Sinan ve Cevat/Necla, "Sinek Sarayı"ndan ayrıldıktan sonra, AB özel görevlileri olarak büyük bir depremin yerle bir ettiği İstanbul'a geri dönerler. Yanlarında, Paris'te işlenen karanlık bir cinayetten kaçan Feride'yle birlikte. İstanbul'dan geriye kalan, yıkıntılar arasındaki açıklıklarda kurulmuş çadırlar ve insan yığınlarıdır. Korku, açlık ve kara kış viran şehirde yaşamaya mahkum insanlarda kontrol edilemeyen bir öfkeye dönüşür. Yemek kuyruklarında, yetersiz sayıdaki çadırkentlerde patlak veren bu öfke zaman zaman çatışmalara neden olur. Gündelik yaşamı devam ettirme çabalarıyla geçen gün yerini geceye bıraktığında kentin yeni sahipleri saklandıkları yerlerden çıkar: Yıkımın sorumlularından hesap sorma peşindeki çeteler, yağmacılar ve hırsızlar... Tüm bu felaketin ortasında denetimi elinde tutmaya çalışan Ankara değil, ABD ve AB'nin gönderdiği yardım kuvvetleridir. AB'nin kurduğu Kriz Masası'nın başında bulunan Sinan ve asistanı Cevat/Necla, yardım amacıyla ülkeye yerleşen AB ve ABD'ye karşı, birden fazla kimlikle karşılarına çıkan Hilmi'yle beraber mücadele ederler.
Mine G.Kırıkkanat, Ankara doğumlu bir İstanbul’ludur. Fevzi Atlıoğlu İlkokulu, Notre Dame de Sion Lisesi ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü mezunudur.
Türkiye’nin ilk kadın mizah yazarı olarak başladığı yazın yaşamına, Cumhuriyet’in İspanya, Milliyet’in Fransa muhabirliği ve Radikal’deki köşe yazarlığıyla devam etmiştir.
TV5Monde kanalının yabancı gazetecileri arasında yer alan Kırıkkanat, edebiyat alanındaki varlığını roman, öykü ve deneme türünde pek çok eserle sürdürmektedir.
İsminde yer alan "G." kısaltması oğlu Gökçe Asova'nın isminden türetilmiştir.
İlk eşi olan ünlü yazar Çetin Altan'dan sonra bir ara da Daniel Colagrossi ile evlendi. Bu nedenle yaşamının farklı dönemlerinde, kaleme aldığı kitaplarda farklı isim ve imzalar kullandı. En bilinenleri Mine G. Kırıkkanat ve Mine G. Saulnier'dir.
Bir Gün, Gece beklenen büyük İstanbul depreminin gerçekleştiğini varsayarak deprem sonrası yaşananları konu alan bir distopya.
Mine G. Kırıkkanat’ın bu kitabı Gölcük depreminden dört yıl sonra 2003 yılında yayınlanmış.
Korkunç bir deprem, yıkılan bir ülkenin zor durumundan menfaat sağlamak isteyen süper güçler, Fransa’da işlenen siyasi bir cinayet (depremle ilgisi yok) ve kahramanlar arasındaki aşk hikayesi kitapta yer alan konular.
Bence yazar şahane bir konu yakalamış ama bir sürü farklı konuya biraz biraz dokunmuş. Hangi konuya öncelik vereceği konusunda kararsız kalmış gibi.
Kitabın konusunu öğrenince merakla okumaya başladım. İlk sayfalar ilgi çekiciydi. Hatta İstanbul’da yaşayan biri olarak gittikçe yaklaşan İstanbul depremi endişemin tekrar canlandığını hissettim. Ama sonraları olaylar pek beklediğim gibi gelişmedi. Deprem ve sonuçlarına yönelik gelişmeleri daha çok okumak isterdim.
Roman bitmeden bitti. Yazar da bunun farkında. Kitabı çok beğendiğim şu cümleyle bitirmiş:
“Bu romanın sonunu siz yazacaksınız, ya da başlatmayacaksınız. “
Bir Türkiye distopyası. İstanbul için beklenen büyük depremin, borç altındaki ülkemizi nasıl sarsacağına ilişkin güzel bir kurgu. Bütün olay dar bir çevre ve öyküye ilişkin her tür görevi üstlenmiş bir kaç karakter arasında geçiyor. Ancak yazarın gazeteci oluşu ve geleceğe dair öngörülerini anlatıcının ağzıyla duymak biraz sıkıcı idi. Gerçek olduklarını yadsıyamam. Yıkılan bir ülkenin geriye kalmış artıklarının süper güçler arasındaki paylaşımını anlatıyor. Ve ülkemizin acziyetinin öyle bir altını çiziyor ki, ülke için mücadele bile bu güçlerin insiyatifi çerçevesinde oluyor. Türkün türkten başka dostu yoktur sözünü çok güzel anlatıyor ama ne yazık ki Türkiyeyi korumaya çalışan türkler de dış güçlerin kesesinden besleniyor. Ne yapalım Malkoçoğlu, battalgazi gibilerini beklemek artık bizi derin uykulara saldığından iyi ile kötüyü, rüyaların gizemli perdesi altında kaybettik.
Yerbilimcilerin, bilim insanlarının sürekli uyardığı Marmara depremi yerle bir etmiştir İstanbul'u. Tüm Ulaşımın ve iletişimin kesildiği kentte yüz binlerce ölü, bir o kadar yaralı ve bunlardan çok daha fazla evsiz vardır. Elbette Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD, yardım ekipleri ve malzemeleriyle "yardımına" koşacaklardır zor durumdaki ülkenin. Ama bu arada birikmiş borçlarını da tahsil edeceklerdir haliyle.
Dinmek bilmeyen bir yağmurun ıslattığı yıkık İstanbul, viranelerde ve çadırkentlerde hayatta kalmaya çalışan, yemek ve su kuyruklarında çile çeken insanlar, geceleri gizlendikleri inlerden çıkarak terör estiren çapulcular... Mine G. Kırıkkanat kıvrak dili ve son derece canlı betimlemeleriyle, "kurgu" deyip geçilemeyecek, ürkütücü olduğu kadar muhtemel bir senaryo çizerken, okuru da uyarmayı görev biliyor: "Bu romanın sonunu siz yazacaksınız. (less)
Icine ceken muhtesem bir kitap.... Cok gercekci,... Yillar sonra tekrar okudum. Hals guncel, hala gercekci. Ne kadar ileri gorusle yazildigina bir kere daha sasirdim.