Burada okuyacaklarınız kitaptan alıntılar ve üzerine eklediğim şahsi görüşlerim. Kitaptan alıntı yaptığım kısımları koyu belirtmeyi tercih ettim. Notlarımın tamamını bloguma yükleyince incelememi güncelleyeceğim. Savaş tarihine farklı bir bakış açısı sunduğu ve dönemi başka milletten birinin gözünden okumak bağlamında değerli bir eserdi. Sadece Ermeni meselesindeki bakış açısı bile anlitik çalışmanın örneğiydi. O bölümü de buraya sığmadığı için bloğuma ekleyeceğim. Çok keyif aldım. Öğreticiydi, mutlaka okumalısınız deyip notlarıma geçeyim.
Sunuma dair Kitabın girizgahında hazırlanmış olan sunuş çok iyiydi,
** Londra Antlaşması ile elimizdeki toprakları yitirdik. Halk Londra Antlaşmasının fesh edilek Edirne ve Trakyanın geri alınmasını İttihat ve Terakki'nin işi olarak gördü. bu parti hükümetinin yerinin sağlamlaşmasını sağladı.
** Osmanlı Genelkurmay'ı, Prusya Gnelkurmay'ı örnek alınarak kurumuştur. Alman Ordusu örnek alınarak geliştirilmiştir.
#Sayfa29 1914 yılına gelindiğinde Osmanlı, eğitim açısından geri, kaynaklar açısından fakir, sanayi açısından az gelişmiş ve mali açıdan müflisti.
#Sayfa42 Ailen ve Muratof "Kafkasya Savaş Alanları" kitabında; "Balkan Savaşları'nın sonucunun, Türk Devleti'nin ağırlık merkezinin Avrupa'dan Asya'ya kayması olduğunu" söylerler.
** 1 Ağustos 1914'te Almanya, Rusya'ya savaş ilan ettiğinde; Türkiye, Balkan Savaşı'nın yaralarını sarmaya çalışıyordu. Avrupa'nın büyük güçleri, sırasıyla bizi savaşa girmemiz için tehdit ya da teşvik etmeye çalıştılar. Almanya, 1914 temmuz sonunda, dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa ile işlerliği olan bir mutabakat yapmıştı. Bu mutabakat sonraları gizli bir antlaşmaya dönüştü. (2 Ağustos 1914) Türkiye'nin Kafkasya sınırında savunmada kalması ve Rusya'ya karşı operasyon için Trakya'da bir ordu toplanması hususunda anlaştılar. Bulgaristan ve Romanya'nın tarafsızlığı kuşkulu olduğu için bu ordu Yunanistan'a karşı da kullanılabilecekti.
Olaylar sonrasında Sait Halim Paşa'nın yaptığı ek talepler ilginçtir. Ki bu sırada Enver Paşa'nın da Ruslarla yeni bir anlaşma yapmaya çalışması ilginç bir durumdur. Sait Halim Paşa'nın ek istekleri kabul görmüş ama bu durum Paşa'yı iyice süphelendirmiştir. Sait Halim Paşa, "Alman Büyükelçisine, askeri işlere karışmaması, Liman Von Sanders'e de politikaya karışmamasını" bildirir. Sonrasında, Fransız ve Rus büyükelçileri ile görüşmelerin yeniden başlaması talimatını verir. Bu talimat Sait Halim'in Almanya ile yapılan anlaşmadan rahatsızlık duyduğunu gösterir.
** İngiliz tersanelerinde, Türk parası ile inşa edilen Türk gemilerine, İngilizlerin el koymuş olmaları sinir bozucu bir durum. Savaşların kendilerine göre kuralsızlıklardan oluşan kurallarını ilginç buldum.
** Sayfa 53'te bahsedilen Osmanlı-Bulgaristan arası antlaşma da ilginç. Anlaşmayı Talat Paşa ve Büyükelçi Radoslov yapmışlar. Antlaşmaya göre, taraflardan birisi bir başka balkan devletinin saldırısına uğrarsa ortak savunma yapılacaktı, Ayrıca taraflar birbirlerine danışmadan diğer Balkan Ülkelerine saldırmayacaktı. Bu kararlar da gizlidir.
** Sayfa 55'te bahsedilen, Enver Paşa'nın 2 Ağustos 1914'te çıkardığı genel seferberlik emrini ilginç buldum. Sait Halim Paşa'nın politikasını destekleyecek sınırlı bir seferberlik yerine genel seferberlik ilan etmiş olması itilaf devletlerice hasmane karşılanmış. Kitabın geneline tek eleştirim belkide bu. Her şey Enver Paşa'nın Alman Sever ve hayalperest bir turancı olmasına bağlanmış gibi!
Genel olarak kitaba göre Sait Halim ve Talat Paşalar savaşa girmye isteksiz görünürken Tüm işi Enver Paşa organize diyor. (Sayfa 59)
** Osmanlı Donanması ile harket den Goeben ve Brslau'nun Rus kıyılarını bombalaması, Enver Paşa'nın bu durumu biliyor olduğunun düşünülmesi olarak yorumlanabilir. (Sayfa 60)
** Balkan Savaşı sırasında gelişen olaylarla 1. Dünya Savaşı'na girişimiz öncsi ordunun hr anlamda eksiği vardı. Bu eksiklere rağmen, sonrasında yapılmak istnen yığınak planında da uygulama gecikmelerinden dolayı büyük sıkıntılar oldu. 1915 ilkbaharında Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa, İstanbul'daki idari görevlerini bırakarak, muharebe komutanı sıfatıyla Alman danışmanlarıyla cephye geçti, Bunu yapmakla yüksek komutanlığın liderlik kapasitesini zayıflatmış oldular (sayfa 94) görüşü üzerinde de düşünmek ve tartışmak lazım. Niyetin kötü olduğunu düşünmek istemiyorum. Belkide talihsiz bir karardı...
**Sayfa 96'da bahsedilen Enver Paşa'nın ordudaki yaşlı subayları tasviye etmesinin negatif etkisi görüşü de tartışmaya açıktır. Erzurum'da yapılan komuta kademesi değişiklikleri ile yeni gelen genç ve tecrübesiz kadronun yarattığı sonuçlar ortadadır. Yazara göre harekatı etkileyen faktörler; hava koşulları, lojistik ve arazi yapısıdır. Buna komuta kademesindeki tecrübesizlik de eklenince facia yaşanmıştır.
** İlk defa sayfa 107'de kesin olarak bahsedilen ve sonrasında sık sık yenilenen, ordunun ihtiyat kuvveti olmaması sorunu verdiğimiz mücadelenin genel sıkıntılarından biridir. Ama o zamanki koşullara göre değerlendirecek olursak, kimi zaman gerektiğinde öne sürecek ihtiyatımız olmaması doğal da karşılanabilir. Zira birden fazla sayıda cephede mücadele ediyor olmamız asker sayısı bağlamında sıkıntı yaratmıştır. Buna hatalı askeri stratejiler de eklenince durum ortadadır.
** Sarıkamış Harekatı sonrası Ermenilerin sergiledikleri tutum ve ona destek çıkanlar bugün çokça tartışılan Ermeni Meselesi konusuna zemin hazırlamıştır. O dönemde Mezapotamya'da bölge halkı müslüman olsalar da Araplar, çok sayıda Kürt, Ermeni, Süryani ve Yahudi'den oluşmaktadır.
** Sina Cephesi'nde de durum değişmez. Çok cepheli savaşın getirdiği durumlara göre doğru strateji üzerine kurulamayan savaş taktikleri, öngörülerimiz gerçekleşmeyince oluşan yeni duruma göre planlama yaparken yaşanan güçlükler-askerin uzun yollarda hastalanması gibi- donanımsal eksikler ve ihtiyat yokluğu ile birleşince durum vahim olmuştur.
TÜRK ORDUSUNA GENEL BAKIŞ
#Sayfa282
Öncelikle Türk ordusunun muharebeye girdiği her harekât alanında ve seferde sayısal bir dezavantajla savaştığında hiç kuşku yoktur. Bu dezavantaj genellikle asker sayısı, topçu, cephane ve lojistik destekteydi. Her ne kadar Türklerin geçici sürelerle yerel üstünlük sağladıkları durumlar olduysa da, söz konusu sayısal zayıflık savaş boyunca sürdü. Türkler buna rağmen çoğu zaman muharebeleri kazandılar. Bu nedenle Türk ordusunun muharebe etkinliği bu durum göz önünde bulundurularak değerlendirilmeli ve sonuçta oldukça yüksek olduğu teslim edilmelidir.
#Sayfa283
Türk ordusu son derece olumsuz koşullar altında kendisini idame ettirme kabiliyetini gösterdi. Daha ötesi, bu ordunun askerleri büyük bir kararlılık ve dayanıklılığın örneklerini gösterdiler. Siper kazdıkları ve tahkimat yaptıkları zaman onları hatlarından çıkarmak neredeyse imkânsızdı. Canla başla savaşan bu askerler. Batılı orduların kesin askerî gereksinim olarak gördükleri hizmet desteğinin çok azıyla yetinebiliyordu. Türk ordusu, bu niteliğinin sonucu olarak, hiçbir zaman destek birlikleriyle dengesiz biçimde “yüklenmemişti.” Cepheye daha fazla asker sürebilmesinin bir nedeni de buydu. Ordu çok az destekle taarruz operasyonları yapabiliyordu ve Türk piyadesinin yürüyüş kapasitesi şaşırtıcı ölçüde yüksekti. Sarıkamış, Romanya ve Azerbaycan seferleri bu açıdan dikkat çekmektedir. Türk ordusu strateji ve harekâta ilişkin seviyede hızla yeniden örgütlenebiliyordu ve muharebe gruplarını örgütleme konusunda büyük bir yetenek sergilemekteydi. 1915’te Çanakkale’de, 1916 ’da Mezopotamya’da, 1916 ve 1918’deki Kafkasya seferlerinde bu yetenek muharebe etkinliğini büyük ölçüde artırdı. Bu yetenek, orduyu taktik olarak ve muharebe koşulları altında yeniden örgütleyebilecek büyük bir toparlanma kapasitesiyle birleşmekteydi. Yıldırım Ordular Grubu Ekim 1918 gibi geç bir tarihte bile bu yeteneği sergilemişti Türk ordusu savaş boyunca büyük komutanlar çıkarmıştır. Bunlar arasında Mustafa Kemal Paşa, Esat Paşa, Şevki Paşa, İzzet Paşa, Halil Paşa, Fevzi Paşa ve Vehip Paşa öne çıkmaktadır. Bunlar atak ve iyi yetişmiş komutanlardı. Geniş bir düşünce kapasitesine ve harekete geçme iradesine sahiplerdi. Bu gruptaki olağanüstü yüksek nitelikteki komutanların öte tarafında ise, Erzurum ve Erzincan'ı yitiren beceriksiz Mahmut Kamil Paşa, uyuşuk bir tutum içindeki Cemal Paşa ve îngilizlerin Mezopotamya’ya rahatça yerleşmelerini sağlayan Cavit Paşa bulunmaktadır. Diğer Türk komutanlan genellikle yetenekliydi ve özellikle de savunmada daha başarılıydılar. Bu kısmı ayrıca araştırıp farklı bir kaç kaynaktan daha okumayı düşünüyorum.
son olarak
Türkler ulusal çıkarları açıkça tehlikede olmadığı zamanlarda bile bir ittifak savaşını yürütmek için büyük kararlılık gösterdiler. İlk Kafkasya seferlerinde, 1916 Avrupa seferlerinde ve Yıldırım Ordular Grubunun seferleri planlanırken ulusal çıkarlannı müttefiklerinin gereksinimlerinin arkasına koydular. Savaş boyunca, Türklerle Almanlar arasında bütün seviyelerde sürekli bir diyalog ve işbirliği gerçekleşti. Türkler uygun koşullarda makul bir barış yapma beklentisine girmenin çok ötesinde bir tutumla Almanların ve Avusturyalıların sadık müttefikleri oldular.
Eleştiriler (Yazarın olaylara genel eleştirilerini okumak çok keyifliyfi)
#Sayfa284
Bilançonun eksi hanesine kaydedilen hususlar da vardır, ilk olarak, Osmanlı împaratorluğu’nu Büyük Güçlerle savaş riski içeren bir duruma sokmak muazzam bir hataydı, imparatorluk Balkan Savaşları’ndan tükenmiş bir halde çıkmıştı ve bir dünya savaşına girecek durumda değildi. Seferberlik çabası ve yığınak planı, Osmanlı împaratorluğu'nun kesin sonuç alma olasılığının bulunmadığı yerlere iyi hazırlanmamış kuvvetleri yığdı. Bu hatayı daha da vahim hale getiren husus, birbirinden çok uzak cephelerde aynı anda taarruzu öngören hatalı sefer planlarıydı.
İkinci büyük olumsuzluk, Enver Paşa’nm Türkiye’nin savaş stratejisinin arkasındaki yönetici güç olarak ortaya çıkması ve savaş çabasını büyük ölçüde zayıflatmasıydı. Enver’in amatör stratejik bakış açısı taarruz harekâtında ve çılgınca iyimserlik taşıyan planlarda sürekli ısrar etmesine neden oldu. Enver Paşa 1914’te Sankamış ile başlayan ve 19 18’de İslam Ordusu seferlerine kadar devam eden süreçte, belirlediği askerî görevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan askerî vasıtaları sürekli biçimde doğru değerlendiremedi. Yıldırım Ordular Grubu ve İslam Ordusu belki de ondaki bu eğilimin en iyi örnekleridir. Kötü planlanmış birçok harekâtta Türkiye'nin stratejik ihtiyatlarının heder edilmesine yol açtı.
Üçüncü olarak, Enver Paşa ve Türk Genelkurmayı belirli stratejik harekât alanlarına öncelik vermeyi ve yeterli güçleri bu alanlarda yoğunlaş tırmayı beceremediler. Bu, taarruz için uygun koşullar ortaya çıktığı zamanlarda bile inisiyatifin elde tutulamamasına yol açtı, özellikle 1914’ün zayıf ilk taarruzları ile 3. Ordunun 1915 ve 2. Ordunun 1916 taarruzları bu zafiyetin kamdandır. Buna ek olarak, birlik-görev dengesinde birliklerin güçlerini aşan görevleri yapabileceği varsayımı, birçok harekâtın başarıyı garanti edecek güçlere dayanmadan başlatılmasını kaçınılmaz kıldı.
Dördüncü olarak, Türkler ulaştırma hatiarmm stratejik hareketleri destekleme kapasitesini yanlış ve iyimser biçimde değerlendirdiler. Ulaş tırma sorunu, ordunun 1914 ’teki inanılmaz yavaşlıktaki yığınağından başlayarak, savaşın sonuna kadar sürdü. Türk Genelkurmayı’nın 1916 yılında 2. Orduyu doğuya hızla sevk edememesi savaş sırasında yapılan en büyük hatalardan biriydi. Her ne kadar Türkler ve Almanlar demiryollarını geliş tirmek için devamlı bir gayret içinde bulundularsa da, bu sorun, savaş boyunca varlığını sürdürdü. İmparatorluğun altyapısındaki gelişmeler (Mustafa Kemal’in Eylül 1917’de işaret ettiği gibi) Türkiye’nin savaş kapasitesini büyük ölçüde artırabilirdi.
Türkler ve ordularıyla ilgili olarak aşılması gereken birçok yanlış
kanı bulunmaktadır. (285)
Kanı 1: Osmanh ordusunun birçok harekâtı Almanlarca planlanmış veya yönetilmiştir: Ordunun Çanakkale’deki (Liman von Sanders) ve Yıldırım Ordular Grubunun Filistin’deki (von Falkenhayn ve von Kress) birçok harekâtı hariç. Almanlar Türk kuvvetlerine çok nadiren komuta etmiştir. Mezopotamya’da çok az etkisi bulunan von der Goltz bu grubun dışında tutulmalıdır. Komutanlar ve karargâhlar kolordu seviyesinde ve altında hemen hemen tümüyle Türk’tür. Bu düzeyde sadece birkaç istisna vardır: Gelibolu’da von Sodenstem ve Filistin’de von Oppen. Tümen seviyesinde ise Stange, Nicolai ve Willmer’in Türk askerlerine yaptıkları kararlı taktik liderlik Övgüyü hak eder. Bazen sunulduğu şekliyle Bronsart von Schellendorf ve von Seeckt hiçbir zaman Türk genelkurmay başkanı olarak görev yapmadılar ama bunların fiili liderler olarak çalıştıkları pekâlâ ileri sürülebilir. Her ne kadar bazı ordularda, 3. Ordudaki Albay Guse gibi kurmay başkanları bulunmaktaysa da planlama çalışmalarının çoğu yetenekli Türk kurmaylar tarafından yapılmıştır.
Kanı 2: Türkler iyi kayıt tutmazlar: Gerçekte, doğru olan bunun tam tersidir. Sözcüğün tam anlamıyla bürokrasiyi ve kırtasiyeciliği Osmanlılar icat etti ve ne kadar önemsiz olursa olsun kayıt tutmayı ihmal etmedi. Sadece Türk Genelkurmay arşivleri 1. Dünya Savaşı ile ilgili 1,5 milyon belge içermektedir (toplam 8 milyondan fazla). Diğer Türk milli arşivlerinde milyonlarca belge daha vardır. Ne var ki bu kayıtların büyük kısmı, özellikle hassas politik ve askerî konularla ilgili olanlar araştırmacılara açık değildir.
Kanı 3; Osmanlı birlikleri muharebe baskısı altında firar ve dağılmaya eğilimliydi: Eğer Nablus ve Suriye seferleri bir model olarak kullanılacaksa, bunda bir parça gerçeklik payı bulunabilir. Ne var ki Nablus bir kuşatma sonrası takip harekâtı olup, büyük sayıda esir ele geçirmek için ideal koşullardan oluşturuyordu. Burada söz edilen iki muharebenin bir başka benzeri yoktur ve bunlar Osmanlı cephelerindeki savaşların özelliklerini yansıtmazlar. Her ne kadar küçük bazı çöküş örnekleri olmuşsa da bunlar çok enderdir ve sadece Osmanlı imparatorluğuna özgü olmadığı gibi, hiçbiri belirli bir muharebe bölgesinde cephenin topyekûn yarılmasıyla sonuçlanmamıştır. Türk ordusu yoğun düşman baskısı altında başanlı bir şekilde savaşarak ricat etme yeteneği ile öne çıkmaktadır. Kitlesel dağılmaya uğ rayan birlikler genellikle alay seviyesinde veya daha altındaki Türk olmayan birliklerdi. Firarlar genellikle imparatorluk içindeki birlik intikalleri sırasında, muharebelerin arasındaki durgun dönemlerde ve geri bölgelerdeki hastanelerden yapılmaktaydı.
Kanı 4: Enver Paşa ve İttihat Terakki önceki savaşlarda yitirilen Osmanlı topraklarını, özellikle Türk halklarının bulunduğu bölgeleri geri almayı amaçlıyordu: Panturanizmin Enver Paşa’nın düşüncesinde başat bir fikir olduğu konusunda kuşku yoktur. Fakat bu asla savaşın ilk baştaki hedeflerinden biri değildi ve hiçbir zaman da Türklerin stratejik düşüncelerinde hâkim bir unsur olmadı. Bu ayrılıkçı Kafkasya bölgesinin veya Türkiye’nin Avrupa’daki eski topraklarının geri alınması fikrinin savaş öncesi planlama sürecinde hiçbir zaman ortaya çıkmamasından da bellidir. 1918 yılında Bakû’ya doğru yapılan şaşırtıcı ilerleme Panturancı stratejik hedeflerin sonuçlandırılmasından çok, anlık olarak ortaya çıkan bir fırsatın değerlendirilmesi olarak görülmelidir. Rusya’nın çöküşünün Enver'e Kafkaslar’ın kapısını açması, bu bölgenin ele geçirilmesi için önceden tasarlanmış bir stratejiden çok, bir tesadüften ibaretti. Yıldırım Ordular Grubu ile ilgili olarak yapılan sonraki planlamalar da aynı şekilde fırsatlardan yararlanmayı ve esas olarak savaş sırasında yitirilen arazilerin geri alınmasını öngören tasarımlardı.
Kanı 5: Osmanlı ordusu muharebede olağanüstü büyük zayiata uğradı: Bu görüş, esas olarak, Sarıkamış seferi ile ilgili olarak Rusların, donma vakalarını da içeren hatalı tahminlerinin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Müttefikler büyük kayıplarını makul göstermek için çabaladıkça, Çanakkale seferi de bu fikre katkıda bulundu. Osmanlı cephelerindeki muharebe temposunun genelde Avrupa cephelerine göre daha düşük olduğunu hatırlamak gerekir. Her ne kadar Çanakkale gibi bazı istisnalar bulunsa da, harekât alanındaki muharebeler çok uzun süreli değildi ve sürekli topçu bombardımanına sahne olmadı. Çok daha önemli olan husus, bu seferlerin yoğunluğunun, özellikle makineli tüfek ve top kullanım oranlarının (ı. Dünya Savaşı’nın gerçek ölüm makineleri) daha düşük olması nedeniyle Avrupa’dan daha düşük olmasıydı. Aynı şekilde bu cephelerde gaz kullanılmamıştı. Nihayet, seferlerin çoğu mevsimlik olarak cereyan ediyor ve böylece Avrupa’da yaşanan sürekli muharebe operasyonları kadar uzun sürmüyordu. Gerçek muharebe kayıpları (yüzde 10,6) savaşan diğer ülkelerle aynı seviyede idi. Hastalık, özellikle Mezopotamya ve Kafkaslar’da daha fazla ölüme neden oluyordu.