Solidarität war gestern – Leben in einem gespaltenen LandImmer mehr Bürger in Deutschland sind vom wirtschaftlichen Reichtum des Landes ausgeschlossen. Nicht nur Arbeitslose oder Rentner, auch viele Menschen, die sich in einer Endlosspirale von Billigjobs und Zeitarbeit befinden. Früher konnten sie sich nicht nur der sozialstaatlichen Unterstützung, sondern auch einer gewissen Solidarität sicher sein. Doch damit ist es nun vorbei. Wer nicht mehr mitkommt in unserer Wirtschaft, ist selber schuld. Reflexhaft werden ihm Bildung, soziale Kompetenz oder gar der Arbeitswille abgesprochen. Die Intellektuellen gewöhnen sich an, die Verlierer der entfesselten Konkurrenz nach ästhetischen Kriterien („Billigkonsum“ und „Unterschichten-TV“) abzuurteilen. Die abstiegsbedrohte Mittelschicht übernimmt diese Sicht. Dabei ist die Armut – die heute natürlich ein anderes Gesicht hat als früher – längst in dieser Mitte unserer Gesellschaft angekommen.Kathrin Hartmann erkundet in Reportagen und in bestechend genauen Analysen unsere sich zunehmend spaltende hier die Elite, die sich in gentrifizierten Stadtvierteln, neuerdings auch in Gated Communities und speziellen Clubs abschottet, dort die pauschal als „Unterschicht“ für nutzlos erklärten Menschen, die sich oft nur noch über die sogenannten Tafeln ernähren können. Kommt es wenigstens dort noch zu einer wirklichen Begegnung von Arm und Reich?
Kathrin Hartmann (born 1972 in Ulm ) is a German journalist and author.
Hartmann studied art history, philosophy and Scandinavian studies in Frankfurt am Main. During her studies she worked as a freelance author for the Frankfurter Rundschau, taz and Titanic. After a traineeship at the Frankfurter Rundschau, she became an editor there. From 2006 to 2009 she worked for the magazine Neon, since then as a freelance journalist and author. Hartmann lives and works in Munich.
Hartmann now writes regularly for the newspapers Der Freitag, Frankfurter Rundschau and Dogs magazine. She was also involved as a researcher on the satirical program Die Anstalt. The focal points of her work include: corporate, capitalism and globalization criticism, social inequality, the climate crisis and environmental protection.
KATHRIN HARTMANN, Yazar-Gazeteci, Sanat Tarihi ve Felsefe (Frankfurt Uni), ALM: 2012, TR:2014, Ayrıntı Yayın, Çeviren: Etem Levent Bakaç, 352 sf. (Dr.Arif Müezzinoğlu hazırlamıştır)
Kitap, 9 bölümden oluşuyor. 1-) UYGAR NEFRET Bölüm, tüketim toplumu, mevcudiyetini neden ötekileştirme vasıtasıyla garantiye alıyor ve orta tabaka gerçekte düşerken gözünü neden yukarıya dikiyor, sorusuyla başlıyor.
Çokuluslu bir şirketin sözcüsünün bir röportajda “gıda bankalarından yemek alan insanların kamu yararına işler görmekle yükümlü tutulması gerektiğini düşünüyorum” diyor. Bu bağışlar olmaksızın yaşamlarını sürdüremeyecek insanların öncelikle midelerine girecek lokmaları haketmeleri gerektiğini söylemek istiyor. Üst-orta sınıfa mensup, gıda bankaları dünyasını bilmeyen birisi nasıl böyle bir fikre varabiliyor?
Orta sınıfa mensup, alt tabakanın günlük yaşamının içinde olan bir öğretmen ise, “gastronomi ve oteller yıllardan beri ‘yalvar yakar’ yetiştirecek eleman arayışında; suç onlarda, çalışmak istemiyorlar” diyor.
Orta tabakanın müdavimler masasından bir manzara, bir grup gazeteci ve akademisyen bir restoranda oturuyor. Karınlar tok, bardaklar kırmızı şarapla dolu. Birisi aniden yoksulluk yardımı alanların ek olarak gıda yardımı almalarını iPhone almak istemelerine bağlıyor; bu korkunç iftira kimseyi rahatsız etmiyor ve kimse itirazda bulunmuyor. Bu, nasıl olabiliyor? Hatta aralarından bazıları eskiden solcu (bugün ise "gerçekçi" olduklarını öne sürüyorlar). Bir diğeri onu tasdik ediyor: "Hepsinin elinde en yeni cep telefonlarından var, ayrıca gıda bankasına gidenlerin giyim kuşamları süper, gerçekten ihtiyacı olanlara ulaşılamıyor bile”. Başka birisi söylenenleri tamamlıyor: “Isıtma parası aldıklarından beri, deliler gibi ısıttıklarını duydum.
Yani gariptir ki, yoksulların dışlanması ve orta sınıfın onların sırtından üstünlüğünü sergileme çabaları bağlamındaki karakteristik öfke, zengin bir ülkede insanların yemek bağışlarına muhtaç olmasına karşı değil, bu insanların bir cep telefonuna sahip olmasına ve kış aylarında evlerini ısıtmasına karşı ifade buluyor.
Almanya’da yaşayan her yedi kişiden biri ise yoksulluk sınırında veya altında yaşıyor ve 6,7 milyon insan resmi yoksulluk yardımı alıyor. Göreceli yoksulluk, kulağa ne kadar da masum geliyor. Sanki Alman yoksullar, aslında gerçek anlamda yoksul değil de, yalnızca daha az varlılılarmış gibi. En azından dünyanın başka bölgelerinde sokaklarda ölen insanlara kıyasla; yani başkalarına bakacak olursak, biz yine iyiyiz! Zengin ülkelerin yoksulları işte bu nedenle en fazla umursamazlıkla; ama çoğu zaman öfke ve hor görülmeyle karşılanıyor. Almanya’daki yoksulluğun ağırlığı, yalnızca maddi yoksunluklardan değil, duygudaşlık, ve hoşgörü yoksunluğundan da kaynaklanmakta, bu yüzden de fakir ülkelerdeki yoksulluktan daha da bunaltıcı olabilmektedir. “Bangladeş’teki yoksulluğun da korkunç ve yürek yakıcı olduğunu açıktır. Fakat o insanlar yoksulluklarından dolayı suçlanmıyor. Yalnız başlarına kalmış ve suskun değiller, hoşnutsuzluklarını sokaklara taşıyorlar. Ancak Almanya ve Avrupa’nın diğer zengin ülkelerinde, yoksullara kederleri bile çok görülüyor. Yoksullukları bile ellerinden alınıyor. Ayrıca, madalyonun diğer yüzü var: Almanya'da insanlar fakirleştikçe, öbür yanda daha fazla zenginlik daha az elde yoğunlaşmaktadır.
“Bu toplumda kimsenin tembelliğe hakkı yoktur” açıklaması yapan eski Sosyal Demokrat Başbakan gibi, “yoksulluğa karşı aşevleri, doyururken tembelleştiriyor mu?” programları ve "aldıkları paranın karşılığında bir şeyler versinler" diyen sokaktaki süslü yurttaşın sözleri ile her düzeyde sadece daha adil bir iş ve gelir dağılımının politik olarak başarılamadığı göz ardı edilmiş olmuyor, aynı zamanda sosyal adalet hedefinin yerine, verime bağlı adalet tanımını koyarak kurbanları fail konumuna oturtuluyor.
Topluma karşı bir talepte bulunma hakkı yalnızca ‘performans gösterenlere” mahsustur; 'çalışmayana yemek yok’tur. Kapitalist bir sistemde verimlilik ve değerlendirilirlik mantığı, aile, okul ve sosyal ilişkiler gibi aslında ekonomik ilkelere göre işlemeyen kurumlara giderek daha fazla nüfuz ediyor.
Bu kitapta yalnızca haksızlıklar teşhir edilmemiştir. Sadece politik reformlar yapılmasını talep etmek meseleyi çok basite indirgemek olur; yalnızca biraz daha dayanışma gösterilmesini talep etmek sosyal vicdana çağrı yapmak belki dünya kiliseler günü kutlamalarında olabilir.
Kitapta, seçkinlerin insan onurunu hiçe sayan hangi stratejilerle varlığını koruyup hepimizi mülksüzleştirdiği, kimlerin yoksulluk sayesinde zenginleştiği ve devlet politikalarının neden yoksulluğa değil, yoksullara savaş açmış olduğu, holdinglerin “sosyal girişimcilik” politikalarıyla neden yoksulluğun yapısını değiştirmediği hatta tam tersine sağlamlaştırdığı ve ilk bakışta rasyonel gözüken ticarileştirilmesinin arkasında, giderek daha fazla onaylanan tehlikeli bir eşitsizlik ideolojisinin olduğu anlatılıyor.
2-) “…O HALDE PASTA YESİNLER” Bölüm, Almanya’daki 877 gıda bankasından bir milyonu aşkın insanın haftada bir kez yemek alışının anlatımıyla başlıyor.
‘Tüm zamanların en büyük sosyal hareketi’ olarak böbürlenilen gıda bankalarında fahri görevliler süpermarketlerden, ucuzluk mağazalarından ve toptancılardan, satılabilir nitelikte olmamasına rağmen hala yenilebilir gıdaları topluyor. Bunlar çoğunlıkla meyve, sebze ve süt ürünleri gibi çabuk bozulan ve son kullanma tarihinin hemen öncesinde veya sonrasında toplanan mallar. Normalde imha edilecek olan bu artıklar, yoksullara dağıtılıyor. Gelir dağıtımının düzeltilmesi yerine sadaka sistemi, başlangıçta evsiz barksızlar ve uyuşturucu bağımlıları gibi hiçbir sosyal gruba tutunamamış insanlara acil yardım olarak oluşturulan bu kurumlar, bugün iş piyasalarında başvurulan ‘reformlar’ sonucunda gıda bağışlarına muhtaç kalacak kadar yoksullaşan yurttaşlara yönelik bir tedarik sistemine dönüştü. 2003 ile 2009 yılları arasında Almanya’daki gıda bankalarının sayısı üçe katlandı. Toplamda gıda bankaları Almanya’da yoksullara her yıl 130 bin ton gıda dağıtıyor. Bu miktar Almanya’da her yıl çöpe giden 20 milyon ton gıdanın yalnızca ufacık bir parçası. Bir yandan dünya üzerinde bir milyardan fazla insan açlık çeker ve günde en az 20.000 insan açlıktan ölürken, endüstri ülkelerinde imal edilen gıdaların büyük kısmı çöpe gidiyor. Avrupa ve Kuzey Amerika’da imha edilen gıda miktarı dünyada açlık çeken insanların beslenmesine üç kez yetecek boyutlarda.
3-) KENTSEL SEÇKİNLEŞTİRMEDEN ZENGİNLERİN SİTELEŞMESİNE Bölüm, şehirlerdeki yoksulların zenginler tarafından nasıl yerlerinden edildiğini ve politikanın bunu neden desteklediğini anlatıyor.
Şehrin merkezindeki köhne binaların olduğu işçi semtleri, “kentsel seçkinleştirme” süreciyle varlıklı semtlere dönüştürülüyor. Eskiden kiralara gücü yeten öğrenciler ve sanatçıların doğaçlama olarak yaratıcılıklarıyla ortaya çıkardığı zarafet ve kentsel yaşam duygusu, bölgenin yüksek tabakalara çekici hale gelmesine, artan talebin kiraları patlatmasına, onarımsız evlerin lüks dairelere dönüşmesine ve düşük gelirlilerin merkeze uzak, ucuz evlere taşınmasına yol açıyor.
Yüksek duvarların arkasına izole olanların vurguladığı güvenlik, herşeyden önce bir statü ve zenginlik sembolü, villalar bölgesinin tel örgüleri, teşhir edilen zenginliğin son derece bayağı bir ifadesi. İnsanlar burada fakirlere karşı değil, diğer zenginlere karşı duvarlar örüyor. Kimin tel örgüleri daha uzun, kimin direkleri daha yüksek? Buna bir “comparatio genitalis” denebilir, yani zenginler ve iyi eğitimliler arasında bir tenasül uzvu karşılaştırması.
4-) SEÇKİNLERİN GÜCÜ Bölüm, “Güzel bir numara: Sistemi eleştirmek hakkını, sistemden avantaj sağlayanlar kendilerine saklı tutuyor. Sistemin dibini tanıma imkânına sahip olanlarınsa öfkeli, kinci ve kıskanç oldukları bahanesiyle kozları ellerinden alınıyor” alıntısıyla başlıyor ve zenginlerin topluma neden veda ettiği ve avantajları için nasıl savaştığı anlatılıyor.
İlkokulun 4 yıldan 6 yıla uzatılması reformu ile özellikle sosyal açıdan güçsüz öğrencilerin daha henüz 4. sınıftan sonra gerçekleşen ayıklanmanın kurbanları olmalarının önlenmesi hedefleniyordu. Üst tabakanın “öğrenmek istiyoruz” başlıklı protesto kampanyasıyla reformun önlenmesi, eğitimin seviyesini yükseltmek için değil, zaten daha iyi konumdaki çocuklarına ilave ayrıcalıklar sağlayan seçici okul sisteminin daha da güçlendirilmesi için yapılmıştı. Seçkinler kendilerini aşağıya karşı kapatıyor. Bu, aşağıdan kimse yukarıya gelemezse, yukarıda hemen hemen her şeyin olduğu gibi kalacağı anlamına geliyor.
Seçkinlerin radikalleşmesinden bahsedilirken, bundan seçkinlerin “kendi çıkarlarını daha büyük bir sertlikle savunması” kastediliyor. Seçkinlerin yalnızca ekonomi, yargı ve bürokraside değil politikada da yoğunlaşması, yani politikanın giderek elitleştirilmesi sonrasında, demokraside halkın artık ne ölçüde temsil edildiği sorgulanıyor. Bir zamanlar demokratik bir şekilde seçilen halkın temsilcileri, artık nüfusun geniş bir bölümünü hiçe sayarak siyaset yapmalarının meyvelerini, şimdilerde ekonomide sahip oldukları cazip işler vasıtasıyla topluyorlar.
Bir federal çalışma bakanı, taşeron işçilikte süre sınırlamasını kaldırıp ve taşeron işçiliğin yasal çerçevesini “liberalleştirdikten” sonra görevinden ayrılmış ve hemen sonrasında da Almanya’nın beşinci büyük taşeron işçilik şirketinde önemli bir göreve getirilmişti.
Aynı iş için daha az ücretin ödendiği ve sosyal güvencenin tanınmadığı sürekli yükseliş içindeki bu modern kölelik süreci bütün partilerin katkısıyla gerçekleşiyor. Örneğin Yeşiller Partisi, sol bir direniş partisinden bir tür yeşil astarlı liberal partiye dönüşüme ışık tutarken, muhafazakâr görüşleri benimsemeksizin ve ekonomik gücün yanında yer almaksızın muhalefetten hükümete yükselmesinin kesinlikle mümkün olamayacağını savunuyor.
5-) NİHAYET BİRİSİ, SÖYLENMESİ GEREKENİ SÖYLÜYOR Bölümde, basındaki yazılar tarandığında genel olarak aynı mesajın verildiği anlatılıyor.
Sosyal asalaklar toplumun sırtında bir yük olarak yaşıyor. Sosyal güçsüzlere yapılan saldırılar, akademisyenler ve ciddi medya organlarının bile bu saldırıya katılmasından bu yana iyice belirgin hale geldi. Sorgulanması istenmeyen acı reçeteler topluma şöyle ifade ediliyor: Şık olmamakla birlikte, başka çaresi yok. Maalesef, evet, maalesef! Böylesi “hoş olmayan gerçekler” hâkim sınıfın en severek başvurduğu bahane.
Bir hâkimin bazı vandallara verilen sert cezalarla birlikte söylediği sözler önemli “Toplumun dürüst üyeleri sizin gibilerden bıktı, sizlerden yorulduk”. Bu tarafsızlığını en azından koruması beklenenlerin, yukarıdan aşağıya başlattığı ve birçok örneği sürekli görülen ayrımcılıktan başka bir şey değildir.
6-) DAYANIŞMANIN SONU Taşeron işçilik, 1967 yılına kadar Almanya’da yasaktı; 70’li yıllarda 3, 1985’de 6, 94’te 9, 97’de 12 ve 2002’de 24 ayla sınırlandırılmak üzere sürekli uzatıldı. 2004’yılından beri taşeron olarak çalıştırılma için herhangi bir süre sınırlaması yok. Bir çalışan, birgün işten çıkarılıp, ertesi gün daha düşük ücretle yeniden işe alınabiliyor artık. Taşeron işçilik; haklardan yoksun bir işçilik, yani köleliğin modern bir biçimidir. İncelemelere göre %20-50’lere uzanan daha düşük ücret alma ile taşeron işçilik, yaşlılıkta yoksulluğun başlıca nedeni; çünkü emeklilik hakkı, düşük ücretler ve çalışma aralıkları yüzünden son derece sınırlı.
Taşeron işçilerin kötü koşullarda ve düşük ücretlerde çalışmakla kalmıyor, daimi çalışanların öfkesini de üzerlerine çekiyorlar. Şimdilik doğru dürüst bir işe sahip olanlar için ete kemiğe bürünmüş bir tehdit anlamına gelmekteler. İşçilerin üzerinde “Bugün sen, yarın onlar” diye sallanan Demokles’in kılıcı, toplu sözleşmelerde reel ücretlerin sürekli düşürülmesine neden oluyor.
Taşeron işçilik artık iş güvencesini yok etmek ve çalışma koşullarını genel anlamda kötüleştirmek için de kullanılıyor. Ekonomik büyüme uğruna daha genç yaşta ölünüyor. Yalnızca işin ağırlığı nedeniyle değil, süreğen güvensizlik, işyerinin sık sık değişmesi, berbat ücret ve taşeron işçiliğin giderek değersizleşmesi sonucunda oluşan psikolojik baskı nedeniyle de işçiler yıpranıyor. Psikolojik sağlık sorunları ve buna bağlı devamsızlıklar çok yüksek, kas iskelet sistemi sorunlarında ise daha da yüksek. Almanya’da yoksullar ortalamaya göre 7 yıl daha az yaşıyor.
Sosyal sigorta kavramının, sermayenin ve Alman ihracat endüstrisinin etkisiyle giderek ortadan kalkmasının sonucu: Bir tarafta sesini çıkaramayacak kadar çökmüş, yıpranmış ve korku dolu devasa bir yedek işçi ordusu, öbür tarafta yukarıya yaltaklanan ve aşağıya tekmeler savuran özgüvensiz bir orta sınıf. Bu ikisinin üstünde ise, adil bir ücret ve makul bir vergi ödemeye razı olmadığını gözlerden kaçırmak üzere zengin ile yoksul arasındaki derin uçurumu “sosyal sorumluluk” masalıyla doldurma niyetinde olan güçlüler…
7-) DÜNYANIN KURTULUŞUNUN ÖZELLEŞTİRİLMESİ Bölüm, Muhammet Yunus’un “Merhamet sınırlı, Business sınırsızdır” alıntısıyla başlıyor. 2006 yılının Nobel Barış Ödülü’nü, yoksullara mikro krediler açma konseptiyle alan Bangladeşli ekonomi uzmanı Muhammed Yunus, o günden beri ekonomi temelli dünya kurtuluşunun evliyası olarak kabul ediliyor. Yunus’un bir sonraki fikri “Social Business” oldu: belli bir sosyal sorunu çözmek üzere kurulan, fakat elde edilen kârı ortaklara dağıtmayıp, sosyal etkiyi artırmak için yatırıma yönlendiren bir şirket. Şirketin bu bağlamda, devlet desteğine ve bağışlara muhtaç olmamak için rantabl olması ve kendi ayakları üstünde durması gerekiyor. Bu, bu tür ekonomik faaliyetleri, büyük holdingler içinde de cazip kılan bir önkoşul. Yunus, Danone, Adidas, BASF, Veolia ve Otto gibi çok uluslu şirketlerle “Social business” ortaklıkları kurdu. Artık vicdanlı kapitalizm, sosyal girişimcilik anlamına geliyordu. “Sosyal Girişimcilik” sayesinde yoksulluk gibi sosyal sorunlar siyaset tarafından değil şirketler tarafından çözülecekti. İçinde bulunduğumuz on yılın mottosu, “Daha iyi bir dünya, girişimcilikle mümkün!” oldu: Sosyal hamak anlayışına karşı bireysel sorumluluk.
Bu yaklaşımın arkasında aslında günümüzde neo-liberalizmin temel ilkesi haline gelen “Her koyun kendi bacağından asılır” bilgeliğinden başka bir şey yok. Yunus aslında bir kuyumcunun oğlu, üst-orta sınıfa mensup ve ABD’de ekonomi eğitimi görmüş. Ekonomik açıdan rantabl kalkınma yardımına, yoksulluğa baktığı gibi Batı gözüyle bakıyor. Batılı seçkinlerin davranış biçimini iyi bildiği için Batılı seçkinler onu ciddiye alıyor. Taraftarları arasında Hillary Clinton veya Nicolas Sarkozy gibi tanınmış politikacıların yanısıra Angelina Jolie ve Brad Pitt, Bono ve Bob Geldof ve Bestseller yazarı Paulo Coelho gibi süper zengin dünya starları da var; Muhammed Yunus pop kültürüne dâhil.
Süt ürünlerinde dünyada lider konumda olan Danone 2006 yılında Muhammed Yunus ile işbirliği içerisinde Bangladeş’te bir “sosyal yoğurt fabrikası” açtı. Burada çocukları kötü beslenmeye karşı koruyan ve vitamin ve minerallerle zenginleştirilmiş, yoksulların cüzdanına uygun bir yoğurt üretilmekteydi. Yoğurt fabrikasında bölgenin küçük köylülerinin sütü kullanılıyor, çevrede yaşayan insanlar çalışıyor, yoğurdun pazarlanması yoksul köy evlerini kapı kapı dolaşıp kendilerine böylece bir gelir sağlayan satıcı yoksul kadınlar tarafından yapılıyordu. Bu girişim “Social business” uygulama örneği olarak çok sayıda ödül aldı. Tüm zamanların “yeni sosyal ekonomik mucizesi” olarak gösterildi.
Bangladeş’teki uzun gözlem ve görüşmelerden sonra Danone satıcısı kadınların satacakları yoğurdu önce satın almak zorunda olduklarını, dolayısıyla düzenli maaş alamadıklarını, bunun mikro business’in temel fikri olduğunu yani kadınların kendi işlerini mikro krediler alarak kurması olduğunu, aslında Danone’ye daha da fazla muhtaç olduklarını öğrendik.
Ortaklığın kurulmasından 2 yıl sonra “sosyal yoğurt fabrikası” iflasın eşiğine geldi. Yönetim şu açıklamayı yaptı: “Bundan böyle stratejimiz 1.Satış yapmak, 2.Satış yapmak, 3.Satış yapmak ve 4.Masrafları düşürmek olarak belirlenmiştir”.
Oysa bir zamanlar strateji olarak, “1.Yetersiz beslenmeye karşı mücadele etmek, 2.Yoksulluğa karşı mücadele etmek, 3.Kadınların kendi ayakları üstünde durmasını sağlamak ve 4.Yeni işleri yaratmak”tan bahsedilmiyor muydu? Satış yapan kadınların geliri geçinmeye yetmiyor ve ayrıca köylerde hakarete uğruyorlardı.
Yıllık cirosu 15.2 milyar Euro olan –bu gerçek her fırsatta dile getirilmeli- borsaya kayıtlı Danone Holding, yalnızca yerel üreticiden topladığı sütlerin fiyatlarını böylesine düşük tuttuğu için ayakta durabiliyor. Adidas, Basf ve Otto gibi başka “iyilik gönüllüleri” de buna benzer faaliyetler sürdürdü ve başarısızlıkla sonuçlanan Danone fabrikasının ardından bu ortaklıklardan, büyük lafların haricinde herhangi bir şey duyulmadı.
Her ne kadar Bangladeş, Holdingler için başarısız bir “deney laboratuvarı” haline geldiyse de, yarının “Sosyal seçkinleri”nin yetiştirilmesi süreci de devam ediyor. Bu çerçevede European Business School (EBS) adını taşıyan ve kendisini “girişimciliğin elit yüksek okulu” ve “yarının yönetici seçkinlerinin nokta adresi” olarak gören bir özel üniversite var. Bu yüksek okulda Almanya’nın ilk “Social Business” kürsüsü kuruluyor. Tahmin edin bakalım, kimin sponsorluğunda: Yanılmadınız, elbette Danone’nin.
8-) MİKRO KREDİLER: Muhammed Yunus, yetmişli yılların başında Amerika’daki bir üniversitede tarımsal ekonomik gelişme dersleri veren bir profesördü. 1974-5 yıllarında Bangladeş’te büyük bir kıtlık hâkimdi ve Yunus kendini yoksullukla mücadeleye adadı. Bir köyde genç bir kadınla karşılaştı. 21 yaşında olan bu kadının 3 çoçuğu vardı ve ailesiyle birlikte derme çatma damı akan kerpiç bir kulübede yaşıyor ve el işçiliğiyle bambudan sandalyeler yapıyordu. Yunus bu kadının bambu alabilmek için yerel tefeciye borçlanmak zorunda kaldığını öğrendi. Faiz o kadar yüksekti ki, sandalyelerin satışından geçinemiyordu. Küçük rakamlar yüzünden birer köleye dönüşen bu insanların listesini hazırladı ve toplam 20 Euro (!) borcu olan 42 kurban (!) bulunduğunu saptadı. “Gördüklerime katlanmam mümkün değildi. Parayı çıkartıp masanın üzerine koydum ve onlara bu paranın yardımıyla özgürleşmelerini söyledim” (!) diyor, Yunus.
Mikro kredi düşüncesinin bu doğuş anından sonra 1983 yılında Grameen Bank kuruldu. Fikir çok basitti: Mikro kredi sistemi vasıtasıyla güvence gösteremedikleri için bankalardan para alamayan kişilere düşük meblağlı krediler verilecekti. Bunlar bu küçük kredilerle işlerini büyüterek veya geçimlerini sağlamak için bir iş kurarak kredileri faizleriyle birlikte geri ödeyeceklerdi. Böylece fahiş faizli tefeciliğin önü kesilmiş olacaktı. Mikro kredilerin nerdeyse tamamı kadınlara veriliyor, burada amaç kadınların bağımsızlığını desteklemekti. Kadınlar özellikle güvenilir olarak kabul ediliyor. Bangladeş’te 2 milyar Euronun üzerinde bir meblağ mikro kredi olarak dolaşımda bulunuyor ve faizler kuruma göre %20-40 (!) arasında değişiyor.
Bütün bu sürecin sonunu kadınların anlattıklarıyla özetlenebilir: “Eskiden hayatımız zor ve yoksulluk içinde geçiyordu. Fakat bugünden daha iyiydi. Şimdi herkes yalnızca borcunu ödemekle meşgul".
Yapılan araştırmaların sonucu: “Mikro kredi kullananların yalnızca %5’i krediden yarar sağlıyor. Bunların yarar sağlayabilmesinin nedeni ise, krediyi çekmeden önce de güvenilir bir gelir kaynağına sahip olmaları. Kredi alanların %50’si hayat standardını yükseltemedi, kalan %45’in durumu ise büyük ölçüde kötüye gitti”.
Mikro krediler, piyasa ekonomisini dünyanın en ücra köşelerine götürerek, finans piyasalarına yoksulların sermaye için ilginç bir alan olduğunu, yoksulların da tüketebileceğini ve kapitalizmin yoksullar için de işlediğini kanıtladı. 9.kısım yorum/comment kısmında:
Nett zu lesen, stellenweise wird mir aber zu sehr auf die Alltagerlebnisse der Autorin gesetzt. Die verschiedenen Anektdoten htte es mir im Buch nicht gebraucht.
Bunca adeletsizliğin, acımasızlığın olduğu şu dünyanın şalteri kapandığı zaman iyi insanların huzur bulacağı kesin. Bunun dışında ütopik bir beklentiyle insanlık için güzel şeyler beklemek beyhude. Çok okumak, çok şey öğrenmek insanı derin kederlere sokuyor, hep söylerler, insan okuyup öğrendikçe bunu bizzat tecrübe ile teyit ediyor. Kathrin Hartman, araştırmak, sorgulamak ve irdelemek nedir çok açık ve net şekilde göstermiş bu olağanüstü güzel eseriyle.
Tüm hayatım boyunca okuduğum en müthiş kitaplardan biriydi.. Gerçi başkalarının acılarını okumanın "müthiş" olarak vurgulanması belki saçma gelecek ama yazar yazarlığının hakkını vermiş gerçekten..
Yazar Küreselleşen dünyamızda küreselleşemeyen, adeta sürünen insanlardan yazmış - yoksullardan. Hem de Almanyadan, Bangladeşten ve Hindistandan. Yoksulların daha da yoksullaştığı neoliberal dünyamızda yoksul insanların nasıl acı çektikleri ve Orta ve Üst sınıglar fara nasıl dışlandığını anlatıyor yazar bizlere. Almanyada yoksullar için atıklar bağışlayan "Hartz 4" programından, insanların nasıl kendilerini plazalara hapsederek kendilerini diğerlerinden sınırlarla ayırmasından, dünyanın yoksul ülkelerindeki insanları kapitalist "tüketime" celbetmek için açılan "Mikro Krediler"den yazmıs yazar. Okudukça insan dünyanın gerçek yüzünü anlıyor adeta. Nasıl gazeteler orta ve üst sınıfın çıkarlarına hizmet eden yazılar çıkarır ve de nasıl gerçekleri görmezden gelir bilmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız..
Bana göre kendini başkalarının acısına gerçekten ortak olarak göre bilen ve başkalarını - hele o başkaları toplumun tüketebilen kesimleri tarafından dışlanmışsa - umursayan her kes bu kitabı mutlaka okumalı..
Sehr spannend mit neuen Blickwinkeln auf bekannte Probleme. Ich fand allerdings, dass der erste Teil mit Blick auf Deutschland nicht gut mit dem zweiten Teil zusammen gepasst hat