Selman's Reviews > Putların Alacakaranlığı

Putların Alacakaranlığı by Friedrich Nietzsche
Rate this book
Clear rating

by
4317928
's review
Dec 14, 11

bookshelves: philosophy
Read from November 27 to December 13, 2011

Sonlarda "güç istenci, güç istenci, GÜÜÜÇÇÇ ULANNN!!!" diye konuşmaya başlayınca tekrar bi uyuz oldum niçe'ye ama yine de iyi kitap. Sanırım posbıyık için "hiç sevmediğim ama yazdıklarından epey etkilendiğim bir adam" diyebilirim şu aşamada (yani sadece iki kitabını okumuşken: Ecce Homo ve Putların Alacakaranlığı).
likeflag

Sign into Goodreads to see if any of your friends have read Putların Alacakaranlığı.
sign in »

Reading Progress

11/27/2011 page 64
57.0%

Comments (showing 1-4 of 4) (4 new)

dateDown_arrow    newest »

Passive Apathetic Bugün Eagleton'ın Estetiğin İdeolojisi'ne göz atıyordum, senin posbıyık orada çıktı karşıma. Eagleton kısaca diyor ki Niçe Freud'un babasıdır. Onun güç de güüüüç vurgusundan devam edip ilerletmese Freud arzunun altını oyamazdı. Bıdır bıdır bi şiyler bi şiyler daha diyordu ama uykum geldi, motor da hareket ediyordu, garson salebimi getirmişti, ben de kitabı kapadım. Bu da böyle bir anımdır.


Selman Ben de bu aralar elimi neye atsam (sanki çok şeye el atıyormuşum gibi; Jonathan Lear bir, Saffet Murat Tura iki işte) altından psikanaliz çıkıyor, Freud çıkıyor. Ama psikanaliz bayağı ilgi çekici bir mesele olmaya başladı benim için, özellikle Tura'nın "Şeyh ve Arzu"sundan sonra. Yine de oturup Freud okumaya kalksam sıkılacağımı adım gibi biliyorum, o yüzden sağından solundan tırtıklamakla yetiniyorum. Tura'nın yeni kitabına başladım mesela: Madde ve Mana. Onda da psikanalizden dem vuruyor sık sık. Kalın da bi kitap, bakalım bitirmeyi becerebilecek miyim. Ama şimdiye kadarki kısmı ilgimi çekti, benim için çok sıradışı olan, daha önce hiç duymadığım şeyler söylüyor. Anladığım kadarıyla Kartezyen diyalektiği (ruh-beden ayrımı/madde-mana ayrımı) şiddetle reddedip, ilk bakışta oldukça marjinal görünen bir görüşü savunacak ve mana dediğimiz şeyin aslında maddenin (beynin ve beyindeki fiziksel-kimyasal bir takım süreçlerin) oluşturduğu epifenomenal ("gölge-fenomen" demekmiş bu da) bir takım şeyler olduğunu falan söyleyecek. Refleks olarak burun kıvırası geliyor insanın ama iddialarını çok güzel açıklıyor, problematiğini çok başarılı ortaya koyuyor şu anda. "Öznesiz (nesnel) rasyonalite" diye bir şeyden bahsediyor mesela: Çok başarılı örnekler vererek insan zihinliliğinin sandığımız gibi madde-üstü bir kökeninin olmayabileceğini göstermeye çalışıyor. Aslında ne dediğini de henüz pek anlayamadım, ama kitabın sadece 50 sayfasını okudum zaten. Du bakalım nereye varacak bunun sonu diye diye, merakla okumaya devam ediyorum.

.

Freud'la Nietzsche arasındaki bağ ilginçmiş, Freud biraz daha tanıdık biri olsaydı bana, eminim daha da ilginç olurdu. Ben çok severim böyle bağlar görmeyi, düşünürler arasındaki ilişkileri keşfetmeyi. Geçen mesela, ders belasına Aristo'nun Metafizik'ini okuyordum; şöyle bir pasaja rastladım: "Kanıtlama gerektiren ilkelerle ona ihtiyaç göstermeyen şeyleri birbirinden ayırt etmemek bilgisizlikten ileri gelir. Çünkü herşeyi kanıtlamak imkansızdır. Aksi takdirde sonsuza gitmek gerekir. Dolayısıyla bu durumda da kanıtlama söz konusu olamaz" (çev. Ahmet Arslan, Sosyal Yay, s. 203)

Eskiden bir kenara not etmişim, Kindi de mesela şey diyordu: "Algılanan her bilginin ispatı istenmemelidir, zira her akli bilginin ispatı yoktur. Bazı şeyler ispat edilse de her şeyi ispat etmek mümkün değildir. Çünkü her ispatın ispatı olsa ispat işleminin sonsuza dek sürüp gitmesi gerekir" (Kindi: Felsefi Risaleler, ed. Mahmut Kaya, Klasik Yay., s.142)


Wittgenstein'ın Kesinlik Üstüne'sinde de "Doğrulamanın bir sonu vardır" diye bir cümle vardı mesela (Metis Yay, m.192). Bağlamları ve çözüm önerileri farklı da olsa (gerçi Aristo'yla Kindi'nin bağlamları da aynıdır muhtemelen) bütün bu alakasız (hem zaman bakımından, hem coğrafya bakımından alakasız) filozofların neredeyse aynı cümlelerle aynı probleme atıf yapmalarını görmek insana ilginç bir his veriyor, güzel bir his. Biraz da tabi "keşif yapmış" gibi hissediyor insan kendini bunları yanyana koyunca. Halbuki "doğrulamanın sonsuza uzanan zinciri" meselesi ("infinite regress of justification") epistemolojinin en temel sorunlarından biri, "bilme"yi konu edinmiş bütün filozoflardan böyle cümleler sadır olmasını beklemek çok normal. Kindi'nin Aristoculuğu da zaten çok bilinen bir şeydir muhtemelen. Ama ne olursa olsun, Amerika'yı yeniden keşfetmek insanda bir heyecan uyandırıyor işte :)


message 3: by Passive Apathetic (last edited Dec 17, 2011 03:26PM) (new)

Passive Apathetic Bugün sabah işe gelirken yolda Eagleton'ın Kötülük Üzerine'sini okuyordum [Yine. Sana bahsettiğim arkadaşımla Eagleton Fan Club kuracağız yakında zaten, bu aralar o kadar propagandasını yaptık, o kadar kişiye tavsiye ettik. Ama, gerçekten, On Evil çok eğlenceli bir kitap.] Öylesine bir sayfa açmıştım, bak karşıma ne çıktı [Saffet Murat bunu da manalasın da görelim]:
Cezayir vatandaşı, trapez akrobatı ya da Anglo - Katolik bir vegan olmayı sürdürmek istememiz için belli bir sebebimiz yoktur. Aslında bazen özellikle değer vermediğimiz bir kimliği yaşamak isteriz. Ancak egomuzun kendi bütünlüğünü korumak gibi içsel bir dürtüsü vardır. .... Aslında bir amaçla yerine getirilen herhangi bir eylemi yeterince geriye götürürseniz, anlamsız bir takım ilişikilerin hizmetinde olduğunu görürsünüz. Otobüsün peşinden neden koştu? Çünkü kapanmadan bakkala ulaşmak istiyordu. Bunu neden yapmak istiyordu? Diş macunu almak için. Neden diş macunu almak istiyordu? Dişlerini fırçalamak için. Dişleri niye fırçalarız? Sağlıklı olmak için. Niye sağlıklı olmak isteriz? Hayattan daha çok keyif almak için. [Acaba Eagleton burada hangi kelimeyi kullanmış, keyif tam oturmamış gibi geldi bana] İyi de, hayattan keyif almanın nesi var ki? Bu noktada, Ludwig Wittgenstein'ın diyebileceği gibi, baltayı taşa vururuz. [Wittgenstein] Felsefi Soruşturmalar'da sebeplerin bir noktada bitmesi gerektiğini söyler. Sadece beş yaşındaki çocuklar, durmak bilmez metafizik sorgulamalarıyla bu gerçeğe karşı dururlar.[Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme, Şenol Bezci (çev.), İletişim Yayınları, İstanbul: 2010, s. 94-95]

Saffet Murat benim için çocukken okunmuş klasikler gibi. Hani ilkokulda - ortaokulda okumuşsundur, aklında bir şey kalmamıştır ama yine de okumuş sayarsın kendini, tekrar okumaya bir türlü elin varmaz. Çook eskiden, Defter dergisindeki yazılarını okurdum, şimdi sanki kitapları o yazıların açılmış haliymiş gibi geliyor, okuyamıyorum. Hayır, yazıları hatırlıyor musun diye sorsan, onu da hatırlamıyorum. E, o zaman okuduğunda anlamış mıydın bari desen, çocuktum ayol, ne anlıycam diye cevap veririm. Yani, evire çevire dövsen, dövmelere doymasan iflah olmayacak bir ruh hali.

Babamın sınıf arkadaşı bilgisayar mühendisi bir profesör var, eskinin işçi partilisi. Sonra rüzgar yönünü değiştirince bir ara dindarlaşmıştı da. Geçenlerde biyoloji üzerine okumalar yaptıkça tanrıya daha az inanır oluyorum gibilerinden bir cümle sarf etti. Senin Saffet Murat'ın anlattıkları hakkında yazdığın şeyleri okuyunca babamın arkadaşının bu sözü geldi aklıma. Bir de Nasreddin Hoca'nın fıkrası. Hani anahtarını bodrumda kaybetmiş ama ışık kapı önünde diye kapının önünü aradığı. Belki de aradığımız değilse de bulmamız gereken şey kaybettiğimi yahut aramamız gerektiğini düşündüğümüz yerde değil de, Nasreddin Hoca'nın fıkrasındaki gibi, bakılması uygun olan yerdedir.

Psikanalizi çok severim ben. Psikanalizi sevenleri sevmem ama :P Platonlar, Aristolar okurken Freud'u napacaksın hem zaten. :P Ama hani karşı karşıya koyarlar ya, Guénon'dan şu alıntıyla bitireyim de yorumu gıcıklık olsun, hem belki etrafta yine bi bardak mardak vardır, duvara fırlatırsın, ne güzel iş çıkar sana:
While 19th century materialism closed the mind of man to what is above him; 20th century pscyhology opened it to what is below him.

(Unutmadan, goodreads diyo ki Selman senin Name of the Wind kitabı notuna yorum yaptı. Ben de diyorum ki e hani?)


Selman Eagleton alıntısı çok güzelmiş. Hiç Eagleton okumadım ben, Azizler ve Alimler'e başlayıp bırakmıştım bir aralar, o kadar. On Evil'i yazayım ama bir köşeye, bir ara okurum. Hem Türkçe çevirisi de varmış, ne güzel.

Ben Tura'nın bu kitabını okurken çok heyecanlanıyorum ya. Yani merakla okuyorum, "acaba bir sonra ne diyecek" diye diye okuyorum, iki durak sonra ineceğim otobüste bile çantadan çıkarıp okuyorum. Aslına bakarsan adam benim normalde sevmeyeceğim hareketler yapıyor hep, Wittgenstein'a laf sokup duruyor, her şeyi anlamlandıracak temel bir külli teori inşa etmeye girişiyor falan filan ama bütün bunlar hiç batmıyor bana. Hoşuma bile gidiyor hatta. Wittgenstein'a çatarkenki, "Descartes mi haklı, ben mi haklıyım, göreceğiz" falan derkenki "ukalalığı" (tırnak içinde ukalalık tabi) yakışıyor adama. Bu "ukalalığı" yapabilecek kadar zeki ve birikimli çünkü, belli oluyor bu yazdıklarından. Zaten sanırım beni heyecanlandıran şey adamın söylediklerinin içeriğinden çok, yaptığı şeyin bizatihi kendisi: Çok esaslı bir meselenin peşinden koşmuş adam ömrü boyunca, şimdi de kıvrak bir zeka ve dehşet bir birikimle o meseleyi tartışıyor, inceliyor, anlatıyor. Bizzat bunu, yani kıvrak bir zekanın bir meseleyi ciddiyetle evirip çevirmesini görmek bana büyük keyif veriyor sanırım. Bir de bence çok yok böyle adamlardan, o yüzden iyice kıymete biniyorlar. Piyasada bir sürü felsefe profesörü bişey bişey var ama çok istisnalar hariç hiçbirinde şu adamdaki zeka, birikim, dert yok. İş olsun diye felsefeyle uğraşıyorlar işte, adamların meşgalesi o olmuş. Geçenlerde Mimar Sinan'da bir "Aydınlanma ve Din Kolokyumu" vardı mesela, aman Allahım, o ne kadar berbat tebliğler, o ne kadar iş olsun diye yapılan sunumlar... İnsan felsefeden soğur vallaha. Ömer Naci Soykan mesela, adamın şanı almış yürümüş, koca koca kitapları var, ama insan bir tanecik olsun yeni, heyecan verici bir şey söylemez mi yahu? Söylediklerinde sadra şifa niyetine olsun zeka pırıltılarına rastlanmaz mı? Sanki bütün bu profesörler kurultay yapıp ömürleri boyunca aynı sakızı çiğneme kararı almışlar. Gerçi Allah'tan genç sunumcular öyle kötü değildiler, hatta muhtemelen eminim güzel, önemli şeyler de söylemişlerdir ama onların söylediklerinin çoğunu da ben anlamadım. Kafam basmadı biraz, sunumlar metinlerden okunduğu, metinlerin dilleri de tumturaklı olduğu için çok yoğun dikkat gerektiriyordu hepsi(bende yoktu tabi o dikkatten, o yüzden uyudum hep).

Neyse ya, yine ne kadar çok alakasız şeyden bahsetmişim. Bitirmeden önce "Goodreads'in orada bi noktası var" diyeyim de zavallı siteyi yalancı konumuna düşürmüş olmayayım. O kitabın altına "Game of Thrones dizisinin uyarlandığı kitap mı bu?" mealinde bir şeyler yazmıştım da, o dizinin kitabı başkaymış, anladım, sildim. Öyle.


back to top