaki döngü.. Hayran kaldım bininci kez belki.
“... bence bütün bunlar iyiye işaret. Bir hikaye sonsızmuş gibi göründüğünde, kendine ulaşmış demektir... .. ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendine ulaşamayan bir hikaye başka noktalara da ulaşamaz.” Diyerek kitap içinde aslında ne yaptığını çok net belirtmiştir canım yazar.
Bitirmekte zorlandığım bir kitap oldu Uykuların Doğusu. Hasan Ali Toptaş sağlam bir edebiyatçı orası kesin. O betimlemelerin muhteşemliği kendisine hayran bırakıyor. Ancak kendisi kurguya önem vermediğini sıklıkla ifade etse de, zaten hayal ve gerçeğin iç içe geçtiği romanda konuyu takip etmek bu fantastik betimlemelerle iyice zorlaşıyor. Diğer kitaplarını okumak için uzunca bir süre ara vereceğim gibi...
".... gövde dediğimiz şu gövde aynı zamanda zamandır, bunu asla unutma derdi. Ben de onu taklit eder gibi, aynı zamanda mekandır, derdim o sırada. O bu sefer, aynı zamanda uğultulu bir tesadüftür, derdi. Sonra ben bu oyunu sürdürür ve hayıflanırcasına, aynı zamanda başkasıdır, derdim. İşte o zaman, dayım da gözlerimin içine buruk bir ifadeyle bakarak, sadece başkası olsa amenna Hasanım Ali, aynı zamanda başkalarıdır, derdi."
>>Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum.
>>Zaten dünya büyük bir şey değildir Hasanım Ali, Kimi zaman sevdiğimiz insanın yüzü, kimi zaman hayal edilen bir dokunuşun büyüsü, kimi zaman da kapıldığımız bir hevesin genişliği kadardır
''Zaten dünya büyük bir şey değildir, kimi zaman sevdiğimiz insanın yüzü, kimi zaman hayal edilen bir dokunuşun büyüsü, kimi zaman da kapıldığımız bir hevesin genişliği kadardır. Gerçeklerin birazı gerçek değildir Hasanım Ali.''
“Bir hikaye sonsuzmuş gibi göründüğünde, kendine ulaşmış demektir çünkü. Bu da az şey değildir hikaye açısından. Bilirsin, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendine ulaşamayan bir hikaye başka noktalara da ulaşamaz.”
Türkçe soyut anlatımın zirvesi, büyülü gerçekliğin bendeki tanımı, dil bakımından müthiş bir haz, herkesin okuyamayacağı/keyif alamayacağı zor bir kitap. Kesinlikle tavsiye olunur. (Mümkünse 3-4 tane Hasan Ali Toptaş kitabı okuduktan sonra, tok karnına.)