Jump to ratings and reviews
Rate this book

Küçük Paşa

Rate this book
Niğde’nin bir köyünden Keleşoğlu Ali askere çağrılır. Kurada İstanbul’u çeker. Orada hemşehrisi Kamil ile karşılaşır. Kamil, Sadrazam Suat Paşa’nm yanında çalışmaktadır. İki arkadaş oturup dertleşirler. Ali karısının doğurmak üzere olduğunu söyler. Bunu duyan Kamil, Paşa’nın yengesinin de bu günlerde doğuracağını, güçlü kuvvetli bir sütanne aradıklarını bildirir. Durum Paşa’ya iletilir ve Ali’nin karısı Selime konağa getirtilir.

Selime kendi oğlu Salih’i haftada iki gün, Paşa’nın yeğeni Haldun’u ise her gün emzirir. Haldun konuşmaya başlayınca, Suat Paşa’ya «Paşababa» der. Selime’nin oğlu Salih de aynı şeyi yapınca, Paşa’nın karısı bundan hoşlanmaz. Üstelik, Salih’i de sevmez. Paşa ise, çocukları olmadığı için, bütün sevgisini bu iki çocuğa vermiştir, onları ikiz gibi giydirir.

Selime konakta Anadolu şivesi, saflığı ve temizliğiyle kendini sevdirir. Ali, ayda bir konağa gelerek onu görür.

Paşa, evladı yerine koyduğu Salih’in okuması için bir Fransız mürebbiye tutar. Fakat bir görevle Anadolu’ya gidince, karısı, çocuğun eğitimini baltalar, mürebbiyeyi kendi yanına alır.

Paşa uzun bir ayrılıktan sonra İstanbul’a döner. Hastalanarak ölür. Teskere alan Ali de eşi Selime ile köyüne dönünce, Salih büsbütün desteksiz kalır. Naime Hanım sevmediği bu oğlanı hemen köyüne gönderir.

Bu arada Ali, köyde iken, istanbul’dan bir mektup alır. Mektupta, karısının konaktaki arabacıyla oynaştığı yazılıdır. Ali eşini boşar, bir başka kadınla evlenir. Selime ortada kalır. Sonunda, yakın köyden bir adama varır.

Salih köye gelince, kendisini, annesi yerine üvey annesi karşılar. Köyü düşündüğü gibi bulamayan çocuk, bir de üvey anasının zulmüne göğüs gerer. Babası Ali yeniden askere gidince, üvey ana bütün hıncını Salih’ten çıkarır. Bir kış gecesi, öksürerek kendisini uyandırdı diye, onu kapının önüne koyar. Dışarıda iyice öksürdükten sonra içeri girmesini öğütler.

Salih, bu soğuk ve karlı havada üşür. Sağlığı bozulur. Anasının cefasından usanır. Köyden kaçmaya karar verir. İmamım ahırında sabahladıkdan sonra yola çıkmağı tasarlar.

Öte yandan, Paşa’nın karısı Naime Hanım, kocası ölünce genç bir adamla evlenmiş, bir de çocuk doğurmuştur. Bir gün düşünde Paşa’yı görür. Salih’e yaptığı haksızlıktan ötürü Paşa onu azarlar. Aynı gece Salih’i de düşünde görür. Karlı, tipili bir meydanlıkta birtakım hayvanlarla boğuşan çocukcağız, sonunda yere yuvarlanarak hareketsiz kalır. Naime Hanım korkuyla uyanır. Yaptıklarından pişman olmuştur. Ertesi gün Salih’in geri getirtilmesini kocasından ister. Telgraflarına gelen cevapta, iki gece önce Salih’i kurtların parçaladığı yazılıdır.

Kitap Hakkında Yorumlar ve Yargı

«Küçük Paşa, edebiyatımızda, Kara Bibik’ten sonra köye yönelen ikinci eserdir. Orta Anadolu’nun (belki Niğde’nin) yoksul köylerinden birinin yaşama koşulları, bir ana ile oğulun başmdan geçenlerin çevresinde verilmiştir. Eserde, ikide bir konu dışına çıkılır. Bunlar dışında, gerek çevrenin ve olayların anlatılışı, gerek kişilerin ruh hallerinin çözümlenmesi bakımlarından eserde, yer yer, gerçekten başarılı noktalar vardır. Fakat bütünüyle, Kara Bibik’teki başarıya ulaşılabilmiş değildir. Dil bakımından, baştan sona kadar ikilik göze çarpmaktadır. Edebiyat-ı Cedide devrinde yetişen ve o devirde yazmağa başlayan Ebubekir Hazım, kendi ağzından anlattığı yerlerde yabancı sözcük ve dil kurallarını çok kullanmış; onlar dışında, halkın, özellikle köylülerin konuşmalarını kendi dilleriyle vermeğe çalışmıştır.» (Cevdet Kudret).

«Roman tekniği bakımından eksiğine karşılık eser, çevrenin ve olayların anlatılışı, kişilerin ruh durumlarının çözümlenmesi ve konu bakımından ‘köy romancılığında’ yeni ve sayılı kilometre taşlarından biridir. Burada ilgimizi çeken konulardan biri de, Nabizade Nazım’ın edebiyata, özgün (orijinal) ve gerçekçi bir roman verme kaygısına karşılık, Ebubekir Hazım Tepeyran’ın, Anadolu köylüsünün çektiklerinin hiç olmazsa ilk ağızda söylenmesi gerekenlerini vermek istemesidir. Böylece o, roman yazmış olmaktan çok aydınlara, köy ve köylü konusunda bir ‘muhtıra’ vermek ister.» (Mehmet Bayrak).

176 pages, Paperback

First published January 1, 1910

4 people are currently reading
102 people want to read

About the author

Ebubekir Hâzım Tepeyran

6 books1 follower

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
15 (19%)
4 stars
26 (33%)
3 stars
28 (36%)
2 stars
7 (9%)
1 star
1 (1%)
Displaying 1 - 10 of 10 reviews
Profile Image for Banu Yıldıran Genç.
Author 2 books1,477 followers
Read
February 24, 2025
ne zamandır merak ettiğim bir romandı. bu ben gençken yasak vs lafları geçen bir romandı ama acaba eskiden mi bahsediliyordu vallahi bilemedim çünkü yazar ebubekir hâzım tepeyran’ın asıl eleştirdiği şey abdülhamit.
elbette teknik olarak çok hataları var, klasik lafa karışma vs ama bunları zamanına göre değerlendiriyoruz biliyorsunuz. öyle bakınca bence köy romanı olarak çok çok iyi bir roman.
ebubekir beyin 2. meşrutiyet sonrası bir umutla ülkesinde değişmesini istediği şeyleri sokuşturduğu, bolca bilgi verdiği, bir ara ahmet mithat efendi misali jinekolojik bilgilere dahi daldığı bölümleri geçelim. ki o kadar umutluymuş ki bu dediği şeylerin 100 yıl sonra bile aynı olmasını görse ne yapardı adamcağız bilmiyorum.
istanbul’da büyüyen küçük paşa namlı salih’in yaşadıkları, istanbul ve niğde özelinde anlattıkları, realizmi, ana babalığın hakiki hali ama en çok o salih’in attan inip eşeğe binmeyi bırakın eşek tepmiş hali mahvediyor insanı. yine 2. meşrutiyet benzetmeleri yapmasa daha iyi olacakmış ama gerçekten salih’i bir karakter olarak derinleştirmiş yazar. bunu o dönemlerde başarmak zor. ve allahım o romantize edilmiş köylülerin gerçek yüzü ve pisliği… en sevdiğim konulardan biri. ki bu rezilliği anlatırken bile yazar bi şekilde eleştirmemeye çalışmış hemşehrilerini yine de :)
bir yerde ders verirken hıristiyan ve alevileri içinden pörtleyiveren bir aşağılamayla anmış ebubekir bey ama napalım artık ona bişi demiyoruz. kendisi oktay akbal’ın dedesi olur, onu da ekleyelim. bu kitaba video gelebilir bakalım.
Profile Image for Ezgi.
319 reviews42 followers
Read
July 13, 2024
Dönemin vesikasını çıkarmaya çalışan romanlardan. Tepeyran taşradan gelen ve bürokrat olan bir yazar. Bu kitabını da köy ve şehir arasındaki zıtlıkları ortaya koymak için yazıyor. Bürokrat olarak köylerin durumuna kayıtsız kalamıyor. Osmanlı’da az rastlanan bir profil doğrusu. Köyün geri kalmışlığını ve kentli zenginlerin yaşayışını eleştiriyor. Dönemin romanları gibi estetik kaygılardan uzak. Yer yer ders veren ya da bilgi aktaran pasajlara rastlanıyor. Yetkin romanlar olmasalar da Tanzimat romanlarından zevk almaya başladım. Osmanlı’nın değişimine dair insanın görüşünü berraklaştırıyor. Yazarlar halkı bilinçlendirmek gibi bir misyon üstleniyor ki bence Türk aydınını ele almak için en doğru yöntem budur. Romanlar melodrama yakın ama sorunları da hedefliyor. İlginç karışımlar barındırıyor kesinlikle. Bu roman da sert finaliyle topluma dair bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Profile Image for Ozge.
48 reviews2 followers
January 29, 2021
Dönemin Anadolu köylerindeki koşullara derinlemesine yer vermesi, sefalet koşullarını, halkın çaresizliğini ayrıntılarıyla anlatması ve çözüm önerileri getirmesine rağmen, anlatım dilinin dolambaçlılığı çoğu yerde -günümüz Türkçesi’ne çevrilmiş haliyle bile- çözülememiş. Cümlelerin çok uzun ve karmaşık oluşu okuma zevkini bir nebze azaltıyor. Ancak her şeye rağmen devletin görmezden geldiği böylesi içler acısı bir gerçeğe yazarın parmak basması takdire şayan.
Profile Image for Oğuzhan Bahar.
43 reviews
January 16, 2026
Ebubekir Hazım Tepeyran’ın 1910 yılında yazdığı “Küçük Paşa” romanı ile birlikteyiz. Bu roman üzerinden, 19.yüzyıl sonunda Osmanlı’da, köyler ne durumdaydı, köylüler ne durumdaydı, onu konuşmak istiyorum.
Şöyle bir hatırlarsak; 3 İstanbul romanında 1876-1909 Abdülhamid dönemini, 2.Meşrutiyet dönemini, ardından İttihat ve Terakki hükümeti dönemini,, siyasi olarak, çok net görmüştük. Ancak bu gözlemlerimiz İstanbul civarında veya savaşların olduğu alanlarda sınırlı kalmıştı. Bu dönemlerde Osmanlı’nın köylerinde hayat nasıl? Merkezi otorite köylere ne şekilde etki ediyor? Bunu görememiştik. Şimdi Ebubekir Hazım Tepeyran ile bunu görüyoruz.
Kendisi de bir meşrutiyet yanlısı olan yazarımız, Osmanlı 20.yüzyıla geçerken, 1908’de Meşrutiyet de ilan edilmişken, köylüler için, topraklar için, Anadolu için ne yapılabilir, “yeni meclis, yeni hükümet neler yapmalıdır” bunları da anlatmak istiyor. Yani kitapta durum nedir? Çözüm nedir şeklinde gayet açık önerileri de var.
Ebubekir Hazım, 1864 Niğde doğumlu, doğduğu yer Niğde Tepeviran, Tepeviran, Tepeviran, olmuş sana Tepeyran. Soy ismini bu şekilde seçmiş. Babasının devlet görevi sebebiyle çocukluğunda Isparta ve Antalya’da bulunmuş, daha sonra Niğde’ye geri dönüp katip olarak eğitimini tamamlıyor, o sırada 18 yaşlarında. Konya Valisi bir gün Niğde’yi ziyaret ettiğinde Ebubekir’in babasının evinde kalıyor. Ebubekir’i, konuşmasını, yazdıklarını çok beğeniyor ve yanında katiplik hatta gazete yazarlığı yaptırmak için Konya’ya götürüyor. 3 yıl sonra Kastamonu Valisi ricayla kendi yanına aldırıyor Ebubekir’i. Vali yardımcısı olarak,,, orada da 6 yıl,, mektupçuluk, yardımcılık, gazete işleri, mektepte hocalık,, ne lazımsa yapıyor. Çok çalışkanlığıyla meşhur zaten. Valinin görevi Edirne’ye çıkıyor. Ebubekir’i de yanında götürüyor. Bir 3 yıl da orada,, başarıyla çalışınca Dedeağaç’a yönetici olarak atanıyor. Buradan sonra, nerde lazımsa oraya vali yapmışlar. Doğusundan, batısından, karadenizden, iç anadoludan… Memleketin her bir karış toprağında yöneticilik yapmış. Daha önce bu kadar her yerde yönetici sıfatıyla bulunmuş bir adam görmemiştim. İnanılmaz gerçekten... Memleketin hep sefasını da sürmemiş, cefasını da çekmiş biri. 2 kez jurnal edilip görevden atılmış, Kuvay-i milliyeyi koruduğu için hapis yatmış. 8 ay sonra hapisten çıkınca, desteklemek için Ankara’ya kadar gitmiş. Niğde Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapmış biri. 1947 yılında da 89 yaşında vefat etmiş.
Gördüğümüz gibi, o yıllarda memleketi A’dan Z’ye bu adamdan daha iyi tanıyan kimse yok. Peki bu “köylünün hali” romanı neden 1910 yılında yazıldı. Köylü çook eskiden beri darda. Bunu konuşacağız. Ebubekir neden 1910 yılında yazdı. Bunun da cevabı, yazdığı yazıların üst başlığında gizli. 1908 2.Meşrutiyet’e kadar yazdığı yazıların hepsine “Eski Şeyler” diyor. Öncekinin olaylarını, öncekinin sitemlerini yazmıştı. 1908’den sonra yazdıklarını ise “Yeni Şeyler” başlığında yazıyor. Artık eski olaylar, sitemler, eleştiriler geride kaldı. Yeni Şeyler’de,, durumu belirtmek ve çözümü anlatmak, hemen çözümü uygulamaya sokmak gerekli demek istiyor. “Küçük Paşa” da yeni şeylerden biri.
Geçelim Küçük Paşa kitabına, İstanbul’da varlıklı bir paşanın torunu için sütanne aranıyor. Konakta çalışan birinin memleketlisi var. Ali adında bir asker. O da askerlik görevi için İstanbul’da. Köy kadınlarından daha iyi, daha sağlıklı süt çıkar diye düşündüklerinden. Ali’nin yeni doğum yapmış karısını konağa çağırıyorlar. Bu kadının yeni doğmuş çocuğu Salih de, onunla birlikte konağa geliyor. Paşa torunu tabii, Salih’ten daha kıymetli. Memeyi önce paşa torununa, artarsa Salih’e vereceksin diyorlar. Salih inek sütüyle büyüyor. Anasına da konakta iyi muamele edildiği için ne derlerse kabul ediyor zaten. Paşa’nın yeni ve genç eşi Naime hanımdan çocuğu olmadığı için, Paşa biraz da evlat hasretiyle, Salih’i pek seviyor ve onu bir nevi evlatlığına alıp sahipleniyor. Böyle olunca Salih’in kıymeti birden artıyor ve ahali Salih’e “Küçük Paşa” diye seslenmeye ve hürmet etmeye başlıyor. Süt annelik görevi bitince anası köye gönderilse bile Salih konakta kalmaya devam ediyor. Annesi köye gönderilince,, konaktan biriyle aşna fişna etti diye adı bile çıkarılıyor. Boşanıp köyden yaşlı bir adamla evlenmek zorunda kalıyor. Hatta mektup yazıyor. Hepsi iftiradır, sakın Salih’e “orospu çocuğu” demeyin diye. Bu cümleyi kurmama şaşırdınız değil mi? Kitapta okurken ben de öyle şaşırmıştım  Tabii Küçük Paşa Salih,, bu olayları bilmiyor. Taa ki 7-8 sene sonra Paşa vefat edene kadar. Paşa’nın vefatıyla, yeni karısı Salih’e kafayı takıyor. Ona her baktığında kısırlığı, çocuksuzluğu aklına geldiğinden, bir an evvel evden yollanmasını istiyor. Ve 8 yıl, annesini neredeyse hiç görmeden, konaklarda paşa diye büyütülen, köy nedir bilmeyen, hatta köyü, dağların bayırların hayvanların ırmakların olduğu güzel bir şey sanan Salih, savaştan dönen 2 hasta askere emanet edilip köyüne geri gönderiliyor. Salih köye gidiyor ama anası başkasıyla evlenmiş, babası başkasıyla evlenmiş. Anasının yeni kocası hiç kabul etmiyor da yine babası alıyor Salih’i yanına. Ama babasının evinde de 1 lira para yok. Açlık sefalet diz boyu. Üvey ana elinde babasının korumasıyla zor duruyor. Hatta ilk başta üvey anası İstanbul’dan paşa olarak geliyor denildiğinde çok sevinip bağrına basmıştı da sonra kovulduğunu, sandığında değerli hiçbir şey olmadığını görünce, faydayı bırak zararı, bakılacak bir boğazı daha olduğunu anlayınca iyice gaddarlaşmıştı. Kendisini az çok koruyan babası da askere alınıp gidenin gelmediği Yemen’e gönderilince Salih, kışın soğuğun yıkıp geçtiği, açlığın vurduğu, üvey ananın nefret edip dövdüğü köyde, yalnız başına kalıyor. Üstüne askerlerden kaptığı hastalık iyice şiddetlenince öksüre öksüre uyuyamadığı bir kış günü, üvey anası tarafından, diğerlerini uyandırdığı için evden kovuluyor. Ahıra yatmaya giderken, köye inmiş aç kurtlar tarafından parçalanıp, öldürülüyor.
Aslında tam da o sıralarda, İstanbul’daki paşanın karısı, paşayı rüyasında görüyor. Rüya’da “Salih’i neden bıraktın” diyor paşa ona. Bu rüya tıpkı bir gerçek gibi sürekli önüne çıkıyor kadının ve sonunda delirecek gibi olup Salih’i buraya getirin diye yataklara düşüyor. Köye hemen haber veriliyor ama 3 gün sonra köyden bir mektup….
“Adı geçen çocuğun üç gün önce köyde kurtlar tarafından öldürülüp yenmiş olduğu bildirilmiştir.”
Sonu mutlu bitmiyor. Sonu bir felaketle bitiyor. Sonu mutlu bitseydi,, Salih’i İstanbul’a götürselerdi, belki okuyanlarda bi iç rahatlığı oluşurdu. Halbuki Ebubekir Efendi, bunun tam tersini istiyor. Okuyan, kitabın sonundan rahatsız olsun istiyor. Salih öldü, Salih’i kurtlar parçaladı. Salih’e yetişemediler geç kaldılar. Siz geç kalmayın. Siz nice Salih’leri kurtarmak için, geç kalmayın demek istiyor.
Bu kadar köylü sorunlarıyla ilgilendiği halde köylülerin neredeyse hepsi gaddar gibi, kötü gibi, çok bencil gibi anlatılıyor kitapta. Bu aslında çok yanlış da değil. Hani bir şiir de vardı. Köylüleri neden öldürmeliyiz, epey tartışıldı. Ondaki mantık da bu şekilde. Evet gerçekten de Anadolu’daki köylülerden, birbirlerine gaddarca, namussuzca, bencilce davrananlar, kurnazlık yapmaya çalışanlar o kadar fazla ki. Yine de bunun suçlusu onlar değil. Kitapta da köylülerin ahlak dışı davranışlarını okurken,, yargılamak gelebilir insanın içinden ama Marx tam da bunu anlatan bir eleştiri yapıyor zamanında; Ekonomik ve maddi olarak özgür olmayan bireyleri, sanki özgürlermiş gibi ahlaken yargılamak ideolojik bir yanılgıdır. Burada bir hayatta kalma içgüdüsü söz konusu, Küçük Paşa, İstanbul’daki zenginliğin kapısını açacak sandığında nasıl sevinmiş, sevmişti onu üvey anası Hacca. Ama sonra hiçbir şeyi olmadığını, tersine hem ekonomik yük, hem evin maddi-manevi sağlayıcısı olan Ali’nin kaynaklarına,, bir ortak olduğunu anlayınca, nefret etmeye başlamıştı. (Sayfa : 80…)

Cenkerle incelediğimiz ilk köy romanımız olan Karabibik’te de görmüştük. Köyde toprak sahibi olmayan köylülerin doğru düzgün beslenmesi mümkün değil. Bulgur pilavı ile ekmek yiyorlardı şanslılarsa. Bu kitapta da yılda bir çuval çuval kuru yufka yapıyorlar. Suyla ıslatıp ıslatıp yiyorlar… Bırak köylüleri,, köylünün hayvanları bile düzgün beslenemiyor ki. Senenin 8 ayı ahırda ışık görmeyen, düzgün beslenemeyen Anadolu’daki büyükbaşların cinsi bozuldu. Küçücük kaldı. Uzaktan görenler inek dese inek değil, koyun dese koyun değil ortada bi şey derler, diyor yazar….
Köylünün doğru düzgün eğitim alması da mümkün değil. Tanzimat’a kadar köyde devlet adına yalnızca imamlar var. O da köy içinde babadan oğula geçen bir sistem. Ne bildikleri ne anlattıkları meçhul. Paşa, soruyordu Salih’in annesine; din-iman diyorsun da, bunları biliyor musun? Allah’ı nasıl bilirsin diye? – Kadın, iyi bilirim de hiç görmedim diyordu. Peygamberi soruyordu – Allah’ın torunu diyordu. Hz. Adem’e de babası diyordu. Bilgiler de böyle yani. Nüfusun en az %15’i tedavi edilebilir zührevi hastalıklardan çürüyor diyor. Sağlık, yatırım, toprak, destek hiçbir şey yok devletten gelen. Ama giden çok şey var. Devlet’i zorla vergi alan, zorla askere götüren bi şey olarak biliyorlar. Padişah’ı da devletin altın kafeste oturan büyük oğlu. Neyse ki bunları doğru biliyorlarmış :Ddd Şaka bir yana bunu Ebubekir Hazım sitem amaçlı söylettiriyor tabii. Yoksa devleti ve padişahı da Allah gibi bi şey zannettiklerine eminim yani. Vergi konusunda Osman Gazi’ye atfedilen bir laf var onu söyleyelim feyz alsınlar. Osman Gazi’ye “devletlerde kuraldır, halkın malından davarından vergi alınır” dediklerinde. Onlara, “ben halkın malına davarına ne kattım ki, ondan vergi alayım.” diyerek kızdığı söylenir.
1858 yılında devlet bu köy ve araziler adına bir adım atmak istiyor. Arazi kanunnamesi… Bu kanunname kitapta geçmiyor da kendim haricen bakındım. Devlet önce bi toprakları ve ormanlık alanları sınıflandırmış. Devlete ait yerler, kişilere ait yerler, vakıflara ait yerler, kimseye ait olmayan yerler şeklinde. Ve toprakları işlenmesi amacıyla bazı kişilere kayıtlandırmış. Mülkiyet hakkına bağlamış, devredilmesinin, alınıp satılmasının, miras bırakılmasının önü açılmış. Bir nevi özelleştirmiş... Bu kanunla toprakların %70’e yakınının özelleştirildiği söyleniyor. Kağıt üstünde modern bir yasa gibi görünse de işin kötü tarafı bu özelleştirilen topraklar, köyden ya 1 ya 2 kişi üzerine kaydettirilmiş. Öyle köylüye verilip toprak reformu yapılmamış yani. Resmen ağalığın önü açılmış. Bu şekilde olunca küçük köylüler tamamen maraba sınıfına, ağanın köleleri sınıfına düşmüş. Şener Şen’in filmi vardı ya. Züğürt Ağa, tüm köy onundu satılığa çıkarıyordu. Böyle çok örneği var. 1275 hicri yılda yani miladi 1858-59 yapıyor. Kanunun uygulandığı bir mahkeme var Sivas’ta. Sivas’ın bir köyünde bulunan kürt aşireti mensubu Murtaza bin Ali ile aynı aşiretten başka bir adam arasında çıkan arazi kavgası, mahkemeye yansımış. Mahkeme de, 1858 kanununa istinaden, Murtaza’nın bu arsayı köy ağasından satın aldığını, arsanın onun hakkı olduğunu göstererek duruşmayı sonlandırmış. Birey hakları, mülkiyet hakları açısından çok çağa uygun bir kanunname gibi ama topraklar ağalardan, aşiretlere kayıp gidiyor. Köylü yine aç, köylü yine maraba.
Ebubekir Hazım, bu kitabı yazarken edebi güzelliği olsun diye yazmamış, zaten bazı yerlerdeki betimlemelerin gereksizliği okurken yoruyor sizi. Hele bir yerde; “küçük delikli burnuyla, üst dudağını bağlayan içi kırmızı, kenarları beyazımtırak şeritli mecranın iki tarafında kandillenen gök yeşil sümüğü…” yani abi buna gerek var mıydı Allah aşkına. Betimleme sonunda Yalçın Küçük’ün gazete fırlatması gibi fırlatacaktım.
Zaten yazar yer yer, asıl amacını belli ederek, hikâyeyi bırakıp didaktik bir şekilde devreye giriyor. Bazı önemli “yapılması gerekli” işler anlatıyor. Bu işlere bakarsak;
İlk iş; önce şu açlıkla mücadele etmek diyor. Çünkü gönüllü sağlıkçılardan biri “Biz okulda, insanların olur olmaz dertten ölmemeleri için tıp bilimi öğrendik ama yemeden yaşamanın, açlıktan ölmemenin çaresi yok ki, ne yapabiliriz” diye sitem bile etmiş. Yani ilk önce köylülere ekonomik destek. Hak etmiyorlar mı diye sormuş bakın; sayfa 119’da
“Aziz vatanın bir zerre toprağını, saldırıdan korumak için son damlasına varıncaya kadar dökmeye daima hazır olduğumuzu hemen her vesileyle, pek kolay söyleyivermekle övündüğümüz kanların çıkacağı damarların, yüzde doksanı bu köylülerin, bu fedakâr vatan evlatlarının damarları olduğunu hiç unutmamalıyız.”
“Onların mahsullerini tüketmekten, onların döktükleri kanlar içinde serilip yattıkları savaş mevkilerini,, haritada kırmızı, siyah başlı iğnelerle takip etmekten başka bişey yapmadığımızı, her türlü nimetine dalmış olduğumuz vatanın, her türlü külfetini, köylülerin sırtına yüklemekte olduğumuzu itiraf etmeliyiz. Bu nimetler, onlara, anne sütü kadar helaldir. Köylüler daha fazla ihmal edilmemelidir.” diyor. Köylüler bu desteği analarının ak sütü kadar hak ediyorlar diyor.
Sayfa 121; “Vatanın en hayırlı evlatlarını, geçim kaynağı unsurlarını, bundan böyle biraz da insan gibi yaşatmak; dünyanın tatlarından ve vatanın nimetlerinden, ahirete gidince dünyada yaşadıklarını inkar edemeyecek kadar olsun tattırmak, insaniyet için de merhamet için de lazım, vatanın selameti için de gereklidir.” diyor
E daha ne desin?
Bilin bakalım 1908’den bu yana konuşulan, bu toprak reformu hareketi 1945’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile taçlanacakken mecliste buna kim karşı geldi. Başa geçince bu yasayı kim kaldırdı?
Bir sonraki kitabımızda görüşmek dileğiyle…

Video olarak dinlemek, destek olmak isterseniz;

https://www.youtube.com/watch?v=fFaRp...
This entire review has been hidden because of spoilers.
Profile Image for Özgür Tekin.
156 reviews32 followers
June 18, 2013
Kara Bibik, eleştirmenler tarafından daha çok 30-40 sayfalık kısa bir öykü olarak görüldüğünden Küçük Paşa edebiyatımızdaki ilk köy romanı olarak kabul ediliyor.
Fethi Naci, kitabın teknik olarak romandan çok belgesel nitelikli betimlemelerden oluşan bir eser olduğunu söylüyor. Hatta yazarın yer yer romancılık hevesleri göstermiş olmasını ilginç bir şekilde hor görüyor. 100 yılın 100 romanı listesinde ikinci sırada incelemiş.
Bana göre de kitap öykü ile roman arasında bir konumda yer alıyor. Bunu bana düşündüren şey kitabın finali oldu. Kitabın kötü başlayan ilk bölümlerini aştıktan sonra aslında iyi bir ritm kazanıyor. Küçük Paşa'nın takma ismini hak etmesi ve doğduğu köye dönüşüyle bu takma ismin kötü bir şaka, bir çeşit aşağılamaya dönüşmesi gayet başarılı anlatılıyor. Ama her nedense olayların gelişimi bir öyküde doğal gözükecek ama bir romanda zayıflık olarak kabul edilecek şekilde hızlı oluyor. Hele finalin bağlanması apar topar olmuş. "Ebubekir Nazım Bey, kitabınızı çabuk tamamlayın da bir an önce baskıya verelim," diyen birinin yüzünden oldu muhtemelen(böyle olmadığı kitabın başında yazarın torunu olan Oktay Akbal tarafından anlatılıyor). Yine de, kitabın sonuna vardığımda okuduklarımdan etkilendiğimi hissettim. Kim bilir, belki yazar bir meslek olarak romancılığı seçmiş olsaydı bu kitabı teknik olarak çok daha iyi romanlar takip edebilirdi. Yazık ki, tek romanı bu olmuş.
Profile Image for Fethi Naci.
125 reviews180 followers
Read
January 17, 2014
#2
'Köyden söz açan ilk roman' diyebiliriz... yazarın romanı bir yana bırakarak açıklamalara giriştiğini görüyoruz... Küçük Paşa'yı okunmaya değerli kılan tek yanı, Ebubekir Nazım Tepeyran'ın yirminci yüzyıl başındaki Türk köyü ve Türk köylüsü üzerine gözlemleridir. Tepeyran, bu gözlemleri, büyük bir açık yüreklilikle dile getirir... köy insanlarının psikolojik gerçekliği yoktur. Köylülerin konuşmalarını köylü ağzıyla vermek ilginç bir çaba, ama bu çaba fazla bir şey katmıyor romana... belgeselden uzaklaşıp 'roman yazmaya' başlayınca, Küçük Paşa okunmaz hale geliyor.
Profile Image for Fatih.
630 reviews36 followers
May 18, 2022
Anadolu’nun birçok yerinde valilik vb. idari görevlerde bulunmuş bir kişinin gözünden hayatlar gerçekler ya da Anadolu-İstanbul karşılaştırması.



Profile Image for elpida&pepel.
8 reviews
May 11, 2025
Okurken zorlandığım bir roman oldu ancak çok çarpıcı ve çok gerçek bir köy romanı.
Profile Image for Behçet Necatigil.
478 reviews47 followers
Read
May 25, 2017
Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın romanı (1910) • Edebiyatı­mızda Nabizade Nâzım’m Karabibik (1890) romanından sonra köye yönelmiş ikinci eser
Displaying 1 - 10 of 10 reviews

Can't find what you're looking for?

Get help and learn more about the design.