14.02.2016
An itibariyle Bir Kayıp Şehir Romanı serisinin son kitabı olan Gitme’yi bitirmiş ve gözlerim dolu dolu bir vaziyette acaba nasıl başlasam da minnetimi gösterebilsem diye kendimi paralıyorum. Selvi Atıcı’yla tanışmam herkese göre biraz daha geç oldu benim. Romanları ilk çıktığı andan itibaren raflarımı süslese de bir türlü oturup başlayacak cesareti göstermemiştim. Sanırım Kimliksiz’in kalınlığına aldanmak gibi bir aptallığı düştüm. Ardından Burcu Büyükyıldız ile aramızda geçen bir konuşmada Selvi Atıcı’yı nasıl sevdiğinden ve gözü kapalı her kitabını alabileceği sayılı insanlardan biri olduğunu söyledi. İşte tanışmam bu vesile ile başladı. Bu hafta Kimliksiz’le başlayıp Gitme ile son bulan serüvenimde doğruyu söylemek gerekirse tam da bam telime dokunan kitap Gitme oldu. Deryal’den vazgeçemem derken Ömer’i en son da Mirza’yı tanıyarak tüm laflarımı yedim ve şimdi, acaba nasıl ifade ederim diye bekliyor bulunuyorum. Bir kitap, kusursuz olmamalı. Bir kitap, bir insanı bu kadar etkileyip de gerçek dünyadan koparmamalı. Şu an kayıp bir şehirdeyim. Bir tarafımda Mirza Hayat’ı kolları arasına almış duruyor. Bakışlarım onların üzerinden ayrılmıyor. Hava yağmurlu. Mirza yine Hayat’a kızıyor endişesinden. Ama öyle güzeller ki. Zihnimde onları koruduğum bir kale var. Kıskançlığımdan hapsettim onları oraya. Kimseler görmesin zihnimde, duymasın diye. Çünkü ben bu kitapta acının ne demek olduğunu tattım. Ardından acıyla gelen mutluluğu öğrendim. Bir buruk gülüşün, dudaklarda nasıl asılı kaldığına tanık oldum. Ben, Gitme ile aslında biraz daha büyüdüm. Ruhumu aldım, önüme oturttum. Onunla konuştum. Mirza’ya olan öfkemden ağlarken, bir yandan da Mirza’nın kollarında teselli aradım. Hayat gibi başım dik olsun diye aldım onu karşıma konuştum onunla. Aslında çok şey öğrendim. Basit bir aşk romanı değil bu kitap. Basitlikten uzak, aslında görmek isteyene o kadar çok şey katıyor ve insanı öylesine kendisinden geçiriyor ki.
Tunç Mirza Yiğit, aklınıza gelebilecek karakterlerden farklı. Soğuk şefkati, geçmişe, geleceğe olan öfkesi ve nefreti unuttuğu kalbiyle beraber tam olarak insanı paramparça edebilecek kadar sağlam bir karakter. Hayat Altınel, ölümle burun buruna gelse bile yanında gururunu taşıyacak o kadın. Mirza’nın soğuk şefkatini ilk defa göstereceği o kadın. Naifliğine karşılık başı öylesine dik ki, bir noktada Mirza’ya hayran olmayı bırakıp Hayat için gülümserken buldum kendimi. Bir anne edasıyla onunla gurur duyduğum satırları hatırlıyorum. Gözlerim hala dolu dolu, sırtımda kelimelerin yüküyle gerçekten de mutluyum aslında. Ben Selvi Atıcı için, onu ilk okuduğumda kelimelerin annesi tabirini kullanmıştım. Onu bir masanın önünde, tüm kelimeler önüne saçılmış bir vaziyette hayal ediyorum. Öyle usta bir edayla kelimeleri yerine diziyor ki, sanki hayatının yapbozunu tamamlar gibi.
Geçmişin getirdiği bir takım acı, Mirza’yı böyle bir adam olmaya itmişti. Nefret ile güçlenen karakterlerden bir tanesi olduğuna inanıyorum. Sırtını geçmişin kavlanmış duvarına yaslarken, aslında geçmişten destek alıyor. Ona kim olması gerektiği öğreten şeyin adı; geçmiş.
Hayat ile olan karşılaşmaları bir geceye denk geliyor. Mirza onu ilk defa görüyor ve aralarında geçen tek bir gece, bir ömürlük geleceğe mal oluyor. Mirza’nın öfkesi işte bu anda ortaya çıkıyor. Biriktirdiği tüm nefret, tüm acı genç kızın üzerine aktığında sizin de göz yaşlarınız bir anda akmaya başlıyor arkadaşlar. Kitapta ağladığım o kadar çok sahne var ki. Kendimi kaybedip başımı kitaba gömdüğüm, zihnimde Mirza’yı yumrukladığım çok sahne var. Hele bir noktada…öyle bir sahne var ki…Elimde telefon kitabı okuyanları taciz ediyordum o kısma geldiğimde.
Acının koynuna düştüm bu kitapla. Umurumda mı oldu? Hayır. Aşk ve nefreti ayıran sınırın üzerinde gezindim ve adımlarımı atarken, bir adım önümdeki çifti izleyip durdum. Çok şey tattım. Çok şeyi unutur oldum. Kitaba başlarken içimde büyük bir korku vardı. Büyük bir depresyon eşiğine girecektim çünkü bir hafta içinde üç Selvi Atıcı kitabı ağır geliyor. Toparlanamayacağımı biliyordum. Düşündüğüm gibi de oldu. Kitabı baş ucuma yerleştirdim. Kapağına da, sayfalarına da bakmaya doyamıyorum. Kitabın kurgusu, kendisi, yazarı bir kenara dursun tasarımı o kadar güzel ki!
Olumsuz olarak söylenebilecek hiçbir şey yok. Nefretin tünelinde yürürken aşkın aydınlık olduğu bir roman bu. Geceyle gündüzü ayıran şafağa benzetiyorum ben onları. Bu romanı.
Teşekkürüm bu kitabı bizimle buluşturan Nemesis Yayınlarına, romanlarıyla beni tanıştıran Burcu Büyükyıldız’a ve Selvi Atıcı’ya.
Selvi Atıcı, zihnime imzasını kendi kelimelerinden yarattığı mürekkebiyle attı ve eminim ki sonsuza dek orada yer edinecek.