M. o aksamustu, gogsundeki garip siziyla gecmisi olmayan, anisiz bir gune uyandi. Bellegiyle gozlerini actigi anin arasina yerlesmis, kendini bir varlik olarak kavramasina engel olan bir boslugun kiyisindaydi. Nedenini bilmeden Saat altiydi; kucuk bir bavul, uyanir uyanmaz yolculuga cikacakmis gibi ayaklarinin dibinde duruyordu. M. bir sabah, neden yaptigini, nereye varacagini bilmeden garip bir yolculuga cikiyor. Trenin ritmik ve yeknesak gurultusu icinde M., bolum bolum gecmise gidiyor. Yasamadigimiz, yasayamadigimiz ya da farkina varamadigimiz hayatlarla tanisiyor, ogreniyor, anlamaya calisiyor. Bazen bir neden aramak sevgiyi oldurur, bilmiyor... Hazzin ipliklerini sokuyor, sasiriyor, irkiliyor, istahla sorguluyor. Bozgunculari, genclesen oluleri, renkleri, melodileri, edebiyat ogretmenlerini, Lerzan'i, bellegini ariyor. Bellek yoksa ne suc olur ne gunah... Bellegin Kis Uykusu, Mehmet Eroglu evreninin benzemez ve ayriksi romani. Hayati, sanati, edebiyati ve olumu tartisa
Mehmet Eroğlu (born 2 October 1948) is a Turkish novelist. His most known work is Issızlığın Ortasında ("In the Midst of Isolation").
He was born on 2 August 1948 in İzmir. In 1971, he graduated from the Department of Civil Engineering at the Middle East Technical University. He then worked as a civil engineer at the Turkish General Directorate of State Hydraulic Works, the Tourism Bank and at a private company.
He shared the first award at the Milliyet Novel Contest (of the Milliyet news paper) in 1978 with Orhan Pamuk, with his novel Issızlığın Ortasında (In the Midst of Isolation).[2] He also collected the Madaralı Novel Award in 1985 with the same work and the Orhan Kemal Novel Award in 1985 with Geç Kalmış Ölü (The Delayed Dead), which was a continuation of the previous book. His work reflects various situations of humanity by creating anti-heroes, while also not concealing his political point of view.
Bir trene biniyorsunuz ve ne yaparsanız yapın hep o yol ayrımına geri geliyorsunuz... Trenin baş yolcusu ise hayat. Çok başarılı bir kurgu. Düş Kırgınları'ndan sonra uzunca bir süre yazarı okumamıştım. Bütün kitaplarını okuma hissi veriyor. Trene er geç hepimiz bineceğiz belki de aramızda binenler vardır. Ama binmeyenler varsa buyurun. Bana kalırsa farklı bir yolculuk sizi bekliyor.
Belleğin Kış Uykusu, aklın, yüreğin ve iyi edebiyatın harmanladığı bir roman. Tek kelimeyle harika...
Kitap, bir adamın hafızasının tamamını yitirmiş bir şekilde uyanıp sarı bir zarfa konulmuş meçhul bir yere giden bir tren bileti bulmasıyla başlıyor. Dönüp belleğini yokladığında ise orada sadece asılı kalmış tek bir harfin titrediğini görüyor: M. Belleği ile arasındaki tek bağın bu tren bileti olduğunu düşünüp trene biniyor. Garip ve görünürde yolcusuz trenin aniden iki yolcusu daha çıkıyor ortaya. Kendi gibi hafızasını kaybetmiş ve adının tek harfini hatırlayan Bay G. ile Palyaço kılıklı bir bilge. Trenin harekete geçmesiyle olaylar daha da bir karmaşıklaşıyor. Zaman, doğrusallığını kaybediyor, geçmiş ve gelecek bir sis içinde trenin üstüne çöküyor. Böylece aklında bin bir şüpheyle bu gizemli trenin karanlık koridorlarını bir görünüp bir kaybolarak dolduran insanların arasında hayatının bir iz düşümü olan fantastik bir yolculuğa çıkmaya başlıyor Bay M. . Belleğin Kış Uykusu, büyülü gerçekçiliğin kapsını aralayan sinematografik kurgusu, ahenkli dili, kişileri ve felsefi göndermeleriyle ayağını yere sağlam basan bir kitap. Hele ki Mehmet Eroğlu’nun kurguladığı bir karakter var ki, adı Palyaço, bana kalırsa Türk Edebiyatında kurgulanan karakterler arasında nevi şahsına münhasır karakterlerden biri. Bana sık sık Dorian Gray'deki Lord Henry'yi hatırlattı; ama bir farkla. Palyaço, onun tam karşısında; yani hazzın değil acının yanında duruyordu. Hem de insanı ikna edercesine.
Mehmet Eroğlu kendi kitabı için şunları söylüyor: “Bu kitap, yaratıcılığın ve vicdanın kâşifi olan ruhsal acıya hak ettiği o kutsal saygıyı göstermeyi hedefleyen bir çalışma.” Bundan hareketle bende şunları söyleyebilirim: Acıyı, mutluluğu, hayatı ve insanın geçmiş hatalarına bakarak filizlenen yeni bir hayat istencini sorgulayan, ‘Nasıl ki kökün bir ağacı yaşamda tutan biricik bir görevi varsa, belleğin de insanın gerçek anlamda insan olabilmesi, yaşama tutunabilmesi için o derece gerekli midir?’ sorusunu soran bir kitap Belleğin Kış Uykusu. Kurgunun içine yedirilen veciz cümleler ise cabası. Alıntı çizmeden geçilemeyecek cinsten.
Senaryovari kurgusuyla oldukça akıcı ve keyifle okunan bir roman. Özellikle M.nin bir kompartımanda farklı zaman dilimlerinde var olan iki kadınla aynı anda kurduğu diyaloglar (M.nin sözlerini iki kadın da duyar ve cevaplar, ama kadınlar birbirini duymaz) oldukça ilginçti.
“Sevgi belki de sevilme isteğimizden başka bir şey değil. Aslında sevgiyle ilgili tek bildiğim şey, sevginin nedenini aramanın bu duyguyu anlamsızlaştırmak olduğu... Çünkü gerçek sevgi, nedensizdir.”
"Aşk, cennete değil, cehenneme aittir!" diyen yazar, acıların varolmadığı bir gerçeklikte edebiyatı ele alırken kitaplardaki mutsuz sonların değiştirilerek acıların silindiğini, yerine mutlu sonların yazıldığını gören baş kahramanın tahammülsüzlüğünü gözler önüne sererek bu cümlesini çok güzel pekiştirmiş.
"...o kadar kitap okumuş ama edebiyat ona acısız bir hayat hediye etmek bir yana, acılarını keskinleştiren bir bilinç vermişti."
M.’e gıcık oldum okurken. Biraz salak kendisi benim gözümde. Gizemli hava yaratmak için üçüncül kişili anlatımda dahi bazı şeylerin saklanması güzeldir ancak okuyucu çözdükten çok sonra ana karakter çözünce bence olmuyor.
Bir kez ana karaktere gıcık olunca da.... pek olmadı benim için anlayacağınız. Kurgusu çok daha iyi yapılabilirdi.
Yine yarık kalan bir başka kitap. Eskiden ısrarla bitirmek isterdim. Ama artık o kadar sonsuz zamanımın olduğuna inanmıyorum. Üç ana karakter üzerinden ilerliyor kitap. Ama o kadar çok kelime oyunu yapılıp konu öyle çetrefil hale getirilmiş ki bu uzun cümlede yazar tam olarak ne demek istedi diye kendimi zorladım çoğu kez. Ve sonuç başarısızlıkla sonuçlandı.
Geç tanıştığımı düşündüğüm yazarlardan biri daha. Fantastik kurgusuyla yaşamın erdemlerini sorgulayan, sorgulatan bir kitap. Hayatı tam da düşündüğüm kelimelerle tanımlıyor olması ("Hayat, yaptığımız, yapacağımız, çoğu kez de yapamadığımız seçimlerdir.") beni uzaklara götürdü. Kitabın son sayfalarında "ben olsam neyi seçerdim" diye düşünüyor insan.
Mehmet Beyle tanismamiza vesile olan bu eser, okuyucuya dusundurdugu ve kendi hayati icerisinde sorgulama alani biraktigi tonlarca metafor ve cikarimlardan olusuyor. Bu ozelligi ile öylesine cesur ki, bu kisim sonrasina bir kac alinti eklemeliyim.
"Dogrusunu soylemek gerekirse, yasamin bana ogrettigi tek sey, acinin kösnül ve disi oldugudur. Aci, dogurur dogurmaz yeniden hamilr kalan tavsana benzer, durmadan yeni acilar yavrular."
Yuzeysel okuyucu icin, oldukca sikici olabilecek bu eser, derinlemesine bir yerlere varmaya calisan okurun kafasinda, kurguladigi ve cikmazlarin icerisinde suren gundelik yasam bunalimlarina bir bakis acisi katacaktir. Bu muhakkak. Özellikle eserin son asamasindaki sevgi uzerine soylenmis tum sozcukler ve secilen yol. Insanin neye iliskin ve neyle yuzlesebilecek kadar guclu kalabilecegini gosteriyor. Ki sevgi ne kadar sürer, bir insan bir aski, ya da bir gulucuk fotografini sonsuzca goz bebeklerinde mi tasir? Vurguladigi tum hikayeyle baglanan son da yeterince doyurucu. Okumak benim icin zevkti.