Ölmek ebediyetten beri insanlığın en büyük korkusudur. Her insan bir gün yok olmaktan ve yapacağı her şeyin boşa gitmesinden korkar. Zaten bu yüzden ölmek ve öldükten sonra ne olacağıyla alakalı fikirler insanlık tarihi kadar eskidir.
Yazılı tarihten de eskiye giden ve bu "bilinmeyen" belki de "var olmayan" alemi açıklamak amacıyla ortaya atılan hipotezler zaman geçtikçe çeşitli din ve mitolojilere dönüşmüştür. Kimileri hayat sona erdiği zaman bilincimizin yokluğa karışacağını kimileriyse başka bir alemde yeni bir hayata başlayacağımızı varsaymıştır.
İnsanlık halen daha öldükten sonrasına dair kesin bir bilgiye ulaşabilmiş değildir. Fakat bu kitap en azından birçok mitolojinin ahirete dair neler kurguladığını mukayeseli bir şekilde sunmaya çalışmıştır.
Kitaba dair tek eleştirim isminin Dinler Tarihine Giriş gibi bir şey olması gerektiği. Kendisini uzun yıllardır takip ediyorum ve itiraf etmeliyim beklentimin çok üstünde çıktı kitap. Mezopotamya dinlerinden -bilinen en eski dinler- başlayıp ibrahimi dinlerin oluşumuna kadar inançların nasıl evrildiğini ve birbirinden nasıl etkilendiğini, o coğrafyanın tarihi geçmişiyle kapsamlı bir şekilde size sunuyor. Yıllardır okumak istediğim şey buydu. Altını çizdiğim onlarca sayfa var ama birkaçını buraya bırakıyorum.
"Bütün dinler insanı, varlığı, doğayı açıklamak ve yorumlamak isterler. İlkel dinler doğayı sihir ve büyü gibi gizemli güçlerle; çok tanrılı dinler çeşitli tanrılar ve bu tanrılar arasındaki ilişkilerle, İbrahimî dinler ise kutsal kitaplardaki emir, yasak ve dogmalarla anlamı açıklamaya çalışırlar ve dinler, esasen ortaya çıktıkları döneme göre bir bilimdirler. Zira, bir şeyler anlaşılmadığında onu açıklamanın yolu hep bulunur, din de bunun en pratik yoludur. Çünkü dinler, bilimden evvel ilkel insanların evrene anlam katma çabalarının bir sonucu ve bilinmeyeni izah etmek için kurguladıkları hipotezlerin bir bütünüdür."
"Sözün özü, Bâbilliler Sümerlerin geleneksel yaratılış öykülerini aldılar ve bundan yeni ve hem ulusal hem de siyasal amaçlarla kullanılabilecek bir metin çıkardılar. Evrenin yaratıcısının Bâbil'i kutsadığını, bu sebeple de Bâbil'in en önemli şehir olduğunu iddia ettiler, dolayısıyla da Bâbil halkının Tanrı'nın Halkı olduğuna inandılar. Aynı cehalete Antikçağ'daki her imparatorlukta rastlamaktayız. Her krallık, kendi tanrısının tek ve en gerçek Tanrı olduğunu iddia etmiştir ve bu yüzden de her tanrı mahallîdir. Örneğin Büyük Tufan'ın bütün dünyayı sardığı iddia edilir fakat, o dönemin tarihçi ve coğrafyacılarının bildiği tüm dünya zaten anca kendi ülkeleri ve az biraz da komşularının bulunduğu kısımlardır. Bu sebeple M.Ö. 1000'lerden veya 2000'lerden bahsettiğimiz zaman, maalesef takım tutar gibi kendine bir millet belirleyen ve bütün insanlığın içinde yalnızca belli bir soyu veya kavmi yücelten Tanrıların hüküm sürdüğü bir dönemden bahsettiğimizi hatırlatmak gerekir. Zira o dönemin tanrıları dünyadan pek de haberdar değildir."
"Gılgamış Destanı, en eski ve en büyük edebiyat eseridir ve enteresan bir biçimde Antik Edebiyat tarzındaki ilk “insan” kahramanı sunmaktadır. Zira diğer toplumlar, o devirlerde ne tür bir mit üretirlerse üretsinler, baş kahramanları her zaman bir çeşit Tanrı idi. Fakat bu destan, bir insanın yaşamını anlatmakla beraber; dostluğu, sevgiyi, gururu ve ölüm korkusunu esas almıştır. Bu sebeple her ne kadar tarihi 4000 yıl önceye dayansa da içeriği halen daha canlıdır çünkü bizim de bugünkü dertlerimiz, o dönemin Gılgamışıyla bire bir aynıdır. 4000 Yıl öncesinin Gılgamışı da ölümden korkuyordu, bugünkü insanlar da korkuyorlar. 4000 Yıl öncesinin Gılgamışı da ölümsüzlüğün peşindeydi, bugünkü insanlar da öyle. Özetle bu destan Gılgamış üzerinden bizimle konuşmaktadır. Zira, 'Ölüm, kendileri ölmediklerinden Tanrıların üstünlüklerini vurgulamak için bize bahşettikleri ortak bir kaderdir.'"
"Cennet Bahçesi ve Yasak Meyve hikâyesini hatırlayın. Gılgamış'taki yılan, çok bariz ki birkaç yüzyıl sonra Bahçedeki Yılan'a dönüşmüş ve Gençlik Bitkisi de, “Yasak Meyve” hâlini almış. Zaten bu sebeple Tevrat'ta Adem ve Havva bahçeden kovulurken “ölümlülük” ile lanetleniyorlar."
"Bildiğimiz kadarıyla İran halkı, Budizm'i de Hinduizm'i de tanımıştı ve İran coğrafyasında hiçbir zaman, tam anlamıyla bütün halkın kabul ettiği tek bir inanç var olmamıştı. Öyle ki, Zerdüştlüğün resmi din ilan edildiği dönemlerde bile, halk kendince diğer pagan inançlara yahut eski İran dinlerine inanmakta özgürdü. Bu sebeple söz konusu İran Mitolojisi olduğunda diğer inançlardan sıyrılmış ve kaynakları da tam olarak korunabilmiş bir İran dini bulmak mümkün değildir."
"Zerdüştlük inancı, şüphesiz Monoteist inançlar açısından epey önemli bir köken oluşturmaktadır. Çünkü Zerdüşt, Pers ve Hint dinlerinin panteonundan Ahura Mazda'yı "Yüce ve Tek Yaratıcı" olarak kendi inancının tepesine yerleştirmiştir. Bu bağlamda kendisi, İran'ın Akhenaton'udur ve Ahura Mazda da basitçe Atondur diyebiliriz."
"Profesör Stern, İsrailoğullarına ait bu heykelciklerin Bamot'un komşu ülkelerindekilerden pek de farklı olmadıklarını söyler. Bunların Yahudiliğin gelişiminde bir ara evreyi temsil ettiği sonucuna varır ve bu paganizmle tektanrıcılık arasındaki evreyi "Pagan Yahvecilik" diye adlandırır. Dikkat ederseniz bu heykelciklerin üretildiği ve tapımda kullanıldığı dönem, Bâbil Sürgünü öncesini kapsar. Yani henüz derli toplu bir Kutsal Kitap'ın üretilmediği dönemi ve Bâbil Sürgünü'nden sonraki dönemde ise, yani Kutsal Kitap'ın toparlanmaya çalışıldığı süreçte bu tip herhangi bir heykelciğe rastlamayız. Bu da Bâbil Sürgünü'nden sonra Yahudi halkının artık kanonlaşmış ve sabitleşmiş, resmiyete kavuşmuş bir dine ne denli ihtiyaç duyduğunun bir ispatıdır. Kuvvetle muhtemel basit ve yerel bir Fırtına Tanrısı olan Yahve, Bâbil'den sonraki süreçte "Tek Tanrı" mertebesine yükseltilmiştir, zira Yahve, bir önceki formuyla Yahudi kavimlerini pek de koruyamamıştır. Muhtemelen Yahudiler, bu evrimleştirilmiş Yahve ile “daha iyi korunacaklarına inanmışlardır."
"...Fakat bu İsa hikâyesini daha inandırıcı bir hâle getirmektense, daha da zorlayıcı bir forma sokmuştur. Zira komünyon, yani ekmek ve şarap tüketme ayini söylendiği üzere Mithraizm'den kalma bir gelenekti ve bu uygulama, o dönemlerde çoğu toplum tarafından uygulanmaktaydı. Bununla birlikte, bugün Noel olarak kutlanan 25 Aralık da gerek Yule Hasat Şenlikleri'nde gerekse Saturnalia Kutlamaları'nda çeşitli tanrılar adına onurlandırılmıştır. Öyle ki, 25 Aralık, yüzlerce yıl boyunca İsa'nın değil, Mithra'nın Doğum Günü olarak kutlanmıştır ve bütün bu benzerlikler, karşımıza iki seçenek çıkartmıştır: “Ya Hristiyanlık, birçok çevre inançtan esinlenerek oluşturulmuş Yeni Moda bir Yahudiliktir, ya da bütün bu 'benzerlikler', Şeytan'ın bir projesidir!" Eh, kilisenin hangisini tercih edeceği belli..."
"Hristiyan cemaatleri arasında Şeytan'ın yolundan gidenlerle, İsa'nın yolundan gidenler arasında bir ayrım yapıldı ve genel kabulün dışındaki herkesin “Şeytan tarafından ayartılmış” olduklarına inanıldı. Bu esnada inanca has bir felsefe geliştirmek isteyen kilise babaları, Antik Yunandan ve Roma felsefesinden öğrendikleri bazı fikirleri, İsa'nın öğretisiyle birleştirdiler. Özellikle de 140 yıllarında meşhur bir teolog olan Markion, Eski Ahit'in zalim ve acımasız tanrısı Yehova'nın yerine, Hristiyanlığın Babasının Saf İyilik ve Sonsuz Merhamete sahip olduğunu söyleyerek, daha sonraları Tasavvuf felsefesince de kabul görecek olan “Sevgi sebebiyle yaratılış” öğretisini geliştirdi. Böylece Hristiyanlık, en azından yazılı metin açısından net bir şekilde Yahudilikten ayrılmış; Yahudilik eski, kaba ve bağnaz sayılmış, Eski Ahit eskide bırakılmış ve Yeni Ahit, daha dinamik, daha modern, daha ılımlı ve daha sevgi dolu bir forma büründürülmüştü. En azından insanlar böyle olduğuna inanmıştı."
"Görünen o ki dünyanın her noktasında yaşanan senaryo hep aynı olmuş. Her biri ayrı bir tanrı veya tanrıçaya tapınan birçok farklı grup, günün birinde bir önder ya da peygamber aracılığıyla bir araya getirilmiş ve bütün bu kabilelerin inancı senkretize edilip, bütün tanrıların vasıfları tek bir Yüce Olanda birleştirilmiş. Ardından da yarı mitolojik, yarı tarihsel bir tarih yazımına gidilmiş ve bu bahsi geçen önder hakkında ya onun Tanrı olduğu ya Tanrı'nın oğlu olduğu ya da bizzat Tanrı'nın elçisi olduğu şeklinde hikâyeler uydurulmuş fakat, gerçekçi hikâyeler tek başına yeterli olmayacağı için bunların içlerine itinayla çeşitli mucizeler de eklenmiş. Bunun doğal bir sonucu olarak da bir din yeterince kuvvetlendiği ya da yayıldığı zaman, bu sefer de farklı kabile ve tanrılarda karşımıza çıkan çeşitlilik, bizzat bu dinin içerisinde kendini dışa vurmaya başlamış ve aynı dinin içinden birçok mezhep, birçok tarikat, birçok farklı yorumun çıkmasıyla birlikte dinin tek ve değişmez bir metne indirgenmesi, bu metnin de bütün tarikat ve mezheplere kabul ettirilmesi gerekmiş. Fakat bir metnin kanonlaştırılması ve kalabalığa orijinalmiş gibi kabul ettirilmesi, o metnin gerçekten de orijinal ve bağımsız olduğunun bir ispatı olamaz. Zira tarihçiler, sarayın istediği tarihi yazmakla mükelleftirler ve işlerine gelmeyen her türlü veriyi silmek konusunda da epey marifetlidirler."
Diamond, bir çok kitabı inceleyerek, eldeki mevcut somut kaynaklar dahilinde düşüncelerini ve vardığı sonuçları ortaya koyma cesaretini göstermiş. Elden geldiğince dipnot ve kaynaklar ile de ek açıklamalarda bulunarak görüşlerini destekliyor. Konular medeniyet merkezlerine göre gruplanmış. İran, mezopotamya ve mısır'da dinlerin ve mitolojinin derli toplu güzel bir özeti sunulmuş. Sadece bu bile genel bir görüş kazandırması açısından eseri değerli kılıyor. İran bölümünde ve hristiyanlıktaki ahiret alıntısı gibi gereksiz uzatıldığını düşündüğüm kısımlar da mevcut. Anlatım ve yazım tarzı sarmal, konuşmaya benzer ilerliyor. Çok sistematik arayanlara uymayabilir.. Sonuç olarak, bu eseri ilerleyen süreçte çok daha organize edilmiş yeni eserlerin habercisi kabul ediyorum. İslamiyet kısmını ekleyememesi ise şu çağda dahi içinde bulunduğumuz durumun acı bir göstergesi...
Mezopotamya’dan Roma’ya kadar uzanan farklı uygarlıklarda ahiret kavramının tarihsel gelişimi ve değişimi mukayeseli olarak başarıyla incelenmiş. Dipnotların birçoğu bahsedilen konuyla ilgili ek bilgi sunması açısından gayet yerinde kullanılmış. Kaynakça konusunda hassas davranılması eserin güvenilirliğini artırmakla kalmamış ayrıca meraklısına ulaşabileceği çok daha ayrıntılı bilgilerin yerini işaret etmesi açısından da hoş olmuş. Bana öyle geliyor ki Dinler tarihi ve Mitoloji açısından başvurulabilecek güzel bir eser ortaya çıkmış.
Kitap, yazarın mevcut bilgisini tam olarak gösteremediğini hissettiriyor. Konuların işlenişi dağınık ve sanki yazımında hızlıca davranılmış. Editoryal müdahale ile çok daha etkin bir kitap olabilirdi..