Cemil Kavukçu'nun deniz temalı öyküleri bir arada… Öyküseverlerin, Cemil Kavukçu hayranlarının, deniz öykülerine meraklı olanların kaçırmaması gereken çok özel bir seçki…
Bir deniz günlüğü tutmadım. Gemide çalıştığım yıllarda da bir ikisi dışında denizle ilgili öykü yazmadım. Anlatıldıklarında ilginç gelebilecek bazı olayları öyküleştirmeyi hiç düşünmedim. O ortamdan uzaklaştıktan sonra bende bıraktığı izlerin bazıları öykü kapılarımı çaldı. Bu hep böyle olur; belki de bir özlemdir. Yazın kış koşullarındaki öyküler, soğuk kış günlerinde ise bunaltıcı sıcaklar çağırır beni.
Değişik zamanlarda yazdığım deniz öykülerimin bir arada olmasını çok istiyordum. Onları toparlamak için kitaplarımı taradığımda şaşırdım; çok dağınıktılar ve sayıları sandığımdan azdı. On beş yılın ürünü sadece on üç öyküydü.
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği bölümünü 1976'da bitirdi. Öyküleri, 1980 yılından bu yana çeşitli dergilerde yayınlandı. Patika adlı yapıtıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü ve 1996 yılında "Uzak Noktalara Doğru" adlı öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, 2009 yılında "Angelacoma’nın Duvarları" adlı otobiyografik anlatı kitabıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü kazandı.
Kavukçu'nun daha önceki kitaplarında yer almış deniz temalı hikayeleri biraraya getiren bu kitap, farklı bir hayat tercih etmiş veya tercih etmek zorunda kalmış denizcilerin, gemi adamlarının dünyasına girmek için bize bir pencere açıyor. Burada deniz romantizmi yok, sert, yalnız, bol içkiyle katlanılabilir kılınan, seyir halinde toparlanan gerilimin karaya çıkışlarda boşaltıldığı hayatlar var. Bu hayatın herkese göre olmadığı da bir leitmotif olarak işleniyor. Kavukçu'nun süssüz ama etkileyici bir atmosfer yaratan üslubu bu hikayelerde de kendisini gösteriyor. Hüznü, kederi, hayatı olduğu gibi kabullenmeyi usulca anlatması da yazarın ustalığının bir diğer özelliği.
Denizi ve deniz oykulerini severim. Bende yeri ayridir ancak buyuk umutlarla aldigim bu kitapta tam olarak istedigimi bulamadim. Gonul isterdi ki bir Jack London gibi yazarimiz olsun o da boyle bizden deniz oykuleri yazsin ama sanirim cok fazla sey istiyorum :)
Kitap birbirinden bağımsız kısa hikayelerden oluşuyor olsa da aynı karakterlerin olayları yaşamış olması birbirinin devamı gibi algılanıyor önce..bu beni çok sarmadı açıkçası..
Hikayeler hep deniz üzerine inşaa edilmiş. Anlatım ise basit ve düz..akıcı da diyebiliriz..çok yormuyor insanı ama edebi bir beklentisi olanlar benim gibi sıkılabilir..
One sitting read ayarında bir eser Cemil Bey'den..
İnsan zihnini bir imgeler kataloğu olarak düşünürsek, bu kataloğun en uzun maddelerinden birini denize vermek gerekirdi. İmgelerin cilveli yanlarından biri de, bağlamlara bağlı oluşlarıdır. Kıyıdan, mehtaplı bir gecede denizi seyreden biri için estetik bir haz nesnesi; sonsuzluğa, yüceliğe işaret eden deniz; fırtınalı bir gecede bir kaptan ya da mürettebat için bilinemeyen, kontrol edilemeyen büyük bir düşman oluverir. Edebiyatın azığı da imgeler, semboller ve metaforlar olduğundan, deniz gibi engin bir mecaz yumağına kayıtsız kalınamayacağı dünya edebiyatının uzun tarihinden bellidir. Bereket, çağdaş edebiyatımızda da Halikarnas Balıkçısı’ndan Azra Erhat’a, Sait Faik’ten Rıfat Ilgaz’a uzanan bir deniz edebiyatı hattı çizebiliyoruz. Bu hattın günümüz temsilcilerinden Cemil Kavukçu da, deniz feneri olarak gemicilerin denizdeki hayatlarına ışık tutuyor.
Ateş denizinde mumdan kayıklar
Maviye Boyanmış Sular, Cemil Kavukçu’nun öykü kitaplarında müstakil birer ada olarak arz-ı endam eden deniz ve gemici temalı öykülerinin bir araya gelerek bütünlük oluşturdukları bir derleme kitabı. Kitaptaki on üç öykünün ruhunu şu cümleden okuyabiliriz: “Deniz, ona dayanabilenlerin işidir.” Nitekim bu öyküler, sahilden denizi seyredip hülyalara dalan biz iflah olmaz romantiklerin değil, gemicilerin, kaptanların, zabitlerin velhasıl “denizdekiler”in bakış açısından bir deniz kurgusuna taşıyor bizi. Denizdekilerin denizi ise zamanın yavaşladığı, değişmeyen manzaranın ve durağanlığın insanın tabiatındaki hareketle bir tezat arz ettiği, insanın kendisiyle baş başa kalması neticesinde olmadık düşüncelere dalmasına ve eğer biraz hassas bir mizaca sahipseniz delirmenize sebep olacak bir mekan. Sonsuzluğun ortasındaki bir noktada, karaya ayak basmadan günlerini, aylarını geçiren insanların da bu durumla başa çıkmaya çalışmaları, gemicilerin kendi aralarındaki ilişkilerin dinamikleri ise insan psikolojisine dair zengin bir okuma vaat ediyor. O nedenle, deniz hakikaten denize dayanabilenlerin işi.
Kavukçu’nun öyküleri, bir tema oluşturmak niyetiyle değil de müstakil olarak yazılmalarına rağmen, derlemede öykülerin sıralanış biçimi birbirleriyle dirsek temaslı, bağlantılı bir anlatı oluşturuyor. Öykülerdeki karakterlerin sürekliliği bunun bir göstergesi. Bir öyküde ima ile geçilen bir meselenin diğer bir öykünün çatısını oluşturması yine bu bağlantıya bir işaret. Bu haliyle Maviye Boyanmış Sular pekala bir gemi anlatısı olarak okunabilir. Diğer yandan, genel olarak gerçekçi bir çizgide ilerleyen öyküler, son iki öyküde kırılarak büyülü gerçekçi bir veçheye bürünüyor. “Yolcu” adlı öyküde, gemide yakalanan insan-fare-balık karışımı yaratığın öldürülmesi, “Zaman Aynası” adlı son öyküde bu yaratığın öldürülmesinin sebep olduğu lanetle bir gemide sonsuza dek yaşamak zorunda kalan gemicilerin hikayesine bağlanıyor. Bu son iki öykü, derleme boyunca tırmanan gerilimin zirve noktasını oluşturmasının yanı sıra, kitaba bir bütünlük ve döngüsellik de kazandırarak az önce söylediğimiz müstakil hikayelerden ziyade bir gemi anlatısı olma özelliğine de işaret ediyor.
yazarın kaleme aldığı sunuş yazısı ile başlayan, deniz temalı ve her biri farklı zamanlarda yayımlanmış 13 öyküden oluşan bir kitap maviye boyanmış sular. gemidekileri, geride kalanları, denizin öfkesini derinden hissettiren bir atmosferi var. karakterler, aynı gemi içerisinde farklı öykülerde karşımıza çıkıyor. bu da okurken oldukça keyif verici bir anlatım sunuyor bizlere.
“dış dünya içeri sızamıyor.”
denize sızamıyor dış dünya. ve bu derinden hissettiriliyor. yazarın uzun zaman yaşadığı denizcilik tecrübesinin etkisi olmalı bu durum.
“zaman aynası” öyküsü oldukça etkileyiciydi benim için. denize ilgisi olan, olmayan herkesin okuması dileğiyle…
Kavukçu'nun kendine has, biraz da Sait Faik'e özenilmiş bir tarzı var. Fakat biraz araştırınca, bir deniz insanı olduğunu öğrendim, dolayısıyla "başka ne yazacaktı ki" diye düşündüm.. Kendisi bunu "15 yılın ürünü 13 öykü" diye anlatıyor.. - Fizikteki Faraday kafesine benzeyen gemilerde, statik elektrik topraklanamadığı için insanların sinir sisteminin olumsuz etkilendiğini, gemicilerin karaya çıktıklarında neden kavgacı olduklarını öğrendim ve yaşadım :) - Deniz, denize dayanabilenlerin işidir.
Kendimi yavaş yavaş o gemide hissetmeye başladım. Umut dolmak geminin karaya yanaşamasını bekliyorum. Belki onlar inerse ben de cesaret edip dışarı çıkarım. Karantina ve gemi ne kadar da benziyor birbirine.