Kenar mahallede yetişmiş olan Osman Cemal Kaygılı, yaşamı boyunca yetiştiği çevreden kopmamış, halkın törelerini ve gündelik uğraşlarını bütün eserlerine yansıtmıştır.
Kaygılı, halk varlığını ve kişileri sanat için gerçek bir motif olarak ele almıştır. Bu nedenle, eserlerinde karşımıza çıkan kişiler edebiyatımızdaki kalıplaşmış, klasik türden değildir. Bu tiplerin edebiyatımıza ilk kez onun eserleriyle girdiğini söyleyebiliriz. Hikâyelerinde de kenar mahalle tiplerinin duyuşları, yaşantıları, şivelerini sıkça kullanan Kaygılı, adeta bunları en canlı örnekleriyle günümüze taşımıştır.
Osman Cemal Kaygılı, hepsi bir köşede unutulan hikâyelerinin bir araya toplandığı bu eserde, Haliç çevresini, Kağıthane ve İstanbul'un diğer varoşlarında yaşanan cıvıl cıvıl bir hayatı anlatır. Kitapta ayrıca Kaygılı'nın hayatı, sanatı, edebi şahsiyeti, dili, hikayeceliği ve eserleri üstüne ayrıntılı bir çalışma da yer almaktadır.
Askeri Kâtip Okulu'nu bitirdi. Şevket Paşa'ya yapılan suikastla ilgili olarak Sinop'a sürülmeden önce çeşitli yerlerde memurluk yaptı. 1918'de malulen emekliye ayrıldıktan sonra sütçülük, vapur biletçiliği ve pazarlarda manifaturacılık gibi işlerle geçimini sağladı. 1925-1945 yılları arasında İstanbul İmam Hatip Okulu, Çemberlitaş Ortaokulu ve Fener Rum Kız Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptı. Cumhuriyet, Son Saat, Vakit, Haber gibi gazetelerde ve halkbilime duyduğu ilgiyi eserlerine yansıttı.
Dün akşam İş Bankası Kültür Yayınları satış yerinden alıp hemen okudum. Kısacık bir kitap zaten. Gerçi aynı başlıkla daha çok hikaye içeren baskılar var ama bu baskıda sadece iki hikaye vardı: Sandalım Geliyor Varda ve Tekin Olmayan Kedi. Kaygılı'nın dilini seviyorum, Sait Faik'in bir şaheser diye nitelediği Çingeneler'den çok keyif almıştım. Bu kitap da öyle oldu. Birinci öykünün ilk kısmı bir mizah dergisinde yayımlanmış ve neşeli sayılabilecek bir metin. İkinci kısım ise Yeşilçam filmleri tonunda hüzünlü. İkinci öykü ise oldukça eğlenceli.
"Hayatta bazen öyle anlar, öyle işler oluyor ki tıpkı Kuruçeşme ile Ortaköy arasında bekleyen sandalcının Arap'tan aldığı mektup üzerine başına gelen hal gibi... Hiç umulmayan bir zamanda birdenbire esen bir sam rüzgârıyla insanın cismi, vücudu, maddesi olduğu gibi yerinde kaldığı halde ruhu ateşler içinde kavruluyor ve sonra dünyadaki özünü vücuttan, cisimden, maddeden alan bu kavruk ruh, günlerce bunlardan uzak kalıp da içindeki dünyalık özünü büsbütün tüketirken tekrar gelip vücuttan, cisimden imdat ve kuvvet alıyor. Ve yine hayatta öyle işler, öyle anlar oluyor ki bir defa müthiş sam rüzgârıyla kavrulup uzun zaman vücuttan, cisimden, maddeden ayrı kaldıktan sonra içindeki öz, büsbütün kaybolurken tekrar gelip bunlardan imdat ve öz alıp sağlaşan ruh, insanoğlu için en firaklı olması lazım gelen bir haber karşısında sadece, 'Yaa... Öyleyse müsaadenizle!' deyip yürüyor ve sözde, heyecanını soran arkadaşına, 'Bırak yahu, kapıdan girerken ayağım çocuğun bisikletine takıldı da..' diye gülerek mantar atıyor."
Tek kelimeyle bayıldım. Osman Cemal Kaygılı'nın diline ve tarzına aşina olanların ve İstanbul'un kültürünü tarihini okumayı sevenlerin hiç düşünmeden alıp okuması gereken bir kitap.
Osman Cemal Kaygılı'nın hikayelerinde eski İstanbul sokaklarında gezinecek, arka mahallelerin insanlarını tanıyacak ve hikayelerin sonunda şaşıracak ve bazen de üzüleceksiniz...