Jump to ratings and reviews
Rate this book

Heidegger’in Kulübesine Yolculuk

Rate this book
Bu eserin hikâyesi yazarın Heidegger’in kulübesini ziyaret etmesiyle başlıyor. Kara Orman’ın eşsiz tabiatıyla bütünleşen bu kulübede yazar, Heidegger’le derin bir sohbete koyuluyor. Onu kimi zaman Nesimî’nin, Yunus Emre’nin, Âşık Veysel’in meclisine davet ediyor, kimi zaman da Molla Sadra ile yüzleştiriyor. Böylece Batı ve Doğu düşünceleri arasında felsefi bir temas alanı açılıyor ve farklı ufukların birbirini nasıl beslediğine tanık oluyoruz.

Heidegger’in düşüncesini dar kalıplara sokmadan, sezgisel bir yaklaşımla ele alan bu kitap, bir “Heidegger’e Giriş” çalışması değil. Daha çok Varlık ve idrak yolculuğunun kişisel ama aynı zamanda paylaşılabilir bir kesiti... Yazar, bu eserinde okuru Heidegger’in kulübesinden yükselen çağrıya kulak vermeye davet ediyor: Varlık sorusunu unutup Varlık’ı onun tezahürü olan varlıklara kurban eden Batı düşüncesindeki ontolojik sapmanın aşılması için Varlık’a yeniden dönmenin felsefi ve ahlaki gerekliliğini hatırlatıyor.

Modern insanın varoluş krizine ışık tutarak modern tekno-medeniyetin Varlık’ı nasıl araçsallaştırdığını gözler önüne seren elinizdeki eser, çarenin saf düşünce, sahih tefekkür ve Varlık meselesinde olduğunu göstererek Varlık’ın açık alanına şahitlik etmenin ve orada ikamet etmenin önemini vurguluyor.

264 pages, Paperback

Published October 2, 2025

5 people are currently reading
5 people want to read

About the author

İbrahim Kalın

30 books50 followers

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
1 (33%)
4 stars
1 (33%)
3 stars
1 (33%)
2 stars
0 (0%)
1 star
0 (0%)
Displaying 1 of 1 review
Profile Image for Emre Ergin.
Author 10 books83 followers
January 24, 2026
İki yönüyle sorunlu.

Ortada gerçekten sunulan bir sav varsa dahi, bu sav, kıyıdan köşeden ilginç bulunan kelimelerin ne manaya geldiğinden bahsetmeye duyulan iştah sebebiyle çok karışıyor. Bir kalıptan geçmediği, sadece şahsi bir alakayla yazıldığı çok belli olan bu metin, bu itibariyle altına girdiği yükü kaldıramıyor, bence.

Bir cümle ifade ediliyor. Bu cümle aslında desteksiz, dayanaksız, aksiyomatik. Meselâ, "Kendi kendine yeter olan her şey başka varlıklar üzerinde tahakküm kurma arzusuna yenilmeye hazırdır." Haydeger felsefesini bilmeyen birisi olarak bu cümle bana olsa olsa sanatlı bir aforizma olarak görünüyor. Sonra bu aksiyomun aksiyom olduğunu, yani genel geçer bir kaide değil, sadece bu metin ve bu felsefe anlayışı özelinde kabul etmemiz gereken bir ön kabul olduğunu teslim etmeden, her biri birer zincirle bu "sav"a bağlı bir sürü kelam ediliyor. Yer yer yoldan geçerken açılsa kitabın manasına katkı yapabilecek yahut yapamayacak ara fikirlere dağılınıyor, toparlanıyor, hafiften bu savı unutmaya başlıyorsun, her bir paragraf kendi başlarına bir şey anlatsalar da, gidişat oldukça kayboluyor. Hâlâ bir önceki paragrafın ima ettiği yerde miyiz, yoksa yeni bir fikre mi gebeyiz bilemiyoruz, derken yine belli belirsiz yeni bir sav, sanki önceki zincirin devamıymış gibi, sanki bahsettiklerimizin kaçınılmaz sonucuymuş gibi zuhur ediyor ve bütün bu karmaşa tekrarlanıyor.

Geriye kalan epey parçalı bulutlu, birbirinin dayanağı olmayan, hafif tasavvufçu, hafif ludit, hafif oksidentalist bir metin.

İbrahim Kalın'ın kendi olarak konuştuğu, kendi tecrübelerini veya fikirlerini ifade ettiği yerleri daha katlanılır buldum. Gerçi ona sorsak, bütün kitap kendisinin Haydeger penceresinden bakmasından ibaret. Neyse, sonuç olarak anektodal bir kaç etimolojik tahlil dışında, pek de bir şey öğrendiğim bir kitap olmadı, benim.

İkinci ve daha önemli mesele ise, bütün kitabın temel savının "Varlık, tekil varlıklardan daha fazlasıdır. Kavramların ifade edemediğidir. Kelimelerin yetmediğidir." gibi, oldukça "şiirsel" bir varsayımın üzerine bina edilmesi. Dediğim gibi, yola çıktığı felsefenin kendisini bilmiyorum, belki Haydeger felsefesine girizgâh niteliğinde bir kitap daha okurum, o kadar, ama bütün bu şiirselliğin ima ettiği şey şu. Şiir üstündür. O zaman ben neden bu konuda yazılmış ve şiir olmayan bir kitap okudum? Hölderlin okusam daha iyi değil miydi?

Kelimelerin ifade edemediği şeylerin olduğunu, varlığın tıpkı bir geştalt felsefesindeki gibi parçalarından fazla olduğunu filan inkâr etmiyorum. Ancak Vitgenştayn'ın ilk dönemindeki "ifade edemediklerimiz hakkında felsefe yapamayız." yaklaşımı bana daha sahici geliyor. Yoksa diğer türlü, elinde sadece tornavidalar ve çekiçler olan, ama kendisini çivi çakma ve vida çevirmekten çok daha ulvi amaçlara layık gören insanlara benziyoruz. Anlam kâsemize dolduracağımız özütün en kıymetlileri belki gerçekten de ifadeye gelmez akıcılıkta şeylerdir, ama bu kendi kavramlarımızın nohut tanelerini toplamaktan fazlasına cüret etmesinin gülünç olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Yani gerçeğin iskeletine dair somutlaştırma çabası felsefe değilse, felsefe neden var? Esriklik için bu derece kelimeye, yeni kavramlara, dilin sınırlarını bu derece zorlamaya gerek var mı? Esrikliğe giden en kısa yolun kelimelerden geçmediğini zaten bilmiyor muyuz? O zaman üretmeye çalıştığımız toplu delilik / imece aşkınlık hali için neden yanlış araçları kullanıyoruz?
Displaying 1 of 1 review

Can't find what you're looking for?

Get help and learn more about the design.