“Gerçeği ne kadar anlatırsak o kadar iyi; ne kadar insan olursak o kadar iyi.”
90’lı yıllar Türkiyesi’ne yargısız infazlar, faili meçhuller, kayıplar, cezaevi direnişleri, köy yakmalar, açlık grevleri ve ölüm oruçları damgasını vurdu. Bu dönemde 12 Mart ve 12 Eylül’ün yol açtığı şiddetten hem nitelik hem nicelik olarak çok daha fazlası uygulandı. Karartılmış kanıtların koyu gölgesinde hak ihlallerinin ve mağdurlarının sayısını bilmek ise neredeyse imkânsız.
Milyonlarca insan uygulanan şiddete ya sessiz kaldı ya da bu vahşeti alkışladı. Çünkü 90’lar, empati ve merhametin unutulduğu, unutturulduğu yıllardı…
Bir literatürün oluşmasına katkıda bulunmak ve bir vicdan çağrısı yapmak amacıyla bu kitabı kaleme alan Ali Yılmaz, “Azgınca şahlanan şovenist toplumsal dalgaların ve ölümcül bir öteki düşmanlığının kasıp kavurduğu bu coğrafyanın ruhsuzluğu, belki okumaya bile utandığımız trajedilerin bilinmesiyle biraz olsun azalır” diyor.
90’lı yılları yok saymak mümkün değil, ama bir daha yaşamamak mümkün…
“Ben sorgu odasına girdiğimde adam tamamen çıplak bir vaziyette köşeye sinmiş bir şekildeydi... Sürekli olarak evde iki oğlu daha olduğunu, tek derdinin bu çocukların geçimini sağlamak olduğunu, kendisinin maddi durumu olmadığım, bu nedenle de örgüte yardım yapacak hiçbir şeyinin olmadığını söylüyordu. Adam, sürekli Uzman Çavuş Cengiz S.'a yalvarıyordu. Cengiz S. daha sonra adamın üzerine yürüdü ve adama ayağa kalkması için bağırdı. Adam kollarını kaldırınca Cengiz adamın bacak arasına sert bir tekme attı. Adam yere yıkıldı. Cengiz S. elinde bulunan esnek bir sopayı adamın sağ kol dirseği ve eli boyunca paralel olarak ön kolunun üstüne sopayı yasladı ve Cengiz S. sol eliyle adamın sağ bileği ve sopayı, sağ eliyle de dirseği ve sopayı tutarak sert bir diz hamlesiyle adamın sağ ön kolunu iç tarafından kırdı... Adamın kırık olan sağ elini sorgu odasında bulunan masanın üstüne koydu ve elinde bulunan esnek sopayla adamın parmaklarına, elinin üst tarafına ve koluna sert şekilde vurmaya başladı. Adamın kolu aldığı darbelerle paramparça oldu. Adam kolunu, elini ve parmaklarını kıpırdatamaz hale geldi. Daha sonra Cengiz adama elini çevirmesini söyledi. Ancak adam elini çeviremiyordu. Cengiz adamın elini avuç içi tavana bakacak şekilde zorla çevirdi. Bu esnada kırık kemiklerin sesini hepimiz duyduk. Adamın kolu tamamen kullanılmaz hale gelmişti. Cengiz adamın ellerini üst üste avuç içleri tavana bakacak şekilde koyduktan sonra bir süre daha elindeki sopayla adamın eline ve parmaklarına vurmaya devam etti. Şahsın iki eli de tamamen parçalanmıştı. Adam bir şey bilmediğini yalvararak söylüyordu. Cengiz S. adama, ‘Sen bir şey söylemiyorsun. Birazdan senin karını da buraya getirip s…’ dedi. Adam yine aynı şekilde oğlunun dağda olduğunu, karısının yanına gittiğini, ancak kendisinin hiçbir yardımda bulunmadığını, evde iki çocuğu olduğunu, karısına dokunmamasını, isterse kendisini öldürebileceğini, ‘Allahını Peygamberini seviyorsan yapma’ şeklinde ağlayarak beyanlarda bulundu... Akşama doğru… Ayşe isimli kadını almak üzere evine gittik...
Cengiz bu sırada kadına, ‘Bin lan arabaya o...’ şeklinde hitap ederek tokat attı. Bu esnada annesinin sesini duyan çocuklar avluya geldiler ve ağlamaya başladılar. Çocuklar 8-9 yaşlarındaydılar. Ayşe isimli kadının boynunda asılı tek bir altın vardı. itişme esnasında boynundan kopardığı altını çocuklarına doğru attı ve ‘Sabah komşulara bu altını verin, size ekmek alsınlar’ şeklinde Kürtçe beyanlarda bulundu. Kadını... sorgu odasına koyduk. Kocası bu esnada aynı odada çırılçıplak duruyordu. Kadın kocasını bu halde görünce hem Cengiz'e, hem de devlete ağır biçimde Kürtçe küfretmeye başladı ve ‘Ben bundan sonra oğlumu dağdan getirmem. Oğlum Hacı her gün inşallah 50 tane asker vurur. Kocamı bu hale düşürenlere Allah bir daha güç vermesin’ dedi. Bunun üzerine Cengiz, Ayşe isimli şahsın sırtına sert bir tekme attı. Kadın beton duvara çarptıktan sonra yere düştü. Sonra Cengiz kadına oğlunun yerini sordu. Kadın da ‘Oğlum Cudi ile Gabar arasındadır. Ben almaya gittim. Yalvardım bana vermediler. Erkeksen sen git al’ dedi. Bunun üzerine Cengiz, ‘Sen benim erkekliğimi birazdan göreceksin’ dedi. Biz kadınla kocasını sorgu odasında bırakıp oturma odasına geçtik. Biz çay içtiğimiz sırada bir polis olmuş ancak er olarak askerlik yaptığını bildiğim kişi yanımıza geldi ve kadınla kocasının ağladıklarını söyledi. Bunun üzerine Cengiz o erden sorgu odasının kapısını açmasını istedi. Kapı açıldığından kadının ve kocasının ağlama seslerini duyduk. Cengiz adama, ‘Ses çıkarmayın. Gelirsem seni de karım da s...’ dedi. Yaklaşık 15-20 dakika kadar oturduktan sonra Cengiz tek başına sorgu odasına girdi. Ancak sorgu odasının kapısı tamamen kapalı değil yani aralıklıydı. Cengiz kadına Türkçe elbiselerini çıkarmasını söyledi. Ancak kadın Cengiz'in söylediklerini anlamayınca kocasından, karısına elbiselerini çıkarmasını söylemesini istedi. Adam ise ‘Beni öldür, karıma bunu yapma’ dedi. İçeriden gelen seslerden anladığım kadarıyla Cengiz kadına saldırdı. Kadının Kürtçe ‘O... çocuğu, senin anan da karın da o… Benim elbiselerimi çıkarma’ dediğini duydum. Daha sonra kadının sesi kesildi. Sesi kesildi derken; sanki ağzı bir şeyle kapatıldığından zorla konuşmaya çalışır şekilde sesler geliyordu. Bu seslerden Cengiz'in kadına tecavüz ettiğini anladım. Cengiz'in içeriye girmesinden sonra anlattığım olaylar yaklaşık olarak 30-45 dakika kadar sürdü. Cengiz dışarı çıktıktan sonra bize ‘O… bize doğru söylemiyor’ dedi. Cengiz dışarı çıktıktan sonra yarım saat kadar daha oturduk... Daha sonra saat 03.30 sıralarında ilçe jandarmaya döndük... Biz adam ve kadını Birlik köyünün 500 metre yukarısındaki çukur gibi bir yere götürdük. Adam ve karısını arabadan indirdik. Orada aracın farlarını söndürdük. Cengiz S. arabadan indi ve keleşle kadına ve adama ateş ederek öldürdü.”(s.232)