Adalet Ağaoğlu, a writer born in Nallıhan in 1929, graduated from Ankara University's Faculty of Language and History-Geography, Department of French Language and Literature in 1950. Subsequently, she joined Ankara Radio in 1951, where she worked as a dramaturg, radio theater director, and program specialist following the establishment of TRT. He departed from his post in 1970, having served as the head of the Radio Department. Ağaoğlu's foray into poetry commenced with the publication of her work in the 1948 and 1949 issues of Kaynak magazine. She subsequently made her theatrical debut with the play "Bir Piyes Yazalım" (Let's Write a Play), which was staged in Ankara in 1953 and co-authored with a colleague. The initial work of fiction by Adalet Ağaoğlu was the 1973 novel Ölmeye Yatmak.
Adalet Ağaoğlu-Hayatı Savunma Biçimleri -Öteki hikâyesi - Hikâyemiz bir müzede geçiyor. Heykeller, resimler... Başkahramanımız heykellerin önündeyken yanındaki kadın birden heykellerden hoşlanmadığını anlık bir çıkışla söyler. Kahramanımız da resimler de belli bir anının dondurulmuş halini temsil ettiğini söylemektedir. E. Munch'un "Deniz Kıyısında Genç kadın" tablosuna bakarlar. Tablo hakkında konuşmaya başlarlar. Tablodaki manzara dışında beyaz giymiş kadın hakkında en ufak fikirleri yoktur. Kadının yüzü görünmez, sırtı izleyene dönüktür. Beline kadar uzanmış sarı saçları vardır. Vücut hatlarını ayaklarına kadar beyaz elbisesi kapattığından kaç yaşlarında olduğu belli olmaz. Kadın ise bu tablonun heykel olması gizlerini yitireceğinden, büyüsün bozulacağından bahsediyor. Sonrasında müzenin kafeteryasında otururlar. Kahramanımız bu kadınla müzede ilk karşılaşma s anından itibaren nasıl etkilendiğini, iç monolog olarak yazarımız tarafından anlatılır. Kadına otuz beş ila yetmiş yaş arasında bir yaş verilebileceğini söylüyor. Kadını tanımak için birkaç soru soracak fakat bu cevaplarla onu tanıyamayacaktır. Kadın sonrasında bakışlarını kafeteryanın renkli kalabalığında gezdirirken, hepsinin bir ağızdan konuşmalarıyla bir uğultuya dönüştüğünden bahsediyor kahraman. Bu uğultu bir heykeli andırıyor. Onun etrafında dolanıyor. Sonrasında kadının da, o tablolardaki gibi bir kadın olduğu hissiyle ondan hoşlandığını fark ediyor. El ele tutuşurlar, birbirlerine bakmadan gülümserler. Kahraman kendisini iyi ya da kötü bir halde hisseder. Bu uğultu ülkesinde kadın ellerini birden çeker ve gider. Ve kadın giderken beline kadar sarı saçları olduğunu yeni fark eder. Demek ki dikkat etmemiştir kahramanımız. Sanki E. Munch'un "Sahildeki kadın" tablosu biz okurun gözünde yeniden canlanıyor. -Rabia'nın Dönüşü- Hikâyede çok şey geçiyor: Rabia dönmüş, dediler. Buradaki Rabia karakteri, Halide Edip'in "Sinekli Bakkal" romanının başkahramanı olan Rabia'nın ta kendisidir. Anlatıcımız, romandaki gibi her detaya hâkimdir. Sanırım anlatıcı, bu olayları roman karakterlerinden Ya da Sinekli Bakkal mahallesinden bir komşu gibi düşünme- me neden oldu. Anlatıcı bu olayları oranın bir sakini gibi hatta, Rabia'yı "kendi olma" sorunsal temelinde ve metinlerarasılık bağlamında yeniden kurgulamış gibiydi. Öyküde "Sinekli Bakkal" ve "Eylül" romanının kişileri yeniden kurgulanmaz, anlatı gerçeğine taşınan gerçek kişiler olarak yer alır. "Rabia dönmüş, dediler!" cümlesiyle başlar öykü ve "Gitmiş miydi? Nereye? Onu unutmuşuz." sözleriyle okuyucuda merak uyandırmak ister. Öykünün anlatıcısı yemekli bir toplantıda yabancılarla evli olan arkadaşlarıyla buluşur. Yemek sırasında Rabia'nın dönüşünü öğrenir. Dönüş, toplantıda bulunanların hepsinde kaygı ve tedirginlik uyandırır çünkü bu dönüş anlatıcıya göre, herkesin birlikteliğini tehdit etmektedir. Anlatıcı, ortamın gerginliğinden rahatsız olur ve oradan ayrılır. Boğazda dolanırken dönüş haberinin uyandırdığı düşüncelere dalar. Öykünün sonrası uzun ama kesik kesik bir iç konuşma şeklinde anlatılır. Okuyucu da anlatıcının iç dünyasında düşünsel serüvenle başlar. Edebiyat okuru kadın anlatıcının iç konuşması "Rabia dönmüş, dediler." cümlesinden sonra her yinelenişinde farklı çağrışımlar ve ifadeyle tekdüzelikten kurtulmuş; "anlatıcının sık sık ayak değiştirebildiği iç yüzünün görünür olduğu bir öyküye dönüşmüştür. Yazarın görünür kıldığı iç süreç iki metnin buluştuğu metinler arası kurgu düzlemidir. "Rabia dönmesi…" ile bir Rabia modern dünyadaki konumu ve çağrışımlarıyken diğeri, yaşadığımız çağın yozlaşan insancıl değerleridir. Paralel ilerleyen bu düşünce açılımları sonuçta birleşir ve biz okuyucuya yeni bir düşünme zemini hazırlar. Öykü, Rabia'nın dönüşüyle başlayan ve onun dönüşünden sonra gelişen olaylar örgüsüyle birlikte, Rabia karakterinin iç dünyasını ve yaşadığı dönüşümü de anlatıyor. Rabia, bir zamanlar yaşadığı mahalleye döndüğünde, artık o mahallenin bir parçası olmadığını hisseder. Mahalle, değişmiş ve yabancılaşmıştır. Rabia da, bu değişimden etkilenir ve kendini bir öteki olarak görmeye başlar. Anlatıcı, Rabia karakteri üzerinden, modern dünyanın birey üzerindeki etkilerini sorguluyor. Modern dünya, insanları birbirinden uzaklaştıran ve onları ötekileştiren bir dünyadır. Rabia, bu dünyanın bir kurbanıdır. O, modern dünyanın etkisiyle, kendi kimliğini ve değerlerini yitirmeye başlamıştır. Öykü, Rabia'nın dönüşüyle birlikte, onun kendi kimliğini ve değerlerini yeniden keşfetmesini de anlatıyor. Rabia, mahallede yaşadığı olaylar sayesinde, kendi kimliğini ve değerlerini yeniden anlamaya başlar. O, modern dünyanın etkisinden kurtulur ve kendi iç dünyasına dönmeyi başarır. Öykü, Rabia karakteri üzerinden, bireyin kendi kimliğini ve değerlerini korumanın önemini anlatıyor. Modern dünyanın etkisiyle, bireyin kendi kimliğini ve değerlerini kaybetmesi kaçınılmazdır. Ancak birey, kendi iç dünyasına dönerek ve kendi kimliğini ve değerlerini yeniden keşfederek, bu etkiden kurtulabilir. Öykü, Rabia'nın dönüşüyle birlikte, mahallenin de bir dönüşüm geçirdiğini anlatıyor. Mahalle, Rabia'nın dönüşüyle birlikte, eski günlerine dönmeye başlar. Mahalle sakinleri, Rabia'nın etkisiyle, birbirlerine daha yakınlaşmaya başlarlar. Öykü, mahallenin dönüşü üzerinden, bireyin toplum üzerindeki etkisini anlatıyor. Birey, toplumu dönüştürme gücüne sahiptir. Birey, kendi kimliğini ve değerlerini koruyarak, toplumu daha iyi bir yer haline getirebilir. Öykü, Rabia karakteri üzerinden, modern dünyanın birey ve toplum üzerindeki etkilerini sorguluyor. Öykü, bireyin kendi kimliğini ve değerlerini korumanın önemini ve bireyin toplum üzerindeki etkisini anlatıyor. -Çınlama Hikâyesi- Uzun yıllar çeşitli yerlere atanarak kamu hizmetinde çalışmış Seyfi Bey, sonunda emekli olmuştur. Hayattan ve kitaplardan edindiği bilgi birikimine sahip emekli memur, ikramiyesiyle yeni tamamlanmış bir binada minik bir apartman katı satın alır. Apartmanın arkasında küçük bir avlu bulunmaktadır. Arta talan inşaat malzemeleriyle dolu olan avlu, Seyfi Bey'in bahçe kurma hayalini süsler. Burada bir cennet köşesi yaratmak isteyen adam, bahçeyi kendi imkânlarıyla temizler. Ağaç ve çiçek eker. Yeni taşınanlar ise hem yardım etmez, hem de saygı göstermez. Avluyu kirletmeye başlarlar. Çocuklarını başıboş bırakırlar. Kent yaşamına ters düşen tavırlar Seyfi Bey’i rahatsız eder. Komşularını uyarmaktadır. Çocukla ilgilenilmesini söylese de bu kendisini çocuk düşmanı ve deli ilan edilmesine sebep olur. Bu duyarsız kaba davranışlar karşısında Seyfi Bey içe döner ve kendisini yatıştırmaya çalışır. Perdelerini dışarıdaki her şeye kapatın çöplüğe dönen arka avluyla ilgili hayallerini bırakır çevreye uyum sağlar ve kendisi de çöplerini bahçeye yığar. Bir gün yakındaki inşaatta oynayan çocuklardan biri, oynadığı inşaat iskelesinden düşerek ölür. Bu olaydan sonra perdelerini seken Seyfi Bey, her biri ince elenmiş sit dokunmuş hareketlerle köpeğin önüne iri bir biftek sürer. Seyfi Bey, intikam duygusunu tatmin ettiği gibi, büyük bir uyumla çocuğun cenazesine katılın ve babasına sarılarak ağlar. Çarpık kentleşmenin, kent kurallarına uyum sağlayamamanın eleştirildiği hikâyede, Seyfi Bey'in hayal ettiği yaşam ile içine girdiği yaşam arasında pek çok fark bulunmaktadır. Bu metnin özeti şu şekilde: Seyfi Bey, uzun yıllar kamu hizmetinde çalışmış bir memurdur. Emekli olduktan sonra yeni bir apartman dairesine taşınır. Dairesinin arkasında küçük bir avlu vardır. Seyfi Bey, bu avluyu bahçeye çevirmek ister ve kendi imkânlarıyla temizlemeye başlar. Ancak yeni taşınan komşuları, avluyu kirletmeye başlarlar ve Seyfi Bey'in bahçe kurma çabalarına saygı duymazlar. Seyfi Bey, komşularını uyarmaya çalışır, ancak bu durum onu çocuk düşmanı ilan eder. Seyfi Bey, bu duyarsız davranışlar karşısında hayal kırıklığına uğrar ve avluyu çöplüğe çevirmeye karar verir. Bir gün, komşularının köpeği iskeleden düşerek ölür. Seyfi Bey, köpeğe üzüldüğünü göstermek için ona bir biftek verir. Seyfi Bey, bu davranışıyla komşularından intikam alırken, aynı zamanda onların cenaze törenine de katılarak onlara saygı gösterir. Hikâye, kentleşmenin ve kent kurallarına uyum sağlayamamanın eleştirisini yapıyor. Seyfi Bey, modern hayatın bir kurbanıdır. O, modern hayatın etkisiyle, hayallerini ve değerlerini yitirmeye başlamıştır. Ancak sonunda, kendi iç dünyasına dönmeyi ve kendi değerlerini yeniden keşfetmeyi başarır. Bu metin, modern hayatın birey üzerindeki etkilerini sorguluyor. Bireyin kendi değerlerini korumanın önemini ve bireyin toplum üzerindeki etkisini anlatıyor. -İki Yaprak Hikâyesi - Anlatıcı, pek çok ülkeye giderek sık sık yer değiştiren birisidir. Son tren yolculuğunda, karşılıklı oturduğu kadına karşı bir yakınlık hisseder. Ama aralarında konuşma olmaz. Trenden inince herkes yoluna gider. Anlatıcı, son anda kadının bir kavgaya karıştığını fark eder ve onu oradan uzaklaştırır. İkisi de birbirlerine yakınlık duyarlar. Birlikte girdikleri kahvede, hissettikleri yakınlık duygusuyla, geçmiş ve gelecek üzerine sohbet ederler. İkisi de yurtsuzdur ve sürekli yer değiştirirler. Onları birbirine yaklaştıran da bu ortak yaşamın hissettirdikleri olmuştur. Kadının bir türlü yakalayamadığı sevdanın peşine takılmak Afrika'ya ve başka yerlere bilet almak amacıyla kahveden ayrılırlar. Tren de yolculuk esnasında çıkan fırtına her şeyi dümdüz etmiş görünmektedir. "Ardından bastıran dingin siste, uzun süre, fırtınanın önünde hızla sürüklendikten sonra yan yana düşmüş iki yaprak olduğumuzu düşünüyordum." diyen anlatıcı, ikisinin de yurtsuzluk duygusuyla sürüklendiğini ve bu sürüklenmede tesadüfen yan yana düştüklerini ifade etmektedir. - Oh Canıma Değsin Hikâyesi- Mimari projelerin hazırlandığı bir iş yerinde çalışan Elmas adlı bir yardımcı kadın, evine gelen bir arkadaşıyla Sohbet etmekte ve işiyle ilgili şeyleri kendi gözünden arkadaşına anlatmaktadır. Elmas, eğitimsiz bir insandır. İş yerinde yok sayılmaya tahammülü olmadığını söyler. Onun gözünde, işyerindeki insanlar gereksiz birçok şeyle uğraşır. Bir toplantı sırasında, iş yeri çalışanları, çatılara konan Kargalar hakkında konuşurlarken lafı Elmas'a atarlar o da kargalarla ilgili halk arasında anlatılan bir söylenceyi anlatır. Herkesi dehşet içinde bırakır. Bu şekilde kendince varlığını" ispat eder. Evine gelen arkadaşına da yaşananları aktararak işini döker. Arkadaşı muhtemelen eşiyle yaşadığı problemi anlatmaya gelmiştir. Saf ve samimidir. İş yerinde kendini nasıl ispat ettiği, herkese kendisini nasıl ispat ettiğini, herkese kendisini gösterdiğini "oh, canıma değsin!" Sözleriyle, böbürlenerek arkadaşına anlatır. -Şehrin Gözyaşları Hikâyesi - Deniz, bir mimarlık bürosunda çalışmaktadır. Sevgilisi Ufuk bir toplum bilimcidir. İki sevgili iş çıkışında buluşmaya karar verirler. Ufuk arabasını zorlukla kentin kalabalık Sokaklarına park ederek Denizi işten alır. "Hayatı savunma biçimleri üzerine bir araştırma hazırlayan Ufuk, konuyla ilgili olarak örnekler bulup onları gruplandırmaya çalışır. Deniz'e ilginç bir yere yemeğe götüreceğini söyler. Orada, araştırması için örnek olacağını düşündüğü bir çiftin yemek yediğini duymuştur. İçinde yaşadıkları zamanın dışında gibi görünen, ana ve oğul oldukları zannedilen bu çift, aynı lokantada, her akşam aynı masada, aynı yemekleri yemektedirler. Genç Sevgililer şık lokantaya girince, oraya hayran kalırlar. Oturmak istedikleri masa önceden ayırtılmıştır. Bu duruma bozulan çift, yemeklerini ısmarlamak için beklerken bahsi geçen ana ve oğlunu görürler. Gerçek olamayacak denli farklı görünen çiftin hayatta neyi savunduklarını merak ederek, Oralarında fikir yürütürler. Sevgili çift, "Ne demeye geliyor onların hep aynı görünüm altında, hep aynı şeyi, hep aynı şehir at samlarında yineleyip duruşları?" diyerek ana oğulun savundukları hayatlarını tartışırlar. Deniz " Bence bu çift şehrin görünemeyen gözyaşlarıdır. Savundukları bunun anlamı işte." diyerek fikrini belirtir. -Göz Göze Hikâyesi- Anlatıcı, uzun süredir karşılaşmadığı eski bir iş arkadaşı kadınla bir otel lobisinde karşılaşır. Beş yıldızlı otelin yemek işlerinden sorumlu olan kadın, anlatıcıya yeni tariflerini sunacağını söyleyerek onu ısrarla evine davet eder. Eve gittiğinde, kadın, yaptığı kurabiyenin tadına bakılmadığını üzüntüyle anlatır. Yanında erkek arkadaşı varken başka bir erkekle göz göze gelen kadının, yarattığı lezzetin tadına dahi bakmadığını, kendisinin karşısına kimse çıkmazken bu tip kadınların karşısına erkeklerin nasıl çıktığını anlamadığını anlatır. Mutsuzluğunun asıl kaynağı yalnızlık" gibi görünen kadının yanından ayrılan anlatıcı, otele döndüğünde yüksek katlardaki Camları silen bir işçiyi fark eder. Kadının anlattıklarını kafasında yarattığı bir öyküyle tamamlar. Abisi tutuklu bir kız kardeş, onu ziyarete geldiğinde abisinin özlediği kahvaltıyı yapmak için bir otel odası tutmuştur. Sabah keyifle kahvaltı yaparlarken, cam Siliciyi fark edip donup kalmışlardır. Hikâye de, zengin oldukları düşünülen kişilerin kahvaltısına ve yaşamına imrenen işçi aracılığıyla yoksul ve zengin arasındaki farklara dikkat çekilmiştir. -Asri Zamanlar Kilimi Hikayesi - Anlatıcının aktardığı metnin girişinde bilim ve bir kit hakkında ansiklopedik bilgi bulunmaktadır. Anlatıda, tamamlanmamış cümlelerle kilim dokuma ritmi verilmeye çalışılmıştır. Belirgin tek bir teması yoktur. "Yokluk ve bolluk/ hiçlik ve çokluk/ eziklik ve yırtıklık/ kirlilik ve temizlik." gibi cümlelerden çok soyut kavramlara yer verilmiştir. Eyleyenlerin, uzam ve zaman gibi yerlemlerin oldukça silik olduğu anlatı için, eyleyenler üzerinden bir çözümleme yapmak mümkün görünmemektedir. - Tanrının Sonuncu Tebliği Hikâyesi- Bir akşam vakti otobüsle evine dönen anlatıcı, evinin eşiğinde Tanrı tarafından gönderilmiş bir çağrı kartı bulur. Olağanüstü kutsal kongreye haberci olarak çağırılan anlatıcıyı, gece yarısına beş kala, Tanrı'nın taşıma servisi alarak yükseklerdeki toplantı alanına götürür. Farklı giysiler giyinmiş elli altmış kişinin karşısında, dört kadın dizilmiştir. Spikere benzeyen bir konuşmacı, insanlığın içinde olduğu kargaşayı düzene sokmak için Tanrı'nın bugüne kadar atadığı erkek peygamberlerin işlerini beceremediklerini, bugün yeni bir kaosun eşiğindeyken kadınların istekleri üzerine, bu dört kadının Peygamber ilan edildiğini dinleyicilere duyurur. Bu karara, dinleyicilerden kimisi itiraz etse de itirazlar susturulur. Kadın peygamberlerin ilk icraatları, dünyanın onarılması, ozan deliğinin yamanması üstüne olacaktır. Seçilen peygamberler, Peygamberlerin fotoğrafları dergi kapaklarına konarak, filmleri çekilerek modern araçlarla insanlığa duyurulur. Bu sırada anlatıcı, derisi saydamlaşarak, yıllar önce olmayı düşlediği bir peygamberdevesine dönüşmeye başlamıştır. Tam bu esnada Silkinerek uyanan anlatıcı, halen evine dönmek üzere bindiği otobüste olduğunu görür. Yazan: Yasin ÂŞIK / Türkolog / Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni