ehk2's Reviews > Toplumsal Sınıfların İlişkisel Gerçekliği

Toplumsal Sınıfların İlişkisel Gerçekliği by Vefa Saygın Öğütle
Rate this book
Clear rating

by
564249
's review

it was ok
bookshelves: my-library, sociology-1

2010'da Birgün Kitap'ta yazmıştım. Buraya da ekleyeyim:

Vefa Saygın Öğütle & Güney Çeğin, Toplumsal Sınıfların İlişkisel Gerçekliği, Tan Kitabevi Yayınları, 2.baskı, 2010

‘Toplumsal Sınıfların İlişkisel Gerçekliği’, sosyologlar Vefa Saygın Öğütle ile Güney Çeğin’in genişletilmiş ikinci baskısı yapılan kitabı. Çalışma iki temel vurgu üzerinden sınıf kavramına yaklaşıyor: toplumsal olguların tarihselliği ve ilişkisel gerçekliği. Olguyu bu şekilde ele alan anlayışların; sosyal teoride, sürekli ayrık ‘şeyler’/kavramlar arasında birbirine dışsal zıtlıklar üretip, buna bağlı olarak statik, eşzamanlı analizlere öncelik veren yaklaşımlara tepki olarak öne çıktığı söylenebilir. Olgu bizatihi tarihsel boyutları olan ilişkiler örüntüsüdür. Bu genel çerçevede, teorik düzeyde ilk olarak sosyal tarih/tarihsel sosyoloji alanlarında gözlemlenebilecek olan ‘tarihin sosyal bilimleşmesi, sosyal bilimlerin tarihselleşmesi’ eğilimi bulunmakta. Aynı anda, özcülük-karşıtı teorik duyarlılığın yaygınlaştığını, çeşitli ikiliklerin (indirgemeci olmadan) aşılması gerektiğine dair kabullerin başatlaştığını da söyleyebiliriz. Farklılıklarına rağmen Norbert Elias, Charles Tilly, Anthony Giddens, Roy Bhaskar, Pierre Bourdieu vb. isimleri ve süregelen etkilerini bu minvalde sayabiliriz. Öğütle ile Çeğin, bu iki güncel gelişmenin ışığında, ancak Marksizm içinde de kalma arzusunda bir sınıf analizi geliştirme peşindeler. Bu amaçla, E.P. Thompson, Erik Olin Wright ve Bourdieu arasında bir senteze varma olanağını kitabın temel argümanı olarak sunuyorlar.

Çalışma, sınıfın her bir boyutunu tüm teferruatıyla ele alma iddiasında değil. Ancak ‘dert nesnesi’ olarak gördükleri tarihsel ilişkisellik üzerine Marksist literatürdeki tartışmaları kapsamlı olarak yansıttıkları söylenmeli. Kitap, tarihsellik vurgusunun yapılması ve tarihsel materyalizmin farkının göstermesi açısından Rankeci tarihçiliğin eleştirisiyle başlamakta. Büyük adamların sebebiyet verdiği siyasal olguların yerini, artık toplumsal kolektif öznelerin mücadelesi almaktadır. Marksizm, bu kolektif öznelerin sınıflar olduğunu, sınıfların da üretimdeki nesnel sömürü ilişkilerine dayandığı belirtir. Herhangi bir tahakküm ilişkisi yerine asli etkenin sömürü olduğunun altının çizilmesi, yeni orta sınıf tartışmalarıyla beraber Marksist sınıf analizine en büyük katkıyı yapan iki isimden biri olan E.O. Wright sayesindedir. Wright ayrıca sınıfın antagonistik bir ilişki olarak ele alınmasını savunur. Bununla beraber, benimsediği metodolojik bireyselciliğe yaklaşan konumu, emek-değer teorisini reddedişi, ilişkiselliği ele alışındaki biçimin yol açtığı olumsuzluklara da yazarlarca değinilmekte. Diğer yandan ikinci önemli isim Nicos Poulantzas’ın yapısal belirlenim ağırlıklı, politik kertenin ve devletin önemine dikkat çeken, sınıf-içi fragmanları hesaba katan, üretim tarzı ile toplumsal formasyon arasındaki düzey farklılığını vurgu yapan katkısına da yer verilmekte. Poulantzas’ın “işçi sınıfına kalıtımsal bir misyon bahşeden Lukacsçı vizyona yönelik getirdiği eleştiriler” önemli bulunmakta, “Poulantzas’ın çözümlemeleri, eleştiri hakkımız saklı kalmak kaydıyla, yapısal süreçlerin sistematik bir biçimde göz ardı edildiği günümüz sosyal teori iklimi karşısında zihin açıcı” (s.77) görülmektedir.

Peki, Wright veya Poulantzas’ta eksik kalan nedir? Wright’ın kendi projesine göre, makro sınıf yapıları ile daha mikro düzeyde çeşitli ‘sınıf mevkileri’ni dolduran somut bireyler arasında ampirik bir köprü kurulmalıdır. Mikro düzeyde çeşitlilik ve sapmalar artacak olsa bile, ancak bu şekilde hariçten gazel okuyup atıp tutmaktan kurtulabiliriz (non-bullshit Marxism ya da Sartre’ın ‘tembel Marksistler’ine karşıt bir duruş)! Wright, ortak çıkar ve/veya deneyimin bu ara bağlantıyı kurabilecek araçlar olabileceğini; kendisinin çıkar kavramını yeğlediğini, deneyim kavramının ise Bourdieu, Giddens ve Thompson’da merkezi rol oynadığını belirtir. Öğütle ile Çeğin de Bourdieu’nun habitus kavramı ile Thompson’ın toplumsal deneyim kavramlarının anahtar rol oynayacağını savunmaktalar.

Benim itirazım şu noktada: Bourdieu külliyatından yararlanmanın gerçekten yararlı olacağı noktaların yanında, Thompson’a başvurmanın fazlasıyla yetersiz, gereksiz ve hatta saptırıcı olacağı yönünde. Thompson’ın özgün noktası, failliği yapısalcılığın cenderesinden geri kurtarmaya çalışırken kullandığı ‘deneyim’ anlayışıdır: deneyim yoluyla sınıfın bir anlamda kendini oluşturması sürecidir.

“Bulduğumuz şey, bana göre, unutulan bir terimdedir: ‘insan deneyimi’. Althusser ve izleyicilerinin, ‘ampirizm’ adı altında düşünce sopasıyla pataklamak istedikleri tam da bu terimdir. Bu terimle, erkekler ve kadınlar, özneler olarak geri dönerler –özerk özneler- ‘özgür bireyler’ olarak değil, kendilerinin belirli üretici koşullarını ve ilişkilerini gereksinmeler, çıkarlar ve uzlaşmazlıklar olarak yaşayan ve sonra en karmaşık biçimlerde (evet, ‘göreli olarak özerk’) bilinç ve kültürleriyle (teorik pratik bu iki terimi dışlar) bu deneyimi ‘ele alan’ ve sonra kendi belirli koşulları üzerinde etkili bulunan kişiler olarak”. [1]


Ancak deneyimin Thompson’ın en kritik kavramı olduğunu belirten yazarların, bunun aynı zamanda en sorunlu yanı olduğunu da eklemeleri gerekirdi[2]. Sorun bir yandan belirlenime tanıdığı ‘elastikiyet’, kabul etmesine rağmen gözardı ettiği yapısal koşullar nedeniyle öznel ve iradeci çerçeveyi yeniden üretmesi; diğer yandan reddedilse de ‘İngiliz’ bir ampirisizme davetiye çıkarılması. Çalışmanın başında belirtildiği gibi eğer amaç ‘sınıf’ kavramına yeniden itibar kazandırmak ise, iradeciliğe kayan bir anlayışın bugünkü rakipleri karşısında fazla anlamlı olacağını söylemek mümkün değildir: sınıfsal deneyimin diğer deneyimlere ne tür bir önceliği olduğunu öznel faktörleri devreye koyarak post-Marksizme izah etmeye çalışmak gibi! Thompson, baştan ‘iradeciliğin şiirselliğine’ kapılmaya teşnedir[3]. Zıtlaştırmanın diğer kutbuna ise dogmatik, idealist, kapalı teorik sistemler kurup bilimselcilik oynayan rasyonalist yapısalcılık (!) konulmalıdır. Thompson’ın modelsiz/teorisiz tarihten bahsetmediği doğru olsa da, birebir somut tarihsel olgulardan hareket etmeyen her tür açıklama denemesini şematizmle, kalıpçılıkla suçlamak eğilimine girmektedir. Buradaki asıl mesele iyi/kötü teori meselesinden ziyade Thompson’ın teoriye (bu arada birer disiplin olarak sosyolojiye, felsefeye) karşı takındığı düşmanca tutumdur. Kendisinin itiraz noktaları zorlanırsa tüm genelleme/soyutlama çabalarının kapı dışarı edilmesi gerekir. Thompson’ın teoriyle ampirik arasındaki bağın kesilmemesi gerektiğine yönelik haklı eleştirisi; karşıtlarını yererken gösterdiği indirgemecilik [4], kullandığı çirkin üslup ve tam zıt yöne meyledişi altında kalmıştır. Ampirik çalışma vurgusu, Rankeci ‘olgular fetişizmi’ni yeniden üretmektedir; bu kez tersten, ‘aşağıdan’ popülizm ve romantizmle örülü bir ampirizm şeklinde. Thompson’ın retorik amaçlı farazi tasviri bilinir: eş, anne, İşçi Partili, hafif nevrotik depresif, dindar, keman çalan, Althusser okuyup beğenmeyerek fırlatan (!) bir konfeksiyon işçisi. Bu gibi insanların deneyimlerinin tekrar nasıl canlandırılacağına dair tarihyazımındaki tüm tartışmalar bir yana [5], karşıt cenahın bu tür insani meleke ve güdülere uzak/ilgisiz olduğunu iddia etmek (‘hümanizm’i reddediyor olsalar bile) ahlakı kendine temellük etmekle, moral üstünlük sanrıları göstermekle eşdeğerdir.

Thompson’a yönelik eleştirilerin temel noktaları bugün oldukça belirgindir. Bunun yanında yapısalcı Marksizmin kendisinin de çelişkileri, eksiklikleri vs. bıktırıcı şekilde tekrarlanmış, büyük ölçüde defteri zaten dürülmüştür. Thompson’un vaktiyle gözlemlediği gibi etrafta yapılar algılamaktan başka yolu olmayan gençlerin yerini, belki de deneyimin artan cazibesine kapılan muadilleri almaktadır [6]. Fazlasıyla öznel olmayı göze alıp, ‘İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’nu okuyarak/çalışarak mest olan bir sosyal bilimler üniversite öğrencisi tipinden bahsetmek gerekiyor sanırım –bunların çoğunluğunun orta-üst sınıf olduğunu ekleyerek. Böylesine pro-aktif, ampirik yönelimli, moralist bir söylem içine kendini yerleştirmenin getirdiği bir radikalizm hissiyatı var olsa gerek. Öyle ya, “şefkat, hırs, aşk, onur, özveri, sadakat, ihanet, iftira” gibi insani söz dağarcığın yanında çelişki, sermaye, kar haddi vs. gibi sözler haliyle fazlasıyla yavan, teorik ve bilim taklitçisi kalıyor!

Kabul edelim ki, deneyimin göz ardı edemeyeceğimiz bir konumu var; tam da TEKEL işçilerinin mücadelesi önümüzde iken. Ancak ideolojinin salt deneyime binaen alt edilemeyeceğini, sınıf deneyimine yapılan vurgunun çoğu zaman reaksiyoner tavır ve bilinçlilik durumlarının güzellemesine yol açtığını, deneyim kavramının kendisinin tüm fenomenolojik boyutlarıyla birlikte Thompson’ın elinde yeterince geliştirilmediği ve ne derece yetkin olursa olsun disipliner bir zanaatkarın el yordamı bilgisi aşamasını geçemediğini de görmemiz gerekiyor. Bu noktaları göz önüne alınca Bourdieu’nun yanına Thompson’u yerleştirmeye kalkmanın hiçbir faydası görünmüyor. Bourdieu, en azından, aslında fazlasıyla yapay duran bu ikiliklerin aşılması noktasında bir iddiada bulunurken Thompson bu aşırılıkların bir ucunu temsil ediyor [7]. Bu ısrarın, yazarların kendilerinin de katkıda bulundukları bir akademik ‘politik Marksizm’ modasının ürünü olduğunu düşünüyorum. Umalım ki, çalışmaları kendi kriterleri olan ampirik araştırmalara vesile olur.

[1] E.P. Thompson, Teorinin Sefaleti, çev.: A. Fethi Yıldırım, Alan Y., 1984, s.264
[2] Thompson’a oldukça sempatik bakanların dahi vurguladığı gibi: William H. Sewell ve Robert Gray’ın makaleleri (H. Kaye & K. McClelland, eds., E.P. Thompson, Critical Perspectives, Temple U.P., 1990)
[3] E.P. Thompson, a.g.e, s.141
[4] Psikanalizle bağ kurmaya çalışan bir çabanın aşırı rasyonalist betimlenmesi, somut durumun analiziyle bağın tümden koparıldığı yalanı, Stalinizm/ekonomizm vb. saçmalıkları!
[5] Martin Jay, Songs of Experience: Modern American and European Variations on a Universal Theme, U. of California P., 2004
[6] C. Ireland, “The Appeal to Experience and Its Consequences: Variations on a Persistent Thompsonian Theme” Cultural Critique, 52:86-107, 2002
[7] Bourdieu’nun bunu başarıp başaramadığı, sonucun Marksizmle uyumlu olup olamayacağı konusunda okuyucular, Çeğin’in de derleyicileri arasında olduğu Ocak ve Zanaat: Pierre Bourdieu Derlemesi (İletişim Y., 2007) kitabına başvurmalılar.
flag

Sign into Goodreads to see if any of your friends have read Toplumsal Sınıfların İlişkisel Gerçekliği.
Sign In »

Reading Progress

February 28, 2010 – Shelved
February 28, 2010 – Shelved as: my-library
Started Reading
March 1, 2010 – Finished Reading
April 15, 2010 – Shelved as: sociology-1

No comments have been added yet.